BÜYÜK GÜNAHLAR

Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçarsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere girdiririz. En-Nisa31

KEBAİR: Allah ve Rasulünün Kitap ve Sünnette, Selef-i Salihinin eserlerde nehyettiği, Ahirette ceza, azab ve Allah’ın gazabı, tehdidi olan yada peygamberimizin dili ile lanetlediği büyük günahlardır.

1-Allah’a şirk koşmak

2-Adam öldürmek

3-Sihir

4-Namazı terk

5-Zekâtı terk

6-Özürsüz ramazan orucunu tutmamak

7-Kudreti olmakla beraber haccı terketmek

8-Ana-babaya karşı gelmek

9-Akraba ile bağı kesmek

10-Zina

11-Livata

12-Faiz

13-Yetim malı yemek

14-Allah ve Rasülü adına yalan uydurmak

15-Savaş alanından kaçmak

16-Devlet başkanının tebaasına zulmü

17-Kibir

18-Yalancı şahitlik

19-İçki içmek

20-Kumar

21-Namuslu Müslüman kadına zina iftirasında bulunmak

22-Ganimetten çalma

23-Hırsızlık

24-Yol kesmek

25-Yalan yere yemin etmek(Yemin-i Kamus)

26-Zulüm

27-Öşür toplandıktan sonra devlet görevlisi gibi öşür toplamak

28-Haram yeme

29-İntihar

30-Sözünün çoğunda yalan söylemek

31-Kötü Kadı

32-Rüşvet almak

33-Kadınların erkeklere, Erkeklerin kadınlara benzemesi

34-Ailesini başkası için süsleyen deyyus

35-Hulle yaptıran yapan

36-İdrardan sakınmamak

37-Gösteriş

38-Dünyalık için ilim öğrenmek

39-Hıyanet

40-Başa kakmak

41-Lian (Lanetleşmek)

42-Allah-a ve kullara verdiği ahdi bozmak

43-Kâhin ve sihirbazları tasdik etmek

44-Kadının kocasına karşı gelmesi

45-İnsan ve hayvan sureti yapan

46-Yüze tokat vurma, elbisesini yırtarcasına ağıt

47-Terör, azgınlık

48-Başkalarını küçük görüp büyüklenmek

49-Komşuya eziyet vermek

50-Müslümanlara eziyet verme ve kınama

51-Büyüklük taslayarak Allah’ın kullarına eziyet

52-Kibirlenmek için elbisenin eteklerini yerde sürüyerek yürümek

53-Erkeklerin ipekli giymeleri

54-Kölenin efendisinden kaçması

55-Allah-tan başkası adına boğazlamada bulunmak

56-Babasından başkasının babası olduğunu iddia etmek

57-Tartışma, gösteriş, amansız kin ve düşmanlık

58-Suyolunu keserek suyun kullanımını engellemek

59-Tartı ve ölçüde eksiltme

60-Allah’ın azabından emin olmak

61-Allah’ın rahmetinden ümit kesmek

62-İslam cemaatini terketmek

63-Cuma namazını terkte ısrar etme

64-Yazılmış vasiyete zarar vermek

65-Hile ve aldatma

66-Müslümanların gizli sırlarını yayma

67-Sahabe-i güzinden birine sövme

68-Kaderi yalanlamak

69-İnsanların gizli sırlarını dinlemek

70-Laf getirip götürmek

   Günah, Farsça bir kelime olup, dinde suç sayılan, Allah’ın yasak ettiği söz ve davranışlar demektir. Allah’ın yapın dediği bir şeyi yapmamak günah olduğu gibi, yapmayın dediği bir şeyi yapmak da günahtır.

Bir örnek olmak üzere, Allah Teâlâ inananlara namaz kılmayı emretmektedir. Ergenlik çağına gelen aklı başında her Müslüman, Allah’ın bu emrini yerine getirmekle yükümlüdür. Böyle bir kimse namaz kılmayacak olursa büyük günah işlemiş olur.

Bir başka örnek; Allah Teâlâ, aralarında nikâh bağı bulunmayan başka bir kadınla erkeğin cinsel ilişkide bulunmalarını yasaklamıştır. Allah’ın bu yasağına uymayanlar da büyük günah işlemiş olurlar.

Kur’an-ı Kerim, günahları, büyük ve küçük olmak üzere iki kısma ayırır. Ancak büyük ve küçük günahların nelerden ibaret olduğu hakkında fazla bilgi vermez. Konu ile ilgili ayetlerden bir tanesinde şöyle buyurulur:

“Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisa, 31)

       Şüphesiz günahların hepsi eşit değildir. Bir adamı haksız yere dövmek ve yaralamak günah olduğu gibi, onu öldürmek de günahtır. Fakat bunlar, aynı seviyede değildir.

       Bedrüddin Aynî diyor ki: “Günahın büyüklük ve küçüklüğü izâfî yani bağıntılıdır. Bir günah ki ondan daha büyük bir günah varsa o günah kendisinden daha küçük olana nispetle büyüktür.(1) Bu itibarla günahlar, birbirlerine nispetle büyük ve küçük olmak üzere iki kısma ayrılır.

Büyük Günah (Kebire)

Büyük günahın, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir tanımı yoktur. İslam alimleri bu konuda farklı tanımlar yapmışlardır. Bu tanımlardan birisi ve belki de en uygun olarak kabul edileni şu tanımdır:

“Allah’ın adam öldürmek ve zina etmek gibi ceza tayin ettiği ve işleyene Cehennem’de azap edeceğini bildirdiği her günah, büyük günahtır. (2)

“İbn Hacer el-Heytemi (H. 909-974, M. 1504-1567) büyük günahlar hakkında yazdığı ''ez-Zevacir an iktirafi'I-Kebair'' adlı eserinin baş tarafında büyük günah hakkındaki çeşitli tanımları naklederken birinci sıraya bu tanımı almıştır. Bu şu demektir:

Bir günah ki onu işleyen kimsenin Cehennem’de azap edileceği Kur'an-ı Kerim ve sahih hadislerde bildirilmiş ise, o günah, büyük günahtır.

Kur'an-ı Kerim’de, “şunlar büyük günahlardır” diye bildirilmiş değildir. Ancak yasaklanan hususlar Kur'an-ı Kerim’de yer almıştır.

Hadis-i şeriflere gelince; Peygamberimizin;

“Büyük günahlar, Allah’a ortak koşmak, anaya-babaya eziyet etmek, (haksız yere) adam öldürmek ve yalan şahitliği yapmaktır.”(3)

“İnsanı mahveden yedi günahtan kaçının: Ey Allah’ın elçisi, bu yedi günah nedir? Diye sorduklarında, Peygamberimiz: “Allah'a ortak koşmak, efsun (sihir, büyü) yapmak, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi haksız yere öldürmek, yetim malı yemek, riba (faiz) yemek, düşmana hücum anında savaştan kaçmak, namuslu, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası yapmaktır”(4) gibi bazı hadisi şeriflerde sayı bildirilmiş ise de, Ayni'nin de ifade ettiği gibi,(5) “Büyük günahlar bunlardan ibarettir, başka büyük günah yoktur” demek değildir. Peygamberimiz bu ve benzeri sayı bildiren hadisi şerifleri ile büyük günahlardan toplumu fazlası ile etkileyenlere dikkat çekmiştir. Yoksa, “Bunlardan başka büyük günah yoktur” demek istememiştir. Nitekim sayı bildiren hadisi şeriflerde yer almayan bazı günahların da büyük günah olduğunu bildirmişlerdir. İşte bu hadisi şeriflerden birisi de şudur:

-Bir kimsenin anne ve babasına sövmesi, büyük günahlardandır.

-Ey Allah’ın elçisi, hiç insan anne ve babasına söver mi? dediler. Peygamberimiz:

-Evet, bir adamın babasına söver, o da onun babasına söver, Adamın anasına söver, o da onun anasına söver, buyurdu ve bu davranışı büyük günahlardan saydı.(6)

Demek ki ne Kur’an-ı Kerim’de ne de hadisi şeriflerde, “Büyük günahlar şunlardır, bunlardan başka büyük günah yoktur” gibi bir ifade yer almamaktadır. Bunun için İslâm alimleri bu konuda da farklı sayılar bildirmişlerdir. İbn Abbas (r.a.):

-Büyük günahlar yedi midir? diye sorulmuş: “Onlar yetmişe daha yakındır” diye cevap vermiştir. Başka bir rivayette de:

“Yediyüze yakındır, ancak tövbe ve istiğfar ile büyük günah diye bir şey kalmadığı gibi ısrar ile de küçük günah büyük günaha dönüşür”, diye cevap vermiştir. İbn Abbas (r.a.)’a göre Allah’ın yasak ettiği her şey büyük günahtır.(8)

İbn Hacer el-Heytemi, az önce adını verdiğim kitapta 467 büyük günah saymıştır. Meşhur hadis alimi Zehebî (ö. 748/ 1347) “Kitabu'l-Kebair” adlı eserinde yüz küsur büyük günahtan söz etmiştir. Bunun için mü’min, büyük olsun küçük olsun kime karşı günah işlediğini düşünmeli ve bütün günahlardan sakınmalıdır.

Günahın İnsan Üzerindeki Etkisi

Günah insanın duygu ve düşünceleri üzerinde olumsuz etki yapar. Bakınız Peygamberimiz günahın bu etkisini nasıl açıklıyor.

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki, Peygamberimiz şöyIe buyurmuştur:

''Şüphe yok ki mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer mü’min pişman olur, tövbe ve istiğfar ederse siyah nokta silinir. Mümin günaha dönerse o leke de artar. Sonra arta arta (bir kılıf gibi) kalbini kaplar ki, “Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas tutmuştur.” (Mutaffifin,14) ayetindeki “rân” budur.(9)

Hadisi şerif iki noktaya dikkatimizi çekiyor: Birincisi, bir günahı hiç işlememek esastır. O günah ilk defa işlendiği zaman kalbi kirletmekte ve kalbin bazı özelliklerini yitirmesine sebep olmaktadır. Mümin yaptığı bu hatanın, işlediği bu günahın farkına varır, hemen tövbe ve istiğfar ederse kalbi de eski halini alır.

İkincisi, mümin, işlediği bu günahı tekrarlar ve devamlı yaparsa bu leke kalbini tamamen kaplamaktadır.

Günahın Cezası Şahsîdir

Günah işlemekten doğan ceza şahsidir. Yani herkes işlediği günahın cezasını kendi çeker, başkasının günahından sorumlu olmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Kim hidayet yolunu seçerse bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur. Kim de doğruluktan saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez.” (İsrâ,15) buyurulmuştur.

Ancak işlediği günahla kötü çığır açmış ve başkalarına kötü örnek olmuş kimseler, aynı davranışta bulunanların günahı kadar günah taşımış olurlar. Konu ile ilgili olarak şöyle buyuruluyor:

“Onlara, ''Rabbiniz ne indirdi?'' denildiği zaman, “öncekilerin masallarını” derler, kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımalarından başka, bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür.” (Nahl, 24-25)

Ayet-i Kerime, başkalarını yoldan çıkaran kimselerin sadece yoldan çıkarma günahını değil, yoldan çıkardığı kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmiş olacakları bildirilmektedir.

Bir kısım Bedevîler Peygamberimizi ziyarete gelmişlerdi. Yün elbiseleri vardı. Peygamberimiz kılık ve kıyafetlerinden muhtaç olduklarını görünce, halkı onlara yardım etmeye çağırdı. Halkın bu çağrıya katılmada ağır davranması Peygamberimizi üzdü. Bu esnada Medineli birisi bir kese gümüş getirdi. Bunu bir başkası izledi, derken bir çokları yardım getirdi. Buna memnun olan Peygamberimizin sevinci yüzünden belli oldu. Şöyle buyurdu:

“Her kim İslam’da güzel bir çığır açar da kendisinden sonra onunla amel edilirse, o kimseye açtığı bu çığırla amel edenlerin sevabı kadar sevap yazılır. Amel edenlerin ecirlerinden de bir şey eksilmez. Her kim de İslam'da kötü bir çığır açar ve kendisinden sonra onunla amel olunursa, o kimseye açtığı bu çığırla amel edenlerin günahı kadar günah yazılır. Amel edenlerin günahından da bir şey eksilmez.”(10)

İnsanı günah işlemeye sevkeden nefistir. Nefis, insanda bulunan kötülüklerin kaynağıdır. İnsan nefsi daima fena ve kötü olan tarafa meyleder. Bütün gücü ile kötülüğü telkin eder. Yani genel olarak insan nefsinin tabiatında şehvete, günaha ve kötülüğe meyil vardır. Nefis, kendi gücünü ve emrindeki araçla o yönde kullanır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

''Muhakkak nefis, aşırı şekilde kötülüğü emreder.” buyurulmuştur. (Yusuf, 53)

Ancak Allah Teâlâ insana iyiyi ve kötüyü ayırt edecek ve insanın zararına olacak şeylerden koruyacak akıl vermiştir. İnsan, kendisini diğer varlıklara üstün kılan akıl sayesinde nefsinin aşırı derecedeki isteklerini dengeler ve zararına olan şeylerden korur. Esasen insanın değeri de buradadır.

Bundan başka insanı günaha sokan dış etkenler de vardır. Bunların başında dünya hayatının çekiciliği gelir. İnsanın aşırı istekleri onu günah işlemeye sevkeder. Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar ve ekinlere karşı düşkünlük, çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir.” Âl-i İmrân,14)

Ayet-i Kerime’de sayılan dünya nimetleri ve dünya hayatının insana sevdirildiği ifade edilmektedir. Bu, tabiidir. Çünkü insanoğlu dünyada yaşıyor. Elbette bu nimetlerden yararlanacaktır. Allah Teâlâ bu nimetleri insan için yaratmıştır. Bu nimetlerden insanın kendisini mahrum etmesi doğru değildir. İnsan, çalmadan, çırpmadan, hile ve haksızlık yapmadan meşru bir şekilde bu nimetlerden yararlanacaktır. Zira bu nimetler onun için yaratılmıştır. Allah Teâlâ buyuruyor:

“(Ey Peygamberim)! De ki: Allah’ın kulları için yarattığı, süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde iman eden kimseler içindir. İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz. (A’raf, 32)

Ancak insan, bu nimetler için yaşadığını sanmayacak ve hayatı dünya hayatından ibaret kabul edip bu nimetleri elde etmek için meşrû olmayan yollara başvurmayacak, günah işlemeyecektir. Bu nimetlerin daha güzelinin de var olduğunu düşünecek ve onlara erişmek için Allah'ın koyduğu ölçülere uyacaktır. Bu husus şöyle hatırlatılmaktadır:

“De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Muttakîler için Rableri katında içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın rızası vardır. Allah, kullarını çok iyi görür.” (Âl-i İmran, 15)

Günah İnsanı Dinden Çıkarır mı?

Peygamberlerden başka hiç kimse masum yani günah işlemekten korunmuş değildir. Peygamberlerde bulunması gerekli sıfatlardan birisi ''İsmet'' sıfatıdır ki, onlar günah işlemekten korunmuşlar demektir. Peygamberlerin dışında bu sıfat kimsede bulunmaz. Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor:

“Ademoğlunun hepsi günah işler. Günah işleyenlerin en hayırlısı ise tövbe edenlerdir.(11)

Büyük de olsa günah işleyen kimse dinden çıkmaz, günahkar olur. Kalbinde inancı olduğu halde ibadet görevlerini ihmal eden, şirk, nifak ve küfür dışındaki günahlardan birini veya birkaçını işleyen kimse, işlediği günahı helal saymıyorsa bu kimse mü’mindir, ama günahkâr mümindir. Elbette yükümlü olduğu ibadetleri yapmadığı ve büyük günah işlediği için cezayı haketmiştir. Allah Teâlâ dilerse onu bağışlar, dilerse günahı oranında cezalandırır, ama imanı olduğu için er geç cennete girer.

Ebû Zer (r.a.) şöyle diyor: “Peygamberimizi ziyarete gittim. Üzerinde beyaz bir elbise vardı, uyuyordu (uyandırmadım, geri döndüm. Bir süre sonra yine gittim, uyanmıştı. Şöyle buyurdu:

- “Lailahe illallah” -Allah'tan başka ilah yoktur- diyen ve bu ikrar üzerine ölen hiçbir kul yoktur ki cennete girmiş olmasın. Zina etse de hırsızlık yapsa da mı? dedim. Peygamberimiz: ”Evet, zina etse de hırsızlık yapsa da girer” buyurdu. Ben tekrar: “Zina etse de hırsızlık etse de mi” dedim. Peygamberimiz (s.a.s.): “Evet, zina etse de hırsızlık etse de girer” buyurdu. Ben; tekrar sordum: Peygamberimiz: ( Evet, Ebû Zer istemese de cennete girer” buyurdu. (12)

Günah hakkında bu kısa bilgiden sonra şimdi de büyük günahlardan söz edelim.

1- Allah'a Ortak Koşmak

Büyük günahların en büyüğü Allah’a ortak koşmaktır. Bu sadece büyük günah değil, aynı zamanda küfürdür. Bütün Peygamberler Allah’ın bir olduğunu, ortağı ve dengi bulunmadığını ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğini duyurmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor: “İlahınız bir tek İlahtır. O’ndan başka ilah yoktur. O Rahmandır, Rahimdir.'' (Bakara, 163)

“De ki O Allah birdir. Allah samettir. O doğurmamış ve doğrulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.” (İhlas, 1-4)

Evet Allah birdir, ortağı ve dengi yoktur. Evrende her şeyin yerli yerinde olması ve herhangi bir düzensizliğin bulunmaması, onu yaratan ve yönetenin bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösterir. Enbiya Sûresinin 22’nci ayetine bakınız bunu ne güzel ifade ediyor:

''Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı yer ve gök kesinlikle bozulup gitmiş (düzeni bozulmuş) ti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah onların yakıştırdıkları ve uydurdukları (sıfatlardan) münezzehtir.”

Peygamberimiz putperest bir topluluk içinde büyümüştü. Bugün Müslümanlar için birliğin sembolü olan Kâbe putlarla dolu idi.

Putlara tapanlar Allah'ı tanıyor, ancak O'nun ortakları olduğuna inanıyor ve bu ortaklar aracılığı ile O'na yaklaşacaklarını sanıyorlardı. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

“Andolsun ki onlara (Allah'a ortak koşanlara) “gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, “Allah” diyecekler. De ki: (Öyle ise) övgü de yalnız Allah’a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler. (Lokman, 25)

Allah’ı tanıdıkları, yer ve gökleri Allah’ın yarattığına inandıkları halde putlara niçin tapıyorlardı? Onlar buna şu cevabı veriyorlardı: “Biz putlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar ve Allah katında bize şefaatçi olsunlar diye tapıyoruz” diyorlardı. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

“Dikkat et, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler, onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz derler” (Zümer, 3) buyurulmuştur.

Halbuki bilemiyorlardı, Allah katında şefaat Allah’ın iznine bağlıdır. Allah izin vermedikçe hiç kimsenin şefaat etmesi söz konusu değildir. Nitekim Allah Teâlâ:

“Allah’ın izni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir?'' (Bakara, 225)

“Allah’ın huzurunda kendisinin izin verdiğinden başkasının şefaatı fayda vermez...” (Sebe, 23) buyurmuş ve Allah’a ortak koşan putperestlerin yanıldıklarını bildirmiştir.

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Allah'a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın...” (Nisa, 36)

En üstün saygı demek olan ibadet yalnız Allah’ın hakkıdır. O’ndan başkasına ibadet yapılmaz. Bunun için O’na yapılan ibadete başkasını ortak etmek, şirktir, en büyük günahtır. Allah’a gösterilen saygının benzeri, kim olursa olsun, başka hiç kimseye gösterilmez. Pek çok insan bu noktada yanılmakta ve şirke yönelmektedir. Kendisine itaatın Allah’a itaat olacağı Kur’an-ı Kerim’de bildirilen Peygamberimiz bile kendisine, ilahlaştırırcasına, saygı gösterilmemesine dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin, şüphesiz ki ben, Allah'ın kuluyum. Bana, “Allah'ın kulu ve elçisi” deyiniz (yeter).''(13)

Peygamberimiz şirke düşme konusunda Hıristiyanları örnek veriyor. Çünkü Hıristiyanlar Hz. İsa’yı aşırı derecede överek O’nu ilahlaştırmışlar ve küfre gitmişlerdir. Halbuki Hz. İsa ilah (Tanrı) değil, bizim Peygamberimiz gibi bir Peygamberdir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

“Andolsun ki, Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesihtir” diyenler kafir olmuşlardır. Halbuki Mesih: “Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk ediniz. Biliniz ki, kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona Cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir. Ve zalimler için yardımcılar yoktur.” (Mâide, 72)

Âyet-i kerime, Hz. İsa’nın bu konuda Hıristiyanları uyardığını bildirmektedir. Buna rağmen onlar bu uyarıya kulak vermemişler, ona tanrılık isnad ederek küfre gitmişlerdir. Peygamberimiz de Hıristiyanların düştükleri bu korkunç hataya düşmememiz için bizi uyarıyor. Çünkü Peygamber de olsa bir insanı aşırı derecede övmek ve onda -yalnız Allah’da bulunması gereken birtakım yetkilerin bulunduğuna inanmak- Allah korusun insanı şirke götürür.

Bazı kimselere birtakım cahil insanların onları ilahlaştırırcasına- saygı göstermeleri ve onların eteklerine yapıştıkları takdirde Cennete gideceklerine inanmaları da insanı şirke yönelten davranışlardır.

Allah’a yapılan ibadete başkasını ortak etmekten şirk olduğu gibi gösteriş için ibadet etmek, hayır yapmak da şirkin başka bir çeşididir. Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

“Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi O'na ortak koşmasın.” (Kehf, 110)

Gösteriş için yapılan ibadeti, hayır ve hasenatı Allah kabul etmez. Esasen Allah, kendi rızası için olmayan hiçbir şeyi kabul etmez. İbadeti, her türlü gösterişten uzak yalnız Allah rızası için yapmalı, bunda dünya ile ilgili hiçbir çıkar sağlama düşüncesi olmamalıdır.

Allah’a ortak koşan kimse en büyük günahı işlemiş olur. Bundan tövbe etmedikçe, yani şirki terk etmedikçe Allah Teâlâ onu bağışlamaz. Allah Teâlâ'nın tek bağışlayamayacağını bildirdiği günah, budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim’de:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük günah ile iftirada bulunmuş olur.” (Nisâ, 58) Çünkü Allah’ın ortağı yoktur.

Sohbetimizi, Lokman Aleyhisselam‘ın oğluna yaptığı öğüt ile tamamlamak istiyorum:

“Yavrucuğum, Allah’a ortak koşma, doğrusu Allah’a ortak koşmak, büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)

Dipnotlar

1- Umdetü’l-Kârî, Şerh ü Sahîhi’l-Buhârî.

13/216.

2- Şerhu’l-Makâsîd, 2/175-176.

3- Buhârî, Şahâdât, 10; Müslim, İman, 38.

4- Buhârî, Tıp, 48; Müslim, İman, 38.

5- Umdetü’l-Kârî,13/216.

6- Buhârî, Edep, 4; Müslim, İman, 38.

7- İbn Kesir, 1/486.

8- Mecmeu’z-Zevâid, 1/103.

9- Tirmizî Kitabu Tefsiri’l-Kur’an, 75; İbn Mâce, Zühd, 29; Ahmed b. Hanbel, 2/279.

10- Müslim, İlm, 6.

11- İbn Mâce Zühd, 30.

12- Buhârî, Libas, 34; Müslim, İman, 40.

13- Buhârî, Enbiya 48.

 

GÖZ

ÖNSÖZ

 

Gökteki yıldızların, sahillerdeki ve sahralardaki kum taneciklerinin hava zerreciklerinin, yağmur damlalarının, denizlerdeki ve okyanuslardaki katrelerin, ağaç yapraklarının ve mahlukatın sayısınca, rakamlarla ifade edilemeyen hamdler ve senalar, yerlerin göklerin ve içindekilerinin sahibi, yaratıcısı, müdebbiri, musavviri azamet ve kibriya sahibi yüce Allah (c.c.) ‘a mahsustur.

Sayısız Selat ve Selam insanlığın efendisi peygamberlerin sonuncusu ilahi sırların emini alemlere rahmet olarak gönderilmiş Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)‘e ve ashabına, ehlibeytine, etba’ına, hulefa-i raşidine ve aşer-i mübeşşereye olsun.          

Mansur Bin Ammar (r. h) vefat edince, Ebu Hasan Şarani onu rüyada görmüş ve Ulu ve yüce Allah (c.c.) sana nasıl muamele yaptı diye sormuş. Mansur b. Ammar da şunu anlatmış:

  Allah (c.c) : - Mansur b. Ammar senmisin?

  Mansur : - Evet.

  Allah (c.c) : - Halka zahidliği tavsiye edip ona göre hareket etmeyen sen değilmisin?

  Mansur : -Ya Rabbi, evet, durum buyurduğun gibidir. Ama ilk önce senin Kuds övgünü dile getirmeden, sonra peygambere (s.a.v) salavat göndermeden, daha sonra da senin halkına samimi surette nasihatta bulunmadan hiçbir vaaz meclisini açıp kapamış değilim.

Allah (c.c); - Doğru söyledin buyurdu. Sonra meleklere: Onu bir kürsüye oturtup semaya götürün, ta ki yeryüzünde Adem oğulları arasında şanımın yüceliğini ifade ettiği gibi melekler arasında da ifade etsin diye buyurdu.

Biz dahi, bu hamdler, senalar, salat ve selamlar vesilesi ile yüce Mevlamızın (c.c) rahmet ve merhametini umarak başladık.       

En başta şunu söylemek isterim ki Prof. Dr. Ali Yardım hocamızın dediği gibi daha iyisini yapamamışsak, bu samimiyetsizliğimizden, ciddiyetsizliğimizden, çekingenliğimizden değil; tamamen yetersizliğimizden, aczimizden ve alıcılarımızın bu kadar yansıtabildiğinden dolayıdır.

 

NASIL BİR ESER

Elinizdeki bu eser bir derlemedir. Eseri hazırlarken konumuz olan “göz hakkında” muteber, seçkin eserlerden istifade etmeye çalıştık.   

Birinci bölümü; gözün yaratılışı hakkında ayet ve hadislerle izaha çalıştık.

İkinci bölüm ise; Nur suresi 30. ayet-i kerimesinin tefsiri ile ilgilidir. Bu ayet ile ilgili meşhur tüm müfessirlerin görüşlerini beyanatlarını bir arada toplamaya çalıştık, bunu niye böyle yaptığımıza gelince:

1) En başta meşhur tüm tefsirlerin görüşlerini, bir kapak altında toplamak.

2) Okuyucuya mukayese imkanı vermek.

3) Bir tefsirde kapalı olan bir mesele, diğer tefsirlerde açılmış olabiliyor. Bu sayede okuyucuya konunun daha iyi kavramasını sağlamış olmak.

4) Okuyucunun zihnini ve gönlünü tatmin etmek. Acaba şu tefsir ne demiştir? diye düşünmesine imkan bırakmadan, diğer tefsirlerinde görüşlerini birarada bulmasını sağlamak.

5) Arapça bilgisi olanlar veya bu eğitimi görenler içinde bazı gramer kaideleri ve kelimelerin lügat manaları da verilmiştir.

Üçüncü bölüm; ise göz tabibleri ve bazı eserleri hakkındadır. Bu bölümde de göz hakkında ihtisas yapmış, gözün tüm anatomisini incelemiş ve bu hususlarda keşifler yapmış, asırlarca Avrupa’da eserleri ders kitabı olarak okutulmuş, meşhur müslüman göz tabibleri ve onların çok kıymetli göz ile ilgili bazı eserlerini tanıtmaya çalıştık.

 

BU ESERİ NİÇİN HAZIRLADIK ?

Sebebini izah etmeden önce, konunun daha iyi anlaşılması için Elmalılı M. Hamdi Yazır efendinin şu sözlerine yer vermek istiyorum. “Benden bir tefsir yazmamı ve buna hülasa olarak ta bir meal derc etmem için ısrar edildi. Bunu red etmek yaraşmazdı. Aksine, insanları te’dip etmek (edeblendirme) bir vazifeydi. Kalemim kırılmış, mürekkebim tükenmiş iken Avn-i Hüda’ya sığınarak ve vesile-i rahmet-ü mağfiret olmasını ümit ederek bu tefsire başladım. Sonra mefhum tarzında bir meal yazmaya ibtidar eyledim (bir işe süratle başlama). Cenab-ı Hakkın rızasına karin ve hüsn-i hitam ile mazhar-ı tahsis buyursun” diyor.

 Bu; alim, fadl insanların kalemi kırılmış, mürekkebi tükenmiş olarak kendilerini bu işe ehil görmediklerini tevazü ederek söylemişlerse bizim bundan sonra hiçbir şey dememiz uygun düşmez diye düşünüyorum.

 Haddimizi bilerek vesile-i rahmet-ü mağfiret olmasını ümit ederek, sebebini açıklayacağımız elinizdeki bu risale vücuda gelmiştir.

Bu çalışma yayınlanmak için değil de bilakis sohbet için hazırlanmış bir dökümanın genişletilmiş halidir. Böylece sebepler zinciri ile genişleyen bu durumun önüne geçemeyerek gözün yaratılışı ve harama bakması ile ilgili bu risale üzerinde çalıştık.

 Faydalandığımız eserlerin kaynaklarını belirttik. Bir başkasının fikir ve görüşünü naklederken, kendi görüşümüz, kendi fikrimizmiş gibi tavır takınmaktan son derece kaçındık. Zaten böyle bir şeyin yapılması ilme hıyanetlik olurdu.

 Ebi Davud Tayalisi (r.a) buyuruyor ki; “Bir alim bir kitap yazdığı zaman ona yakışan maksadının dine hizmet olmasıdır, yoksa akranı arasında ne güzel kitap yazmış denilmesi” olmamalıdır.   

Hanımlara rehber isimli eserin müellifi İmam-ı Azam Camisinin İmam ve Hatibi saygı değer Hüsnü hocamız kitabının önsözünde dediği gibi “Dünya çapında nice insanlar, nice zamanlarda ve yerlerde yazmak için uğraşmışlardı. Güzel ibareleri ve harika manaları, yazdıklarına derc etmişler. Bunlar içinde kimi kazanç ve maddeyi, kimi sevap ve manayı, kimi şöhret ve tanınmayı, kimide yüce Allah (c.c)’ın rızasını isteyerek irşad ve aydınlatmayı amaçlamıştır. Hedefimiz son noktadır. Çünkü yüce Allah (c.c)’ın rızası bütün hedeflerin üstü ve bütün gayelerin yücesidir.”   

Fahri Alem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor;

-Her türlü hayır bir sadakadır. (Buhari-Müslim-Beyhaki)

-İnsanların en hayırlısı Allah (c.c) için diğer insanlara en faydalı olanıdır. (Taberani, İbn-i Ebi’d dünya, Suyuti)

-İnsanoğlu öldüğü zaman ameli kesilir, ancak şu üç yolla kendisine sevap gelmeye devam eder. Sadaka-i Cariye (yani insanların istifade ettiği hayırlar), istifade edilen ilim, kendisine dua eden salih evlat. (Buhari;Müslim;Ebi Davud, Tırmizi)

-Hiç şüphesiz şu şeylerin sevabı mü’min öldükten sonra kendisine gelmeye devam eder. Öğrenip başkalarına yaydığı faydalı ilim, arkasından kendisine istiğfar eden salih evlat, varislerine bıraktığı (okunup amel edilen) mushaf, bina ettiği mescid veya yolcular için yaptırdığı kervansaray, diktiği ağaç, akıttığı nehir veya açtığı su kuyusu, sıhhat ve afiyet içindeyken malından ayırıp verdiği sadaka. (İbn-i Mace, İbn-i Hüzeyme, Heysemi)       

İşte bu hadis-i şeriflerin müjdelerine nail olabilmek, Allah (c.c)’ımızı razı edip, Habibinin (s.a.v) şefaatlerine hak kazanabilmek için bu risaleyi hazırladık.    

Derlememizde başarılı olup olamadığımızın takdiri elbette bize düşmez, bunu değerli siz okuyucularımızın yapıcı tenkidleri ortaya koyacaktır. Değerli okuyucularımızın biz daha güzele, daha mükemmele ve daha faziletli çalışmalara yönelten tenkid ve tavsiyelerini beklediğimizi ifade etmek isterim. Unutmayalım ki insan nisyandan mürekkeptir. Şu da bir gerçektir ki bütün eserlerde hata, yanlış, eksik olabilir. Ancak Kur’an-ı Kerim müstesna. Biz sadece O Bahr-i Umman’dan bir katre sunmaya çalıştık. Yüce Allah (c.c)’ımızda öyle buyurmuyormu;

“Yerde (her bir) ağaç kalemler, denizde mürekkep olsa arkasından ona yedi deniz daha katılsa yine Allah (c.c)’ın kelimeleri (yazmakla) bitmez. Muhakkak Allah (c.c) güçlüdür, hikmetlidir. (Lokman-27)

Bu vesile ile eserlerinden istifade ettiğimiz bütün müelliflere, vefat edenler için Allah (c.c)’tan mağfiret, sağ olanlar içinde sıhhat ve afiyet ile hayırlı ömürler diliyor, bu çalışmamızın Allah (c.c) katında afv ve mağfiretimize, istifade edenlerinde hayır ve hidayetlerine vesile olmasını niyaz ediyorum.

  Herhangi bir kesintiye uğramadan, çalışmalarımızı neticelendiren ve başlayıp bitirme hazzını tattıran Rabbime (c.c) sonsuz hamd-ü senalar eder, fitne ve fesat rüzgarlarıyla iman gemisinin batırılmak istendiği şu günlerde Rabbimiz (c.c)’den Ümmet-i Muhammed’in iman gemisini sahile çıkartmasını niyaz ediyorum. Canım Peygamberim (s.a.v)’e salat ve selamlarımla ta’zimimi arz eyliyorum. Rabbimizin yardımı, mağfireti, rahmet ve bereketi üzerimizden eksik olmasın. (Amin)

 

 

 

 

İLAHİ!

 

Hamdini, sözüme sertac ettim,

Zikrini kalbime mi’rac ettim,

Kitabını kendime minhac ettim.

Ben yoktum var ettin,

Varlığından haberdar ettin,

Aşkınla gönlümü bikarar ettin.

İnayetine sığındım, kapına geldim

Hidayetine sığındım lütfuna geldim,

Kulluk edemedim afvına geldim.

Şaşırtma beni, doğruyu söylet

Neş’eni duyur, hakikati öğret.

Sen duyurmazsan ben duyamam,

Sen söyletmezsen ben söyleyemem,

Sen sevdirmezsen ben sevemem.

Sevdir bize hep sevdiklerini,

Yerdir bize hep yerdiklerini,

Yar et bize erdirdiklerini.

Sevdin Habibini, kainata sevdirdin.

Sevdinde hıl’ati risaleti giydirdin.

Makam-ı İbrahimden Makam-ı Mahmud’a erdirdin.

Salat-ü selam, Tahiyyatü ikram, her türlü ihtiram

Onun Al-ü ashab-ü etbaına Yarabb!. . . . .

 

        ELMALI’LI M. HAMDİ YAZIR EFENDİ

 

 

 

 

 

 

1. BÖLÜM

 

 

GİRİŞ

 

Bu cümleyi siz okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklasık yüz milyar (100. 000. 000. 000) islem yapıldı. Belki inanmasi güç fakat dünyanın en muhtesem aygıotlarından bir çiftine sahipsiniz. İnsanoğlu halen bir benzerini üretemedi. Üretmek söyle dursun, bu sistem hakkında bilinenler bilinmeyenlerin yanında hiç kalıyor. Zira Cenab-ı Hak (c.c) Kuran-ı Kerimde;

 

 

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“O her seyi en iyi bilendir.”[1]

 

إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

“Süphesiz ben sizin bilemeyeceğinizi bilirim.”[2]

Yasamınızda sahip olduğunuz her şey gözleriniz sayesinde bir anlam kazandı. Ailenizi, dostlarınızı, evinizi, işinizi, kısaca yaşamınız boyunca karşılastığınız herşeyi gerçek anlamıyla gözleriniz sayesinde tanıdınız. Onlarsız dış dünyayı hiçbir zaman tam olarak bilemezdiniz. Gözleriniz olmasaydı bir rengin, bir seklin, bir manzaranın, bir insan yüzünün, güzellik denen kavramın nasıl bir sey oldugunu hiçbir zaman hayalinizde canlandıramazdınız. Fakat, gözleriniz var, bu sayede etrafınızı görüyor, su anda da önünüzdeki yazıyı okuyorsunuz.

Dahası, görmek için hiçbir çaba harcamıyorsunuz, sadece görmek istediğiniz şeye doğru bakıyorsunuz. Gözünüze, gözün içindeki organellere, gözden beyne giden sinirlere ve beyninize “bakin, görün, şu islemleri yapın” emri vermiyorsunuz. Tıpkı yeryüzünde yaşayan ve yaşamış milyarlarca insan gibi sadece bakıyor ve görüyorsunuz. Bir cisme odaklanıp onu net görmek için göz merceğinizin cismin uzaklığına göre alması gereken yarıçapın optik ölçümlerini, merceğe bağlı kasların çok hassas kasılma oranlarını hesaplayamıyorsunuz. Yalnızca o cismi net görmek istiyorsunuz, gerisi saniyenin çok küçük bir diliminde sizin için otomatik olarak hallediyor. Bunun ne kadar büyük bir mucize olduğu, bu kadar insan gibi belki bugüne kadar sizin de aklınıza gelmedi.

Üstelik, böyle mükemmel bir aygıta sahip olmak için de hiçbir çabanız olmadı. Doğduğunuz anda gözlerinizi de (özel bir rahatsızlığınız yoksa) son derece kusursuz bir yapıya sahip olarak buldunuz. Büyük bir ihtimalle, ”nasıl böyle bir sisteme sahip oldum, bana bu özelliği kim verdi, karşılığında benden ne istiyor? gibi sorular sormadınız. Fakat emin olabilirsiniz ki size yukarıda belirttiğimiz özellikleri veren yaratıcı zamanı geldiğinde (ki o zaman sandığınızdan çok daha yakın) size bu nimetin hesabını soracak.

Zira Cenab-ı Hak (c.c.)Kuran-ı söyle buyuruyor:

لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“Sonra mutlaka o gün nimetlerden sorulacaksınız.”[3]

Bu nimetin değerini en iyi anlayanlarda görme yeteneklerini sonradan kaybedenlerdir. Eğer bir gün gözlerinizi kaybedecek olursanız (Ki bu olay ihtimal dahilindedir.) o tarihten sonra geleceğe ait bütün planlarınız, ikinci planda kalacak ve dünyadaki en büyük isteğiniz, gözlerinize tekrar kavuşmak olacaktır.

 

 

 

 

( GÖZDEKİ MUCİZE – SAYFA-84 TEKİ RESİM KONACAK)

 

 

 

قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ أَخَذَ اللهُ سَمْعَكُمْ وَأَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلَى قُلُوبِكُمْ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللهِ يَأْتِيكُمْ بِهِ اُنظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ اْلآيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ

“(Habibim) De ki; Söyleyin bana! Eğer Allah (c.c.) Kulaklarınızı, Gözlerinizi alıp (Sizi sağır ve kör bırakırsa) kalplerinizin üstüne bir mühür vurursa Allah (c.c.)’tan onları size (geri) getirecek ilah kimdir. ? Bak ayetleri (Tevhit ve nüvüvete dalalet eden alametleri) nasıl açıklıyoruz da sonra onlar ( bu ayetlerden) yüz çeviriyorlar".[4]

Ya da yıllar boyu kör hayat geçirdikten sonra bir gün tıbbi bir mücadele sonucunda gözlerinizin açıldığını düşünün. Şundan emin olun ki, bu dünyada verilebilecek hiçbir şey sizin için bundan daha hayırlı olmayacak, o gün ve onu takip eden günlerde sizi hiçbir şey bu kadar sevindirip mutlu etmeyecektir.

قُلْ هُوَ الَّذِي أَنْشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَاْلأَبْصَارَ وَاْلأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَا تَشْكُرُونَ

“Deki; Sizi inşa eden (yaratan) size kulak, gözler ve gönüller veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz?”[5]

 

EVRİM YİNE ÇIKMAZDA

Peki, insan için bu kadar önemli bir duygu nasıl ortaya çıktı? Görme diye bir kavram yoktan nasıl varoldu? Biraz daha geniş bir açıdan bakarak bu soruyu genelleştirelim. Beş duyusu, beyni, uyumlu çalışan iç organlara, elleri, ayakları, bedeni ve ruhu ile insan nasıl meydana geldi?

Sağduyu sahibi ve aklını kullanabilen her insan bu soruya canlılığın üstün ve kusursuz bir yaratılışın sonucu olduğu cevabını verecektir. Ancak bu açık gerçeği reddeden evrim teorisinin bu soruya vereceği cevap ise tesadüflerdir. Evrimciler şu ana kadar gelmiş geçmiş tüm canlı-cansız varlıkların, hiçbir yaratılış olmadan sayısız tesadüflerin biraraya gelmesi sonucunda meydana geldiklerini iddia ederler. Ancak evrimin bu iddiası hem akla hem mantık kurallarına hem de bilime aykırıdır. Çünkü cansız maddelerin canlı oluşturması bir canlıya hayat vermesi mümkün değildir. Bilim evrendeki kusursuz düzene tesadüflerle açıklama getirmeye çalışan evrim teorisini her yönden çökertmiştir. Tüm bilimsel kanıtlar evrimcilerin iddialarının akıl ve bilim dışılığını ortaya koymakta, evrimcilerin sahtekarlıklarını birer birer ortaya çıkarmaktadır. Bununla birlikte canlılığın tesadüflerle açıklanması mümkün olmayan üstün bir tasarımın eseri olduğunu göstermektedir. Canlılardaki bu kusursuz tasarımın sahibi tüm evreni yaratan Allah (c.c.)’tır.

Bu kitabın konusu olan göz de, ”Gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu” diyen Darwin’den beri evrimcileri çıkmaza sürükleyen organlardan biridir. Görme üzerine 20 yıl araştırma olan David H. Hubel ile Torsten N. Wiesel yaptıkları çalışmaları anlattıkları bir makalede şöyle söylemişlerdir;

Bu geniş alana yaygın ve onsuz olunamaz organı anlayabilmek, şimdide acıklı bir biçimde yetersiz kalmaktadır.

Gözün yapısı ve işlevleri incelendiğinde evrimcilerin bu kaçışlarının sebebi daha iyi anlaşılır. Göz birçok farklı organel ve bölümden oluşmuş karmaşık bir yapıya sahiptir. Hayret uyandıracak kadar geniş kapsamlı işlevleri vardır. Bunların tümü gözü oluşturan farklı organel ve bölümlerin uyum içinde çalışmaları sonucunda gerçekleşir. Parçalardan birinin bile olmaması gözün görevini yapmaması demektir. Bu da evrim açısında içinden çıkılmaz bir noktadır. Çünkü evrim, mevcut bütün organların zaman içinde kendi kendilerine oluştuğunu öne sürer. Gözün, ancak bütün organelleriyle eksiksiz ve kusursuz bir şekilde aynı anda varolmasının zorunluluğu da böyle bir sürecin hiçbir zaman olamayacağı anlamına gelir.

Konuyu daha iyi anlamak için bir örnek verelim. Gözyaşı salgılamayan bir göz, çok kısa bir sürede kurur ve kör olur. Dahası gözyaşı, antiseptik özelliği ile, gözü mikroplara karşı korur. Evrimciler. gözyaşı olmadan birkaç saat içinde kuruyan gözün, sözde evrim süreci içinde , gözyaşı bezleri oluşana kadar milyonlarca yıl nasıl dayandığı sorusunu akıllarına getirmek bile istemezler. Kaldı ki gözün görevini yapabilmesi için bütün organ ve sistemleriyle mevcut olan bir beden dışında, kornea, konjonktiva, iris, gözbebeği, göz merceği, retina, koroid, göz kasları, göz kapakları gibi doku ve organellere ihtiyaç vardır. Bundan başka göz ve beyin bağlantısını sağlayan muhteşem bir sinir ağı ve beyinde bulunan son derece kompleks görme alanı olmadan görmemiz mümkün değildir. Bütün bu sayılanlar, tesadüfen hiçbir şekilde oluşamayacak kadar özel ve kompleks yapılara sahiptirler.

Bu organellerden herhangi biri, örneğin göz merceği olmasa göz hiçbir işe yaramaz. Dahası göz merceği ile göz bebeğinin yerleri değişmiş olsa, göz yine görevini yerine getiremez. Kısaca gözün yapısı çok özel bir planlamanın eseridir.

Bir tekinin bile tesadüfler sonucunda kendi kendine oluşması imkansız olan bu organel ve katmanların, belirli bir plan ve uyum içinde aynı anda, aynı yerde bulunmalarının ancak tek bir geçerli ve mantıklı açıklaması vardır. Gözü oluşturan tüm organeller üstün kudrete sahip bir güç tarafından yaratılmışlardır. Bu gücün sahibi ise Allah (c.c.)’tır.

Cenab-ı Hak (c.c) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَأَ خَلْقَ اْلإِنسَانِ مِنْ طِينٍ

“O (Allah)ki yarattığı her şeyi güzel yapar ve insanı yaratmaya çamurdan başlayan O’dur.”[6]

Apaçık olan böyle bir gerçeği kabul etmek insanı sonsuz hayatında kurtuluşa götüren yolun ilk adımıdır. Bu kitap yaratılış gerçeğini gözler önüne serdiği gibi insanın kurtuluşu için atması gereken adımlara da bir yol gösterici olmak amacını taşımaktadır.

 

GÖZÜN KUSURSUZ TASARIMI

Göz, oldukça karmaşık bir yapıya ve çok özel bir işleve sahip olmasına rağmen bedenimizde çok küçük bir yer işgal eder. Tıpkı değerli bir mücevherin kutusunda saklanması gibi kafatasımız içinde dış etkilerden korunacak bir biçimde saklanır. Sahip olduğu görevin önemi ile doğru orantılı olarak, üstün bir tasarım sayesinde korunur.

Gözler, altı kemik uzantısı ile kafatasına bağlanan, etrafları özel dokularla çevrelenmiş göz yuvaları içinde, koruyucu bir yağ yastıkçığı üzerine yerleştirilmiştir. Burun kemeri, kaşlar ve elmacık kemikleri tarafından dış etkenlere karşı karunurlar. Gözleri çevreleyen tüm bu kemik ve dokular hep birlikte “göz çukuru” (orbita) olarak adlandırılar.

Cihan’ın yaratıcısı, insan bedenini kamil bir güzellik üzere en latif cisimler ve en güzel şekiller kılmıştır. Onun uzuvlarının uygunluğu bir mertebe letafet, nezaket ve güzellik olmuştur ki, onun vasıflarında nutk (konuşma) ve açıklama aciz kalmıştır. Şüphesiz ki o uzuvlardan biride gözdür.[7]

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

“Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık”[8]

Yani vallahi gerçekten biz insan nev’ini (sınıf, cins), en mükemmel ve en güzel sıfatlarla nitelenmiş olarak en güzel biçimde ve kıvamda yarattık. Yani şekli, boyu düzgün, uzuvları birbirine uygun; bilgi, anlayış, akıl. temyiz, konuşma ve edep sıfatlarıyla donatılmış olarak yarattık.[9]

İşte bu üstün yaratılışı yine gözde görebiliriz, iki kaş gözlere gölge olup, bir dolunay üzerinde iki hilal olmuştur. Gözlerin yeri kaşlar ve burun arasında olduğu, çarpmalardan korunmuş olmasına yarar. İki gözün önde yaratıldığı, cismin öne alacağı işlerde ona görüntü olmak içindir. Göz kapakları, mekruhlara bakmaktan mani olup, uyku halinde perde olmaktır. Kirpikler, ebru gibi gözü süsleyip, toplandığında, gözleri toz ve dumandan korumuştur. Aralarından bakan, yoluna doğru gitmiştir. Göz bebeğinin siyah, gözün beyaz olduğu , süs içindir. Görme nurunun siyah noktada bulunduğu, en latif uzuv olduğundandır. Gözün ortasında olduğu, sayılan tabakaları gereğindendir, Gözün yüzeyi yumru olduğu, göz nurunun etrafa bakışı kolay olmak içindir. İnsanın başının yuvarlak olduğu, çarpmalara emniyet bulmak içindir.[10] Nitekim Yüce Allah (c.c) şöyle buyurur;

....... وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ.....

 “Size şekil verdi ve şeklinizi güzel yaptı”[11]

Gözler, çok iyi korunmalarının yanısıra vucutta, görmeyi en rahat ve an ideal biçimde sağlayacak bir bölgeye yerleştirilmişlerdir. Bu bölge, vucudumuzu ve uzuvlarımızı en mükemmel şekilde kontrol ve idare edebilmemizi sağlayacak bir konuma sahiptir.

Bir örnek olarak, gözlerimizin bacaklarımızın üzerinde bulunduklarını düşünelim. Yalnızca yürüdüğümüz bölgeyi göreceğimizden, vucudumuzun üst kısmı, özellikle de başımız sürekli olarak bir yerlere çarpacaktı. Ayrıca böyle bir durumda yemek yemek, elleri kullanmak gibi pek çok hareket başlı başına bir sorun haline gelecekti. Bu sadece bir örnektir. Gözlerimizin şu anki yerleri dışında vucudumuzun herhangi başka bir yerinde bulunmalarının doğuracağı sakıncaları saymakla bitmez.

فَتَبَارَكَ اللهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

“(Bak), şekil verenlerin en güzeli olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir!”[12]

فِي أَيِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ

Dilediği bir şekilde sana biçim ve şekil veren O’dur.”[13]

 

Tüm bunlar Yüce Allah (c.c.)’ımızın ( اَلْمُصَوِّرُ ) El-Musavviru ismi şerifinin tecellisidir.

EL-MUSAVVİRU: Tasvir eden, yani her şeye bir suret biçim ve şekil veren.

Allah (c.c.) hem mahlukatını yaratmış ve hem de onlara her birine kendine mahsus hususi suretler vermiştir. Bu şekil ve suretler vasıtasıyla insanlar, hayvanlardan ayrılmakta, bir hayvan diğerinden ve yine bir insan diğerinden temyiz edilmektedir. Allah (c.c.) insanların göz, kulak, el, ayak ve diğer azalarını hepsinde aynı yere koyduğu halde, insanlar birbirine karıştırılmadan kolayca tanınabilmektedir.

İkiz olarak bir anneden dünyaya gelenlere bile ayrılıklar bulunmakta, böylece onlar da birbirlerinden ayrılmaktadırlar. İşi biraz daha derinleştirelim. Hiçbir insanın parmak izi dahi, diğerinin parmak izini tutmamakta ve nice gizli cinayetler bu parmak izleri ile aydınlığa çıkmaktadır. İnsanların bir şey yapmaları mesela bir makine icat etmeleri, meyve ve sebzeler yetiştirmeleri hiçbir zaman yaratmak sayılmaz. Çünkü yaratmak, yoktan var etmek demektir. Halbuki insanların yaptıkları yoktan var etmek değildir. Allah (c.c.) yoktan var etmesi “OL” emriyle olmaktadır. İnsanların yaptığı hiçbir zaman böyle değildir.[14]

Zira Kur’anı Kerim’de şöyle buyuruluyor;

إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“O’nun işi, bir şeyin olmasını dilediği vakit, ona sadece “OL!” demektir, o da oluverir.”[15]

Dahası gözlerin başımızda bulunması, onların her an sağlık ve emniyeti sağlama bakımından da en uygun durumdur. Boynun küçük ve hızlı bir refkles hareketiyle, göze zarar verebilecek herhangi bir cisimle teması engellenmiş olur.

Gözler yüz üzerinde de en ideal konumda bulunurlar. Acaba gözler yüzün başka bir yerinde, örneğin burnun altında bulunsalardı ne olurdu?Hem emniyet açısından riskli bir durum oluşur hem de estetik olarak oldukça çirkin bir görünüm meydana gelirdi. Görüş açısı da şu ankinden çok kısıtlı olurdu.

Gözlerin her yönden, olabilecek en ideal yerde, simetrik bir biçimde bulunmaları estetiğe de son derece uygundur. İki gözün arası ortalama tek göz boyundadır. Bu oran bozulduğunda gözlerin arası daha açık veya daha yakın olunca yüzün tüm ifadesi değişir.

Göz, sahip olduğu bütün özellikleri ile insanın Allah (c.c.) tarafından yaratılmış olduğunu ispatlayan bir delildir. Bu deliller daha yakından görmek ve gözün oluşumunun evrim teorisiyle açıklanmasının mümkün olmadığına bir kez daha şahit olmak için gözü oluşturan organelleri yakından inceleyelim.

 

GÖZ KAPAKLARI

 Gözler vücudun dış dünyaya açılan pencereleridir. Bu pencerelerin korunması ve bakımı özel bir sistem sayesinde sağlanır. Göz kapakları, mükemmel bir şekilde işleyen bu sistemin en önemli parçalarından birisidir.

Göz kapağı içinde bulunan bezler gözyaşı üretimi yaparlar. Aynı zamanda bu bezlerden salgılanan yağ ile kirpikler kaplanır. Bu kaplama sayesinde kirpikler yukarı doğru kıvrılarak, gözün görme alanını açar, aynı zamanda da estetik bir görünüm kazanırlar. Göz kapağının ucundan çıkan kıllara özel bir kaplama yapmak buradaki kılların mı yoksa göz kapağının mı fikridir?Elbette ki değildir. Gözdeki tasarım herşeyin Rabbi olan Allah (c.c.)’a aittir.

Gerektiği zaman göz yuvasının üstünü tamamen ve sıkıca örtebilen göz kapağının derisi, vücudun diğer kısımlarına göre çok daha incedir. Göz kapağı derisinin alt tabakası yağsız ve çok gevşektir, kan bu bölgede kolay toplanır. Eğer göz kapağının derisi kalın ve yağlı bir yapıya sahip olsaydı, gözlerin açılıp kapanması oldukça zor bir işlem olurdu.

Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar. Bu hareket istem dışı olarak yapılır ve bu sayede gözler yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. İşlemin otomatik olarak yapılması da çoğu insanın farkında olmadığı bir nimettir. Cenab-ı Hak (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَآتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَأَلْتُمُوهُ وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا

“Eğer Allah’ın verdiği nimetleri saysanız. Siz onları sayamazsınız”[16]

Her birkaç saniyede bir göz kırpıldığında göz kapakları tıpkı araba camı silecekleri gibi gözleri sulandırır, pislikleri temizler. Uyku sırasında ise göz kapakları kapalı olduğu için gözler korumaya karşı otomatik olarak korunur.

Göz kapağı, kavisli göz yapısının üstüne kusursuz olarak oturan bir mekanizmadır. Bu mükemmel uyum sayesinde, göz kapağının açılıp kapanması esnasında gözün ön yüzeyinde temas edilmeyen hiçbir nokta kalmaz. Göz kapağı, gözü bu şekilde kusursuz olarak sarmasaydı, kalan boşluklardaki yabancı maddelerin temizlenmesi mümkün olmayacaktı.

Açılıp kapanma esnasında, göz kapağının içinde bulunan özel bir bezden (meibomius bezi) salgılanan yağlı bir salgı kapakların birbirlerine yapışmalarını engeller ve göz kapaklarının kaymasını kolaylaştırır.

Göz kapağının uyurken kapalı durması da çok önemlidir. Eğer göz kapağı uyurken kapanmasaydı, uyumak insan için son derece zor bir işlem haline gelecekti. Uyuyabilmek için karanlık bir odaya ihtiyaç olacak gündüzleri hiç uyunamacaktı. Uyku esnasında açık kalan gözler ise her türlü dış etkiye karşı savunmasız kalacaklardı.

Göz kapaklarının önemini daha iyi anlamak için mevcut durumun tam tersini düşünelim. Eğer göz kapağı diye bir şey olmasaydı yeryüzündeki insanların tamamı çok kısa bir süre içinde kör olurdu. Gözün üst tabakasını oluşturan kornea kuruyacak, göz kısa bir süre sonra görevini yapamamaya başlayacaktı. Göze girecek en küçük bir toz tanesi bile zamanla büyük problemler doğuracak, göz hemen mikrop kapacaktı. En küçük darbelere karşı korumasız kalan göz her an kör olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı.

 

GÖZ KIRPMA

Göz kırpma hava ile temas halinde yaşayan ve göz kapağı bulunan omurgalılara ait bir özelliktir. Dakikada yaklaşık 10-20 kere istemsiz olarak kapanır. Sürekli okuma, dikkat yoğunlaştırma ya da havadaki nemin artması gibi etmenler göz kırpmayı azaltır. Üzüntüler, sıcaklığın veya ışığın artması gibi etkenler ise göz kırpmayı artırıcı rol oynar. Bu sayede gözün temizliği, insanı meşgul etmeyen otomatik bir sistemle sağlanmış olur. Göz kırpmak, her gün binlerce kere farkında olunmadan yapılan bir harekettir. Kimse göz kırpmak için özel bir çaba sarfetmez, göz kırparken neden gözlerimi kırpıyorum diye düşünmez ve göz kırpmanın ne kadar büyük bir ni’met olduğunun farkına bile varmaz.

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

إِنَّ اْلإِنسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ

“Muhakkak insan çok zalim, çok nankördür.”[17]

 

KURAN-I KERİM’DE İNSANIN BAZI ÖZELLİKLERİ

1-) İnsan acele eden bir varlıktır.

خُلِقَ اْلإِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ

 İnsan (sanki) aceleden yaratıldı.[18]

2-) İnsan hırsına düşkündür.

إِنَّ اْلإِنسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا

 Gerçekten insan, cimri ve haris (hırslı) yaratılmıştır.[19]

3-) İnsan Rabbine karşı nankördür.

إِنَّ اْلإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ

 Muhakkak insan Rabbine karşı pek nankördür.[20]

4-) İnsan aciz bir varlıktır.

خَلَقَ اْلإِنسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ

 İnsanı bir meniden yarattı (kemale erince) bir de bakarsın ki apaçık (konuşan) bir mücadeleci kesilmiş. [21]

5-) İnsan Rabbine karşı az şükreder.

وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِي الشَّكُورُ

 Kullarım içinde şükreden azdır.[22]

6-) İnsan cimridir.

وَكَانَ اْلإِنْسَانُ قَتُورًا

 Zaten insan çok cimridir.[23]

7-) İnsan tartışmaya düşkündür.

وَكَانَ اْلإِنْسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلاً

 İnsan cedelleşmede en ileri giden olmuştur.[24]

8-) İnsan tercih hakkına sahiptir.

وَقُلْ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُر

Deki; Bu Hak (kitap) Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen kafir olsun.[25]

9-) İnsan zalim ve cahildir.

إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً

 Hakikaten o (insan) çok zalim, çok cahildir.[26]

10-) İnsan hakirdir.

أَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ

 Biz sizi hakir bir sudan yaratmadıkmı?[27]

 

GÖZÜN REFLEKS OLARAK KAPANMASI

 Refleksler insanın çeşitli uyaranlara, irade dışında ve çok kısa bir süre içinde verdiği tepkilerdir. Gerekli durumlarda göz kapağını da harekete geçiren bu refleks mekanizması, tehlikelere karşı bir sigorta görevi görür. Korneaya, kirpiklere hızlıca kaşların ortasına ya da alına dokunma göz kapağını uyaran refleksin oluşmasına neden olur.

Eğer göz kırpma refleksini meydana getiren sinir ağı incelenirse, bu ağın ne kadar incelikle planlanmış bir yapıya sahip olduğu açıkça görülür. Çünkü yukarıda belirtilen her refleks için göz kapağına taşınan uyarılar farklı sinir yollarından geçmektedir. Yani gözün etrafı çok sayıda erken uyarı sistemiyle donatılmıştır.

Beyin, çok kısa sürede gelen bu uyarıları değerlendirir ve ilgili kaslara sinir uyarılarının gitmesini sağlar. Bu işlemler sırasında sinir uyarıları yollarını hiç şaşırmadan saniyenin binde biri kadar kısa bir süre içinde beyine ulaşırlar. Beyinden gelen emir sonucunda göz kapağı, gözü yabancı maddelerden korumak veya silecek görevini yerine getirebilmek için tam zamanında kapanır. Mevcut tehlikenin anında tanınması, farklı durumlara ait reflekslerin ayrı sinir yollarından, birbirine karıştırılmadan sinyal olarak ulaştırılması son derece karmaşık işlemlerdir.

Cenabı-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللهِ....

“Nimet olarak size ulaşan ne varsa Allah’tandır.”[28]

 

EN MÜKEMMEL GÖZDAMLASI: GÖZYAŞI

Aşırı heyecan hallerinde veya bir hastalık sebebiyle göz çukurundan dışarı çıkarak yanaklara dökülen sıvı damlacıklardır. Sevinç ve neşeden meydana gelen gözyaşları soğuk, üzüntü ve kederden dolayı ağlayan kimsenin gözyaşları ise sıcak olur.[29]

Çoğu insanın “yalnızca ağladığında akan tuzlu su “ zannettiği gözyaşı, çeşitli görevler için farklı karışımlarla oluşturulmuş son derece özel bir sıvıdır.

Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan “lizozim” enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozim sayesinde göz, enfeksiyonlardan korunur. Bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan maddelerden daha etkilidir. Bu kadar güçlü olduğu halde göze hiçbir zarar vermemesi ise büyük bir mucizedir.

Gözyaşının yapısı daha yakından incelendikçe, bu sıvının ne kadar büyük bir yaratılış mucizesi olduğu daha iyi anlaşılır. Gözyaşının %98. 2’si sudur. Geri kalan kısımda kan plazmasıyla aynı oranda üre ve plazmadakinden daha az oranda glikoz, tuzlar ve organik maddeler bulunur. Lizozim ise geriye kalan maddenin küçük bir kısmını oluşturur. Yani gözyaşı, içinde farklı oranlarda farklı maddeler bulunan son derece özel bir sıvıdır.

 Gözyaşı farklı maddeleri içeren katmanlardan oluşur. Bu katmanlardan yağ salgılayan bezlerin bulunduğu yüzeysel kat çok incedir. Görevi ise gözyaşının dışarı akmasını ve buharlaşmasını engellemektedir. Bu, gözün yapısındaki şaşırtıcı ayrıntılardan başka bir tanesidir. Gözyaşının üzerindeki son derece ince bir tabaka, gözyaşını buharlaşmaya karşı korumaktadır.

Peki kim gözyaşının üzerine, buharlaşma etkisini hesap ederek böyle bir kaplama yapmıştır? Bu kadar özel bir tasarım nasıl ortaya çıkmıştır?

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

قَالَ كَذَلِكِ اللهُ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ إِذَا قَضَى أَمْرًا فَإِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

. . . işte öyle ! Allah (c.c.) dilediğini yaratır. O bir şeyi murad edince ona sadece “Ol” der O’da oluverir, buyurdu.[30]

Gözyaşının üretimi de son derece hassas bir ölçü ile yapılır. Gözyaşı, sadece korneaya kurumaktan kurtaracak ve göz küresinin yüzeyinin kayganlığı kaybettirmeyecek miktarda üretilir. Böylece, göz hareket ettiğinde göz kapağının iç kısmı konjonktiva ile gözün üstü arasında sürtünmeden kaynaklanan bir rahatsızlık meydana gelmez.

Uyarıcı bir durum söz konusu olduğunda, mesela göze toz gibi yabancı bir madde kaçtığında, gözyaşı üretimi otomatik olarak artar. Bu bir yandan antiseptik amaçla daha çok lizozim enzimi üretilmesini diğer yandan da maddenin dışarı atılabilmesi için bol miktarda sıvı oluşmasını sağlar.

Bir kutu içerisinde, üzerinde üretildiği yer ve tarih yazan bir göz damlası gören bir kişi, hiçbir zaman o ilacın tesadüfler sonucunda kendiliğinden meydana geldiğini düşünmez. Bu damlanın formülünü bulan, onu üreten, paketleyen birileri vardır. Aksini iddia eden bir kişinin akıl sağlığında ciddi bir problem olduğunu düşünülür.

Gözyaşı ise, bir göz damlasından çok daha üstün özelliklere sahiptir ve insan vücudunda üretilir. Öncelikle farklı kimyasal maddelerden oluşur ve bu maddeler hassas bir karışım oranı ile birleşirler. Bundan başka gözyaşıyla birlikte gözyaşını üreten salgı bezleri, otomatik gözyaşı salgılanma ayarları ve boşaltım kanalları da vardır. Bunlar düşünüldüğünde gözyaşının tesadüfen meydana geldiğini ve yine tesadüfen göze yerleştiğini söylemek akıl ve mantık dışı bir iddia olacaktır. Gözyaşı şimdiye kadar yaşamış olan ve şu anda dünya üzerinde yaşamakta olan bütün insanlarda vardır. Herkeste aynı özelliklere sahiptir. Gözü bir bütün olarak yaratan, her insanda aynı özelliklerin var olmasını sağlayan üstün güç sahibi Allah (c.c.)’tır. Göz Allah (c.c.)’ın kusursuz yaratmasının tecellilerinden bir tanesidir.

Bu mealde Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurulur;

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَيَخْتَارُ....

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer”.[31]

 

Bir eserdeki mükemmellik işin mükemmelliğini gösterir. İşin mükemmelliği mükemmel bir isimden gelir. Mükemmel isim mükemmel sıfatla birlikte düşünülür. Mükemmel sıfat mükemmel işi netice verir. Mükemmel iş ise hiç şüphesiz o işi yapan zatın mükemmelliğine işaret eder.

Kainatı da mükemmel bir sanat eseri olarak düşündüğümüzde bu şablonun aynen geçerli olduğunu görürüz.

Etrafımızdaki hangi eşyaya bakarsak bakalım mükemmel bir fiilin izlerini görmemek mümkün değildir. Fiilin mükemmelliğinden o fiil sahibi Allah (c.c.)’ın isimlerinin mükemmelliğini anlarız. O ise bizi O’nun sıfatlarının da mükemmel olduğu noktasına götürür. Oradan işlerindeki mükemmelliği seyreder ve oradan da O’nun ne kadar büyük ve yüce bir Yaratıcı olduğunu anlarız.[32]

Rabbimizin yarattığı her bir şey, üzerinde durup düşünülmeye değer meselelerdir. Buna rağmen biz, tabiatta asıl hayret edilmesi gereken nice canlılarda karşılaşırızda alışkanlık perdesi altında basit şeylermişcesine kulak dahi kabartmadan geçer harikalıkları seyretme ve sanatkarını takdir ve hayranlıkla anmanın manevi zevkinden mahrum kalırız.[33]

Birkaç yıl önce Minnesota eyaletinden William Fray, göz yaşlarının insanın gerginliğine yol açan bazı kimyevi maddeleri uzaklaştırarak sıkıntı duygusunun hafiflemesini sağladığını gösterdi. Şimdide Sovyetler birliğindeki sağlık bilimleri akademisinden bir araştırma grubu, ağlamanın, bedeni hastalıklarıda iyileştirebildiğini ispatladı.

  Gözyaşı damlası analiz edildiğinde, heyecanların sebep olduğu bazı toksinlerin bir bölümünün göz yaşıyla vücuttan atıldığını görüyoruz. Dahası var. Göz yaşı, gözlerimizinde göz kapaklarımıza devamlı sürtünme sebebi ile tahriş olmalarını önlüyor.

  Araştırmalara göre, kadınların erkeklerden fazla yaşamaları, daha çok ve rahat ağlamalarına bağlıdır. İstatistiğe göre kadınların göz yaşlarını toplamak mümkün olsaymış, 10 yıl içinde 20 m2 genişliğinde ve 4 m. derinliğinde bir göl oluşurmuş.

  Frey, araştırmalarının sonucunda şunlarıda söylüyor : “Ağlamaktan çekinen veya ağlamayıp bütün üzüntüsünü ve sevincini içine atan kişiler, belli hastalıklara daha çabuk yakalanıyor. Gözyaşı analizlerinde de keşfettiğim gibi, bu hastalıklar mide ünseri ve kalp rahatsızlıklarına yol açıyor. Ayrıca zor ağlayan kişiler, soğuk algınlığına karşı daha hassas oluyorlar.”[34]

  Evet hepimizi hayrete düşüren bu araştırmayı, iki cihanın cevheri, Fahr-u Alem, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) 1400 yıl öncesinden bize şöyle haber vermektedir.

“Kur-an’ı okuyun ve ağlayın. Eğer ağlayamıyorsanız, ağlamaklı olun.”

Bir gün mescid’den çıktıktan sonra gülüşen bir toplulukla karşılaşınca şöyle buyurdular: “Nefsimi kudret elinde tutan Allah (c.c.) yemin ederim ki, benim bildiğimi bilseniz, az güler çok ağlardınız.”

Başka bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Gençliğinde gülen yaşlılığında ağlar. Zenginken gülen, fakirliğe düşünce ağlar. Yaşarken gülen, ölünce ağlar.”[35]

Abdullah eş-Şıhhır (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Bir gün Resülullah (s.a.v.)’ın yanına gelmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan göğsü (ocak üzerinde) kaynayan kazan gibi kalkıp iniyordu.”[36]

Hasan-ül Basri (r.a.): “İşlediklerinin karşılığı olarak şimdi onlar az gülüp çok ağlasınlar.” mealinde ki ayet hakkında “Dünyada kaldıkları müddetçe az gülsünler, çok ağlasınlar.” diye tefsir yapmaktadır.

Yine Hasan-ül Basri (r. a) buyuruyor ki : “ Önünde cehennem varken gülen ve önünde ölüm varken sevinçli olan kimselere şaşarım.”

Yine Hasan-ül Basri (r. a) buyuruyor ki : “Bir gün gülen bir delikanlıya rastlar, ona “yavrum, sırat-ı geçtin mi?” diye sorar. Delikanlı “ hayır” der. Hasan-ül Basri (r. a) :”Cennete gireceğin mi belli oldu?” diye sorar. Delikanlı “ hayır” der. Bunun üzerine Hasan-ül Basri (r. a) “o halde bu gülmek niye” der. Bundan sonra o delikanlının bir daha güldüğü görülmemiştir.

Abdullah İbn. Abbas (r. a) buyurur ki : “Gülerek günah işleyen, ağlayarak Cehenneme girer.”

Allah (c.c.) bir ayet-i kerimede ağlayanları överek: “Ve ağlayarak yüzleri üstü secdeye kapanıyorlar. Kur-an’ı işitmek, onların Allah (c.c.)’a karşı tevazu’unu da arttırıyor.”[37]

Evzai (r. a) : “Bu Kitaba ( amel defterine) ne oluyor ki, küçük , büyük hiç bir günahı ihmal etmeden saymıştır.” mealinde ki ayet hakkında “Küçük günahtan maksat: gülümseme, büyük günahtan maksatta: kahkaha’dır.” der.[38]

 

KORUMADAKİ ESTETİK

Gözün çok hassas bir yapısı vardır. İşte bu yüzden vücudunun en iyi korunan organlarından biridir. Burada dikkat çeken nokta korumanın aynı zamanda son derece estetik bir görünüm içerisinde sağlanmasıdır. Düşünün ki;gözün korunması için etrafında son derece sert, zırhımsı bir kabuk da olabilirdi. Oysa, gözün çevresinin kemik yapısı. göz kapakları, kaşlar, kirpikler son derece estetik ve simetrik bir görünüm meydana getirirler. Bu, Allah (c.c.)’ın yaratmasındaki güzelliğin eşsiz örneklerinden yalnızca biridir. Bir ayette yaratılıştaki kusursuzluk şöyle ifade edilmiştir:

هُوَ اللهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ....

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca varedendir, şekil ve suret” verendir”. . .[39]

Göz kapağının sınırından çıkan kirpikler gözü toz ve yabancı maddelerden korurlar. Koptukları veya kesildikleri zaman tekrar uzarlar. Uzama kirpik eski boyutuna geldiğinde biter. Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

 

“Gerçekten biz, her şeyi bir takdir ile yaratmışızdır.”[40]

Çölün kum zerrelerinden Everest Tepesinin kar tanelerine, bitkilerden insanlara, cansızlardan dünyamızı neşelendiren sayısız canlı varlıklara kadar küçük büyük herşeyde bu ölçüyü, planı, programı görmemek mümkün değildir. Her neye bakarsak bakalım, gizli bir elin, görünmez bir kalem ve pergelle, en dakik bir biçimde zerrelerine varıncaya kadar ölçüp biçtiğini anlamakta gecikmeyiz. İnsan aklının altında kalkamayacağı incelik ve doğruluktaki bu ölçüm ve planlama. insanı ister istemez tefekkür deryasına daldırır.

Kirpikler düzgün, yumuşak ve yukarı doğru hafifçe kıvrıktırlar. Bu şekil hem kullanışlı hem de son derece estetiktir. Kirpiklerin bu şekli kazanmaları elbette rastlantı sonucu değildir. Zeis adlı bezlerin salgıladıkları yağlı bir salgı ile kirpikler yağlanır, kavisler elastik bir yapı kazanırlar. Eğer bu ince bakım yapılmasaydı kirpikler son derece sert, fırça gibi olacak, her göz kırpmada rahatsızlık verici bir karışma ve takılma hissi meydana gelecekti.

Kaşlarımız da alnımızdan akan terlerin gözün içine girmesine engel olur. Ayrıca güneş ışınlarını kırarak gözün içine yansımasını engeller. Bunun yanı sıra insan gözünün estetik görünümünü tamamlayan çok önemli birer unsurdurlar.

Bir Hadis-i Şerifte : “Sizden biri yağ sürünmek istediği zaman kaşlarından başlasın, zira böyle yapması, baş ağrısını giderir. Kaşlar, ademoğlunun ilk biten tüylerdir.” buyurulur.

  Bu Hadis-i Şerif’te kaşlarla baş ağrısı arasında bir münasebet olduğu ifade edilirken, insan vücudunda teşekkül eden ilk tüylerinde kaşlar olduğu bildirilmektedir.

  Tıp fakültelerimizde okutulan ve kürsü Prof. Dr. Uveis Maskor’a ait olan embriyoloji ders kitabının 207. sayfasında, şu satırları okuyabilirsiniz.

  “Fetüste” ilk kıllar, dördüncü embriyonal döneminde görülmeye başlar ve en erken olarak kaşlar çıkar.”[41]

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

قُلْ اللهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّار

“Deki;Allah her şeyi yaratandır. Bir olan ve herşeye üstün gelen O’dur.”[42]

 

YIPRANMAYAN KASLAR

 Göz kasları vücudun en çok çalışan kaslarındandır. Bu kaslar sayesinde göz, günde yaklaşık 100. 000 (yüzbin) kere hareket eder. İnsanın yaşam süresi düşünüldüğünde bu sayı (60 yıl ömür yaşayan bir insanın ortalama gözün hareket sayısı) 100. 000x365x60 = 2. 190. 000. 000 ( iki milyar yüzdoksan milyon’u)bulur. Fakat kaslar bu kadar ağır ve sürekli bir iş yapmalarına rağmen hiç kimse görmekten dolayı yorgunluk duymaz. Değil bu kasların yorgunluğunu hissetmek insanların çoğunun bu kaslardan haberleri bile yoktur. Yaşlı kimselerde bile bu kaslar genç bir insandaki gibi işlevlerini görürler.

 

KONJOKTİVA, ÖMÜR BOYU BAKIM

Gözü sürekli yıkayan ve mikroplardan arındıran bir göz yaşı sisteminin yanısıra gözde bir yağlama sistemi de mevcuttur. Bu sistem günde yaklaşık yüzbin defa, dört ayrı yöne dönene gözün, bu hareketlerin sonucunda yıpranmasını engeller. Bu sayede göz sürekli yağlanarak sürtünme etkisine ve yabancı maddelere karşı korunmuş olur.

En basit mekanik aletlerde bile düzenli bir yağlama olmadan verim alınamaz. Kapı menteşesinden son model bir arabanın motoruna kadar, hareketli mekanizmaların sürtünme etkisine karşı korunmaları ve yıpranmamaları için düzenli olarak yağlanmaları gerekir. Gün boyu yaklaşık yüz bin hareket yapan gözde yukarıda anlatılan sistem sayesinde otomatik olarak sürekli yağlanır.

 

 

 

 

 

Gözdeki mucize sayfa 27

 

 

 

GÖZÜN PENCERESİ : KORNEA

Fotoğraf makinesi için objektif ne kadar önemliyse göz için de kornea aynı önemi taşır. Dahası kornea o kadar şeffaftır ki ancak çok yakından dikkatle bakıldığında görülebilir. Aynı zamanda vücuttaki en hassas yapılardan biridir.

Kornea bir anlamda arkasında gözün çalıştığı bir penceredir. Rüzgarın savurduğu bir kum tanesi veya talaş korneayı çizebilir. Kornea bu tür sebeplerle çizilirse ya da hasara uğrarsa kendi kendini tamir edebilir. Gözün hızlı bir kendini yenileme kabiliyeti vardır.

Korneayı oluşturan hücreler gözyaşındaki glikoz ve havadaki oksijen ile beslenirler. Burada kan damarları bulunmaz. Gece ise uykuda, göz kapaklarının altındaki zengin kılcal damarlardan beslenirler.

Kornea gözün dış dünyaya açılan penceresidir. Işığı geçirgenliği pencere camıylada aynıdır. Aradaki fark pencerede cam, korneada “et” kullanılmasıdır. Bir “et”i camdan şeffaf yapacak tek güç ise herşeyi benzersiz yaratan Allah (c.c.)’tır.

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلاَ تُصَدِّقُونَ

“Sizi biz yarattık! Hala tasdik etmeyecekmisiniz.”[43]

Nasıl olur da canlı bir et parçası tıpkı bir cam kadar şeffaf olabilir?Bu saydamlığı nasıl kazanmıştır? Dünyaya liflerden ve damarlardan oluşan canlı bir varlığın arkasından baktığımız halde nasıl olur da herşeyi bu kadar net görebiliriz?

Vücudumuzdaki bütün hücreler tek bir hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Gözdeki son derece ince, şeffaf ve narin olan bu canlı zarı oluşturan hücreler de, sert kemikleri oluşturan hücrelerde, bağırsak dokularını oluşturan hücrelerde, kan hücreleride hepsi tek bir hücrenin bölünmesi ve çoğalması sonucunda varolmuşlardır. Hangi güç, aynı hücrenin bölünmesi sonucunda, bir yanda taş gibi sert olan kemikleri, bir yanda da cam kadar şeffaf olan korneayı meydana getirmiştir?Nasıl olup da hücreler birbirlerinden bu kadar farklı olmuşlardır?Hücrelerin plan yapma, karar verme, uygulama gibi yetenekleri var mıdır?

Elbette ki cansız ve şuursuz atomlardan oluşmuş hücrelerin böyle yetenekleri yoktur. Hücrelere neler yapacaklarını hangi organı oluşturup, ne gibi görevler yapacaklarını ilham eden Allah (c.c)’tır. Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

يَاأَيُّهَا اْلإِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ (6) الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ (7) فِي أَيِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ

“Ey insan! O kerim Rabbine karşı seni ne aldattı? O Rabbin ki, seni yarattı ve düzenine koydu. Sana uygun bir biçim verdi. Seni muhtelif suretlerden dilediği bir şekilde meydana getirdi.”[44]

 

GÖZ BEBEĞİ

Gözbebeği dediğimiz şey aslında iris içindeki bir çukurdur. Gözbebeği kasılarak ve genişleyerek gözün içine girecek ışın miktarını çok kısa bir sürede ayarlar. Genel olarak, her iki göz de aynı miktarda ışık alır;fakat gözlerden birine düşen ışık miktarı değiştirildiğinde, sadece bir gözün gözbebeğinde değişiklik olmaz, diğeri de hemen buna katılır.

Göze giren ışık miktarı, gözbebeği açıklığının derecesine göre yaklaşık 30 kat değişebilir. Örneğin bir flaş patlaması ile 0. 1 saniyede yapılacak değişim sonucunda gözbebeği hemen ayarlanıp ışığı kırar.

Işık göze girdiği zaman, bu sinirsel bir uyarı olarak beyne gider. Beyne sadece ışığın varlığı değil, aynı zamanda şiddeti de bildirilir. Beyin de hemen geri sinyal göndererek göz bebeğini çevreleyen kasların ne kadar kasılacaklarını veya ne kadar genişleyeceklerini bildirir. Bütün bu haberleşme, hesaplama ve fonksiyonlar ise saniyeden daha alt birimdeki zaman aralığında gerçekleşir.

Göz bebeği gözün içine giren ışık miktarını ayarlar. Yoğun ışıkta daralan göz bebeği göze giren ışık miktarını azaltır. Karanlık ortamda ise genişleyerek göze daha çok ışık girmesini sağlar. Saniyenin onda bir kadar kısa bir sürede göze giren ışığın hesaplanması ve bu hesaba göre göz bebeğinin büyüklüğünü ayarlaması oldukça karmaşık ve gelişmiş bir sistem sayesinde olur. İnsanda daha anne karnındayken yaratılan böyle bir sistemi hiç tesadüfen bir araya gelen atomlar oluşturabilir mi?

Şüphesiz ki oluşturamaz. İnsan bedeninde yaratılmış olan bu muhteşem sistemle ilgili bilgi sahibi olmak insanı kendini yaratanın gücünü ve ilmini görüp O’nu gereği gibi takdir edebilmesi için bir vesiledir. İnsana düşen ise herşeyin yaratıcısı olan Allah (c.c.)’a şükretmek ve O’nu hoşnud edecek davranışlarda bulunmaktır. Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyuruyor;

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ فَأَعْرَضَ عَنْهَا وَنَسِيَ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ إِنَّا جَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً أَنْ يَفْقَهُوهُ وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا وَإِنْ تَدْعُهُمْ إِلَى الْهُدَى فَلَنْ يَهْتَدُوا إِذًا أَبَدًا

“Rabbinin ayetleri ile uyarılmışken, onlardan yüz çeviren ve yaptığı günahları unutan kimseden daha zalim kim olabilir? Biz, böylelerin kalbleri üzerine. Kuran-ı iyi anlamalarına mani birtakım perdeler çektik; kulaklarına da ağırlık verdik. Sen onları doğru yola davet etsen de, bu halde, onlar ebediyyen yola gelmezler.”[45]

 

RETİNA

Retina, kornea ve mercekten kırılarak geçen ışınların düştüğü tabaka, diğer bir deyimle görüntünün oluştuğu bölgedir. Buraya düşen görüntü elektrik sinyallerine çevrilerek beyine gönderilir.

Kamera için film ne demekse göz için de retina aynı anlamı taşır. Tıpkı fotoğraf filminin objektifinin arkasında bulunması gibi, retina gözün arkasında bulunur ve odaklanan nesnenin görüntüsü burada oluşur.

Retinanın yapısı ise oldukça ilginçtir. Retinadaki hücreler üstüste yerleşerek son derece ince, 11 ayrı tabaka oluşturulur. Görüntünün düştüğü nokta 9. kattadır. Bu noktanın çapı yaklaşık 1 milimetredir. İnsan bir bakışta kilometrelerce karelik alanı bu nokta üzerinde görür. İnsanın bütün dünyasının bu küçücük alan üzerinde oluştuğu. bugüne kadar gördüğü herşeyin varlığının bu küçük alan sayesinde algılandığı ve noktanın da sonuçta çok küçük bir et parçası olduğu gerçeği hiç unutulmamalıdır.

Gözü oluşturan birçok birçok tabakadan yalnızca retinanın görevini yapabilmesi için 11 farklı katmana ve dört farklı çeşit hücreye ihtiyaç vardır ve bütün bunların aynı anda ortaya çıkmış olmaları gerekir. Tek bir tabaka olmasa göz işe yaramayan bir organ olur. Evrim teorisi ise canlıların milyonlarca yıl süren bir zaman içinde ve tesadüflerle bu özelliklerini kazandıklarını savunur. Bu iddianın geçersizliği görmek için tek bir parçasını incelemek yeterlidir. Göz eksiksiz olarak bir anda var olmalıdır. Bu da Allah tarafından yaratılmış olması demektir.

 

GÖRME ALANI

Gözün dış dünyayı gördüğü toplam açıya görme alanı denir. Görme alanının en geniş yeri dıştadır ve önünde görüşü kısıtlayacak engel bulunmaz. İç tarafa doğru görme alanı daralır. Bu daralmanın son derece hikmetli bir sebebi vardır. İki gözün arasında bulunan burun, bu daralma yüzünden görme alanına girmez.

Eğer görme alanı iç tarafa doğru daralmasaydı ne olurdu? Böyle bir durum söz konusu olsaydı, burun görme alanı için girerek, son derece rahatsız edici bir engel teşkil edecek, insanlar gün boyu kendi burunlarının görüntüsü ile muhatap olacaklardı. Oysa Allah (c.c.)’ın gözde yarattığı bu özellik sayesinde günlük yaşamda burnunun varlığı hiçbir rahatsızlık vermez.

 

GÖZDEKİ KİMLİK

Parmak izleri kişiden kişiye farklılık gösterir. Tıpkı parmak izleri gibi, her insanın irisi üzerindeki izlerde , diğer bir insanın irisi üzerindeki izlerden farklıdır. Bu farklılığın nedenleri;bağ dokusundan oluşan ağ, temel doku lifleri , kirpiksi yumurtalar, kasılma izleri, damarlar, halkalar, renk, ve lekelerdir.

Dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın her birinin gözü farklı yapıdadır. Hatta ne kadar çok benzeseler de aynı insana ait iki kahverengi göz, hiçbir zaman birbirlerinin aynısı değildir.

 Tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere, her insanın parmak izi kendine özeldir. Başka bir değişle, insanların parmak uçlarında kimlikleri şifrelenmiştir. Bu şifreleme sistemini, günümüzde kullanılmakta olan barkod sistemine benzetmek de mümkündür.

 Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü tüm insanların parmak izi, tamamen kendilerine özeldir. Şu an Dünya üzerinde yaşayan her insanın parmak izi birbirinden farklıdır. Dahası, tarih boyunca yaşamış insanlarınki de birbirinden faklıdır.

 İşte bu nedenle parmak izi. herkese çok önemli bir “kimlik kartı” sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır.

 Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat Kuran’da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmıştır.

Dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın her birinin gözü farklı yapıdadır. Hatta ne kadar çok benzeseler de aynı insana ait iki kahverengi göz, hiçbir zaman birbirlerinin aynısı değildir.

Cenab-ı Hak (c. c. ) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ

“Evet;onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden)düzene koymaya güç yetirenleriz.”[46]

 

 

 

 

Parmak izi resmi konacak

 

 

GÖRÜNTÜNÜN OLUŞUMU VE GÖRMEK

 

 BEYNİN GÖRMEDEKİ ROLÜ

Lens tarafından retinada odaklanan görüntü elektrik sinyallerine dönüştürüldükten sonra saniyenin binde biri gibi bir zaman diliminde, optik sinirler aracılığıyla beyne ulaştırılır. Her iki gözden ayrı ayrı elde edilen sinyaller, bakılan cisme ait bütün özellikleri içerir. Beyin de iki gözden gelen görüntüleri tek bir görüntü halinde birleştirir. Nesnenin biçimini ve rengini ayırt eder, ne kadar uzakta olduğunu saptar. Kısacası nesneleri gören göz değil beyindir.

 

 

 

 

 

 

 

              GÖZDEKİ MUCİZE SAYFA :59

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Görme, gözde değil beyinde oluşur. Göz yalnızca beyne elektrik sinyalleri gönderen bir aracıdır. Tıpkı bir kameraman görüntüyü sinyaller halinde televizyon ekranına aktarması gibi. Fakat bu görüntü ancak televizyon ekranına bakan biri olduğunda anlam kazanır. Bakan-gören biri olmazsa televizyonda oluşan görüntünün hiçbir anlamı olmaz. Burada önemli olan nokta, gözden beyne elektrik sinyalleri gönderilmesi ve beyinde bir görüntünün oluşması değildir. Önemli olan beyinde oluşan görüntüyü kimin-neyin-gördüğüdür.”Bakan” ve “gören” göz olamaz, çünkü göz yalnızca bir aracıdır. Gören, beynin kendiside olamaz, o da yapısı yağ ve protein olan bir “et”tir ve o yalnızca elektrik sinyallerin çözümlendiği bir ekran gibidir. Göz ve beyin hücrelerden, bu hücreler şuursuz atomlardan oluşmuştur. O halde şu soru büyük önem kazanmaktadır. Beyinde oluşan görüntüye “bakan” ve görüntüyü “gören” kimdir?

 

15 SANTİMETRE İÇİNDE BİR HAYAT

İnsanın doğumundan itibaren gördüğü her görüntü beynin içinde, karanlık ve ıslak bir ortamda meydana gelir. Görme merkezinin toplam büyüklüğü 15 cm2’dir. İnsan hayatına ait herşey, çocukluğu, okuduğu okullar, evi, işi, ailesi, oturduğu semt, vatandaşı olduğu ülke, üzerinde yaşadığı dünya ve içinde bulunduğu evren, aynada gördüğü kendi vücuduna ait görüntü, hayat boyu gördüğü her ayrıntı, kısacası tüm hayatı. 15cm2’lik bir et parçası üzerinde oluşur.

 

NE GÖRDÜĞÜNÜ BİLMEK

İnsan hafızası gördüğü görüntülerin bir kısmını depolar. Depolardaki dosyalar kullanılmak üzere sık sık açılır. Örneğin, bir çocuk ilk defa kalem gördüğünde hafızasında kaleme ait bir dosya açılır. Çocuk bir süre sonra tekrar kalem gördüğünde daha önce açılan kaleme ait dosyadan çıkarılan görüntü ile kıyaslanır. Bu sayede çocuk gördüğü şeyin kalem olduğunu anlar.

Aslında bu sistem sadece bebekler yada çocuklar için geçerli değildir. Bütün insanların beyinleri-buna sizin beyniniz de dahil-günlük hayatta bu işlemleri otomatik olarak yapar. Bir görüntü ile karşılaşıldığında, bu görüntü hemen hafızadaki arşiv görüntülerle karşılaştırılır. Arşivdeki bilgilerle yapılan kıyas sonucunda ayni görüntünün ne olduğuna karar verilir. Eğer çağrışım alanındaki bu işlemler yapılmasaydı kendi çocuğunuzu bile tanıyamazdınız.

Buraya kadar anlatılan bilgileri gözden geçirelim. Hafızaya birtakım görüntülerin kaydedildiği , daha sonra bunların tekrar kullanılmak üzere geri çağırıldığından bahsedildi. Peki bu görüntüler nereye ve nasıl kaydedilirler? Daha sonra bu görüntüler nereden, kimin kontrolünde, nasıl çıkarılırlar?

Bilgisayar, hafızasına kaydedilecek bilgiyi bir disk üzerinde saklar ki bu diskin kapasitesi ile sınırlıdır. Oysa beyin, böyle bir diske sahip olmadığı halde bir et parçasının içinde milyonlarca görüntüyü saklar. Daha da ilginci şu ana kadar beyinde bir hafıza merkezi de bulunamamıştır.

Bilgisayar diski, mühendisler tarafından tasarlanmış, fabrikalarda üretilmiş, her parçasında onu yapan insanların aklının görüldüğü bir parçadır. Biri ortaya çıkıp demirin, plastik ve camın kendi kendilerine birleşerek, tesadüfen son derece gelişmiş bir bilgisayar oluşturduklarını söylese, hatta bu bilgisayarın günümüz bilgisayarlarının atası olduğunu iddia etse ciddiye alınmaz bile. Oysa bilgisayardan çok daha üstün olan beynin ve kameralarla karşılaştırılamayacak kadar gelişmiş bir gözün varlığı, bazı insanlar tarafından tesadüfle izah dilmeye çalışılır. Ve gerçekte sadece bir aldatmacadan ibaret olan bu izahlar insanlara bilimsellik kılıfı altında sunulmaya çalışılır.

Bunun tek bir sebebi vardır. Bilgisayarı yapan bir aklın olduğunu kabul etmek, bunun tesadüfen değil de, bir fabrikada, insanlar tarafından üretildiğini söylemek insana hiçbir yükümlülük getirmez. Ama beyni ve gözü yaratan bir gücün varlığı kabul edilirse o zaman iş değişir. Yaratılış kabul edilirse, yaratan ve yaratanın emir ve yasakları, yani dini de kayıtsız şartsız kabul edilmek zorunda kalınacaktır. Bu yüzden kurdukları din dışı sistemlerin devamını sağlamak isteyen kimseler, yaratılışa karşı her dönem evrim teorisi gibi saçma bir varsayımı desteklemişlerdir.

 Cenab-ı Hak (c. c. ) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ (221) تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ (222) يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ

“Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, gerçeği ters yüz eden, günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu zaman yalan söylemektedirler.”[47]

 

Bir nüktedana, ”Evrimciler, yani insanlar maymundan türemiştir. diyenler hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorulunca, şöyle cevap vermiş:

“Onlar, dünyanın en vefasız insanlarıdır. Baksanıza;kendileri lüks ve bolluk içinde yaşarken, maymun dedeleri ve akrabaları hala mağaralarda yaşıyor.”

 

BÜYÜK KEŞİF

Bazı gazeteler, ön sayfalarında verdikleri haberde:

-“Meşhur biyoloji alim, hızlandırılmış evrim metoduyla, kör sinekleri (sirke sineklerini) sivrisinek haline getirmeyi başardı” diye yazıyordu.”Müjdeler olsun, artık evrim teori olarak kalmaktan kurtuldu.”

Ortalığı bir anda sarsan bu müthiş olay televizyonda tartışılırken, biyoloji alimine:

-Sayın hocam, diye soruldu. Bu işi nasıl becerdiniz? Yani kör sinekleri nasıl sivrisinek haline getirdiniz?

Evrimci hoca, hafifçe kasılarak cebinden ufak bir alet çıkardı ve televizyon kamerasına doğru uzatarak hayatının açıklamasını yaptı:

-Kalemtraşla canım, kalemtraşla.

 

İKİ GÖZ, TEK GÖRÜNTÜ ( BİNOKÜLER GÖRME)

Her insan kendisini iki gözle doğmuş olarak bulur ama hiçbir zaman bunun nedenini merak etmez. Niçin herkes iki gözlüdür? İnsanlar tesadüfen mi iki göze sahip olmuşlardır? Yoksa bunun özel bir sebebi mi vardır?

Aslında her göz tek başına görebilir ve her birinde ayrı ayrı görüntü oluşur. Gözler arasındaki aralık 5 cm’den biraz daha fazla olduğu için iki retinada oluşan görüntüler birbirinden farklıdır. Her gözden gelen görüntü iki boyutludur. İki gözden gelen bilgiler beyinde üç boyutlu tek bir görüntü haline getirilir. Bu sayede derinlik ve cisimler arasındaki mesafe algılanır.

İki gözün gördüğü görüntüler birbirinden farklıdır, ancak birbirlerini tamamlarlar. Bu iki görüntü arasındaki küçük farklılıkları algılayıp yorumlamamız görüntünün üç boyutlu olmasını sağlar. Eğer iki gözde ayrı ayrı oluşan görüntüler beyinde tam olarak birleştirilmeseydi dünyayı çift ve iki boyutlu görecektik.

Böyle bir sistemin varlığını tesadüflerle açıklamaya imkan yoktur.

Allah (c.c.) ’ın yaratışındaki kusursuzluk bir ayette şöyle ifade edilir:

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرَى فِي خَلْقِ الرَّحْمَانِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ

“O, biri diğeriyle “tam bir uyum”(mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir “çelişki ve uygunsuzluk” göremezsiz. İşte gözü çevirip-gezdir;herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun?”[48]

 

GÖZÜN YARATILIŞI

Bu bölümde ise gözün çalışması veya organelleri değil, bizzat gözün varlığı hakkında büyük bir mucizeyi inceleyeceğiz.

İnsan hayatı boyunca birçok gözle muhatap olur. Aynaya baktığında gördüğü kendi gözleri, anne babasının, kardeşlerinin, arkadaşlarının, eşinin gözleri. . . Peki bu gözlerin tümü hepsi aynı mükemmellikte olacak şekilde nasıl oluştular?

Bu yazıyı okumanızı sağlayan ve yeryüzündeki en büyük mucizelerden biri olan gözleriniz kısa bir süre önce yoktu. Sizin, ”ben” diye nitelendirdiğiniz varlık, yani kendiniz ise, gözle görülemeyecek kadar küçük tek bir hücreden oluşuyordu.

Derken bölündünüz iki hücre oldunuz. Bu bölümde milyonlarca kere tekrarlandı ve parmak büyüklüğünde bir et topu oldunuz ve bu etin üzerinde iki küçük siyah leke belirdi. Günler geçtikçe bu lekeler bir çukur oldu ve içinde eşsiz bir organ kendi kendine oluşmaya başladı. Bu çukurun içinde göz bebeğiniz, merceğiniz, korneanız, retinanız, göz akınız, irisiniz, üzerinde göz kapaklarınız, altında göz pınarlarınız, içinde besin taşıyan bir sıvı, bu sıvıyı üreten pınarlar, gerekli her noktaya kan götüren milyarlarca kılcal damarınız bir uyum içinde yoktan var oldu. Bir süre sonra bu yazıyı okumanızı sağlayan gözlerinizin yaratılması tamamlandı ve doğum sonrasında dünyaya gözlerinizi açtınız.

Cenabı-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَاْلأَبْصَارَ وَاْلأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَا تَشْكُرُونَ

“Halbuki, sizin için kulakları, gözleri, kalbleri, yaratan O’dur. Siz, pek az şükrediyorsunuz.”[49]

 

ŞUURLU HÜCRELER

 

Konumuz olan gözü ele alalım. Göz içice birçok farklı katman ve organelden meydana gelir. Bu organel ve katmanların mutlaka bir düzen ve uyum içinde oluşmaları gerekir. Her hücre ne zaman ne yapacağını bilmelidir. İris, kornea, göz bebeği, göz merceği ve retinanın her birini oluşturan hücreler birbirlerinden farklıdır. Buna karşın tabakalar arasında bir karışma olmaz. Yine birçok soru ile karşı karşıya kalırız:Bu hücreler kendi aralarında nasıl anlaşmışlardır? Bir tabakaya ait hücre nasıl olur da öteki tabakaya karışmaz. Hücreler nereye kadar bölünüp, ne zaman duracaklarını nereden bilirler?

Hücreler arasında hayret verici bir zamanlama vardır. Farklı tabakalar bir uyum içinde oluşurlar. Bir organel oluşurken, aynı zamanda beraber çalışacağı diğer organel ve her ikisini birden besleyecek kan damarları da oluşur. Bağımsız organeller birbirlerinin ne önüne geçerler ne de geri kalırlar.

Çok kısaca tarif edilen bu gelişme sonucunda tek bir hücreden farklı organlar, bunları oluşturan farklı organeller oluşurlar. İnsanın bu oluşumda hiçbir kontrolü yoktur. Bir zamanlar bir “hiç” iken kendisini kusursuz bir vücut ile doğmuş bulur. Unutmamanız gerekir ki aynanın karşısında gördüğünüz vücudunuzun oluşumunda sizin hiçbir hükmünüz olmadı. Hiçbir özelliğinizi kendiniz yaratmadınız. Kendinizi, gözleriniz, kulaklarınız, diğer organlarınız ve ruhunuzla birlikte yaratılmış buldunuz. Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

هَلْ أَتَى عَلَى اْلإِنسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا (1) إِنَّا خَلَقْنَا اْلإِنسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا (2) إِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ إِمَّا شَاكِرًا وَإِمَّا كَفُورًا

“Gerçekten insan üzerine dehr’den öyle bir zaman geldi ki o vakit insan anılmaya değer bir şey değildi. Çünkü biz insanı (erkek ve kadın menileriyle) karışık bir nutfeden yarattık. Onu (mükellef kılıp) deneyeceğiz. Onun için onu işitir ve görür yaptık. Biz ona yolu gösterdik, ister şükreden (mü’min) olsun, ister nankör (kafir).”[50]

 

 

GÖZDEKİ MUCİZE SAYFA-80

 

 

Hamileliğin ilk ayında gözlerin gelişimi başlar. Gözler beş haftalıkken tamamlanmamış siyah kapalı halka şeklindedir. (solda) Şeffaf göz kapakları, 2. ayın sonunda kusursuzdur. (ortada) 5. ayda göz kapakları tamamen kapalı ve koruyucu yağlı bir maddeyle kaplanır. (sağda) Bu evreler sonucunda göz kapağı gelişimini tamamlar. Yeryüzünde en büyük mucizelerden biri anne karnında yoktan var olur.

Bir ayette Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyurulmuştur;

أَوَلَمْ يَرَ اْلإِنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ (77) وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ (78) قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

“İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi;dedi ki:”Çürümüş- bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?”De ki:”Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.”[51]

 

 

 

 

 

GÖZDEKİ MUCİZE SAYFA - 86

 

 

 

 

Gözün mevcut yapısı. Şekilde görülen her detayın özel bir görevi vardır. Dahası gözün çalışabilmesi için yukarıda görülen bütün organellerin, sinir ve damar bağlantılarının aynı anda var olmaları gerekir. Yukarıda görülen şekilde numaralarla gösterilmiş yapının farklı bir görevi vardır. Bu kadar özel bir yapının, şuursuz tesadüfler sonucunda, zamanla, kendi kendine çıktığını öne sürmek, akılsızlıktan çok özel bir amacın ürünüdür. Bu amaç. her ne pahasına olursa olsun, yaratılışı inkar etmek, Allah (c.c.)’ın yolundan alıkoymaktır.

İnkarcıların bu tutumlarından bir ayette şöyle bahsedilir;

وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعًا وَأَبْصَارًا وَأَفْئِدَةً فَمَا أَغْنَى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلاَ أَبْصَارُهُمْ وَلاَ أَفْئِدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ إِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِآيَاتِ اللهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُون

“. . . Ve onlara işitme, görme (duygularını) ve gönüller verdik. Ancak ne işitme, ne görme (duyuları)ve ne gönülleri kendilerine herhangi bir şey sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlardı. Alay konusu edindikleri şet, onları sarıp-kuşattı.”[52]

 

KiM BU TABiAT. . . ?

 Tabiatın, Sani’ (sanatkar olduğunu) iddia edenlere şu soruları soruyoruz:

-İnsanları kim yapmıştır?

Cevap:Tabiat

-Bitkileri ve hayvanları kim yapmıştır?

Cevap:Tabiat

-Güneşi ve gezegenleri kim tanzim etmiştir?

Cevap:Tabiat

-Yıldızları semaya kim dizmiştir?

Cevap:Tabiat

Bu ve benzeri soruları sormaya devam ederek, tabiatın yaptığı iddia edilen şeyleri hayalen bir tarafa ayırdığımızda, ortada tabiat diye bir şey kalmıyor.

Eğer tabiat bu saydığımız şeylerin tamamına deniliyorsa, biz ona kainat diyoruz ve zaten onun Sanatkarını soruyoruz.

Yok, şayet tabiattan, yukarıda saydığımız şeyler cinsinden olmayan, yani mahluk olmayan bir zat kasdediliyorsa, o zat Cenab-ı Hak (c.c.)’tır.

* Her biri ayrı bir maharet ve gayret eseri olan halı ve halıcıkları, arkalarındaki mahir parmakları düşünmeden izah etmek kabil midir? Ya şu koca kainat ve insan. . .

* Bir usta ve sanatkarı düşünmeden bir sanat eserini düşünmeye imkan varmıdır?

* Harika bir bilgisayarın rastlantılarla meydana geldiğine ihtimal verilebilirmi?

* Kolunuzdaki çok basit olan bir saat bile tesadüflerle izah edilebilirmi?

* Ya şu her parçası ayrı bir harika olan tabiat kitabındaki şaheserler. . . !

Evet, bütün eşya ve hadiseler, belagatlı birer lisan kesilecek yerinde nizam. yerinde ahenk, yerinde bir güzellik kuşağı teşkil ederek O’nu haykırıp ışık parmaklarıyla O’nu gösterdiği halde yine inat etmek bir fırsat bozukluğundan başka bir şey değildir. [53]

 

GÖRMEYİ ÖĞRENMEK

Yeni doğmuş bebekler görme organları olduğu halde çevrelerini net olarak göremezler. Gerçekten de yeni doğmuş bir çocuğun görme organı bir ışık alıcısından başka bir şey değildir, sadece ışığı ve karanlığı ayırt edebilir. Bu yüzden de çocuğun durumu oldukça uzun bir süre tıpkı dilini bilmediği bir ülkede yaşayan insanın durumuna benzer. Bilmediğimiz bir dili konuşan insanların arasında yaşarken kulağımız önceleri bize tamamıyla anlamsız gelen birtakım sesleri algılar, sonradan bu sesler yavaş yavaş bir anlam kazanmaya başlar. Zaman geçtikçe bu seslerle bazı olaylar arasında çeğrışım yapmaya alışırız.

İşte yeni doğmuş çocuk da aynı şekilde görmeyi zamanla öğrenir. Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

عَلَّمَ اْلإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

“İnsana bilmediği şeyleri öğretmiştir.”[54]

 

Bu öğrenme sürecinin ilk aşaması nesnelerin gözleriyle takip etmesidir. Doğduktan çok kısa süre sonra gözlerinin önünde hareket ettirilen bir ışığı izleyebilir. Birkaç haftalık olduğunda göz merceği uyum yapmaya başladığı için görüşü netleşir. Gördüğü şeyleri eliyle de tutabileceğini fark ettikten sonra, yakınındaki nesneleri izleyebilmek için gözlerini hafifçe sağa sola oynatmasının yeterli olduğunu, buna karşılık daha uzaktaki nesneler için gözlerini iyice döndürmesi gerektiğini kavrar.  

Ardından da, gözlerini yukarı ve aşağı doğru kaydırmak gibi biraz daha güç olan hareketleri öğrenerek yüksekteki nesneleri de gözleri ile izlemeye başarır. Böylece cisimleri genişlik, uzunluk ve derinlikleriyle 3 boyutlu olarak görmeye başlar. Cisimlerin boyutlarını öğrendikçe, bu bilgilerin ışığında mukayese yaparak uzaklıkları değerlendirmeyi öğrenir. Öğrenme süresi oldukça uzundur ve sistem ancak üç yaşına doğru tam olarak oturmaya başlar.

Bu bölümde bebeğin görmeyi “öğrendiğinden” bahsedildi. Acaba şuursuz ve hiçbir şeyden haberi olmayan bir varlık kendi iradesiyle tüm bunları nasıl öğrenir? Cevap insanları da gözlerini de yaratan Allah (c.c.)’ın kitabında yer alır. Bir Kuran ayetinde insanların anne karnından hiçbir şey bilmeden çıkarıldığı ve görme, işitme ve gönüllerin insana şükretmesi için verildiğinden bahsedilir:

وَاللهُ أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمْ السَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَالأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.”[55]

 

IŞIK UYUMU

Bir fotoğraf makinesinde gündüz çekilen fotoğraf net olur. Aynı film ve makineyle gece yıldızlar ve gökyüzü çekildiğinde ise fotoğrafta hiçbir şey gözükmez. Oysa göz kapakları saniyenin onda biri zamanda açıldığında bile yıldızlar çıplak gözle görülebilir. Çünkü göz çok çeşitli aydınlanma kuşullarına ve değişik ışık şiddetlerine göre kendisini her an otomatik olarak ayarlayabilir. Bunu sağlayan gözbebeği etrafındaki kaslardır. Eğer ortam karanlık olursa bu kaslar açılır. gözbebeği genişler ve göze daha çok ışığın girmesi sağlanır. Eğer ortam aydınlık olursa bu sefer kaslar kapanır, gözbebeği küçülür ve içeri giren ışığın miktarı azaltılır. Bu sayede hem gece hem gündüz görüntü net olur.

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

“Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”[56]

 

HAYVAN GÖZLERİ

Allah (c.c.)’ın yaratmasındaki mükemmelliği daha iyi anlayabilmek için yarattığı canlıları incelemek gerekir. Çünkü Allah (c.c.)’ın sanatı, yarattığı milyonlarca canlı üzerinde sayısız farklı şekillerde tecelli eder. Kuran’da da ifade edildiği gibi bu canlıların varlığı müminler için bir ibret (ders) kaynağıdır:

 

وَإِنَّ لَكُمْ فِي الأَنْعَامِ لَعِبْرَةً

“Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır.”[57]

Yeryüzünde sayısız hayvan yaşamaktadır. Sadece böcek türlerinin toplam sayısı milyonları bulur. İnsan gözü bu kadar çok canlı içinde en üstün özelliklere sahip olanıdır. Ancak tek tek incelendiğinde değişik hayvan gözlerinin bazı fonksiyonları açısından üstünlükleri olduğu görülür. Dünya üzerinde ne kadar hayvan çeşidi varsa o kadar da farklı göz vardır.

Allah (c.c.) her canlıya yaşadığı koşullara ve beslenme ihtiyaçlarına göre en uygun göz çeşidini vermiştir. Bu bölümde farklı türlerdeki hayvanların, farklı yapı ve özelliklere sahip gözlerini inceleyeceğiz.

 

BÖCEKLERİN GÖZLERİ

Böceklerin gözleri insan gözlerinden oldukça farklıdır. Bu canlılarda basit ve karmaşık olmak üzere iki çeşit göz yapısı vardır.

Basit gözler küçük ve yuvarlaktır. Sadece ışığı ve karanlığı ayırt edebilirler. Petek gözler ise hem daha karmaşık hem de daha büyüktürler. Bu gözler yüzlerce küçük parçacıktan oluşur. Aslında her parça bir göz gibidir. Çünkü her birinin, beyne bağlı kendi özel merceği ve ışığa duyarlı hücreleri vardır.

İnsan gözünün tek lensi olduğunu incelemiştik ama bu lens, etrafındaki kaslar sayesinde şekil değiştirerek uzağa yada yakına odaklama yapabiliyordu. Böceklerin gözlerindeki lenslerin şekli ise değişmez, bu yüzden odaklama yapamazlar.

Petek gözde oluşan hayal, birbiri yanı sıra duran noktaların algılanması şeklindedir ve her nokta, bir ommatid (göz) tarafından mozaik gibi algılanır. Ommatid sayısı arttıkça görüş keskinliği de artar. Farklı yöne bakan gözlerin her biri görüntünün farklı bir bölümünü üstlenir.

 Ommatid (göz) sayısı karasinekte 4.000 kanatsız böceklerde, örneğin ateş böceklerinin dişilerinde 300, mayıs böceklerinde 5100, sarı kenarlı kın kanatlılarda 9000, ve bazı su bakirelerinde de 10.000 – 28.000 kadar dır.

 

360 DERECELİK GÖRÜŞ

 Kara sineğin gözü 4000 küçük ve basit gözden oluşur. Kara sinek bu gözleri oynatma yeteneğinede sahiptir. Her gözün yüzü farklı bir yöne dönük olduğu için, önünü, arkasını, sağını, solunu, üstünü ve altını görebilir. Yani 360 derecelik bir açıyla çevresini algılayabilir.

 Her ommatidin kendi yönüne gelen ışığı kapar ve ışığı kendi mercekleri ve hücrelerine işler. Bu gözlerin her birinin 8 duyu hücresi vardır. Karasineğin iki gözündeki toplam duyu hücresi sayısı ise yaklaşık 48.000 kadardır. Bu sayede sineğin gözü saniyede 100 görüntü algılayabilir ve bu açıdan insandan 10 kat daha üstündür.

 Sineğin beynine saniyenin onda biri gibi bir süre içinde 48.000 bilgi ulaşır. Bu bilgi beynin üçte ikisini oluşturan optik sinir merkezinde değerlendirilir.

 Günlük hayatta her an insanın karşısına çıkabilen ve insanlar tarafından son derece basit yapılı zannedilen sinekler işte böyle kompleks bir sistem sayesinde görürler.

Küçücük bir sineğin 4.000 gözünün bulunması elbette tesadüflerle veya mutasyonlarla açıklanamaz. Ortada çok özel bir yaratılış olduğu bellidir. Kaldı ki sineğin vücudunda yalnızca tek bir sistem bulunmaz.

Sineğin dolaşım, sindirim ve solunum gibi sistemleri ve uçabilmek için çok özel kanatları vardır. Ancak bunların tümünün birden var olması sonucunda sinek yaşayabilir. Örneğin sindirim ve solunum sistemi olmayan bir sinek olamaz. Uçabilen ama kör bir sinek de yoktur. Sinek şu andaki haliyle Allah (c.c.) tarafından yaratılmış bir canlıdır. Kuran-ı Kerimde sineğin yaratılışına şöyle dikkat çekilmiştir:

يَاأَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَإِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لاَ يَسْتَنقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

“Ey insanlar size bir örnek verildi, şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ın dışında tapmakta olduklarınız hepsi bunun için biraraya gelseler dahi gerçekten bir sinek dahi yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olursa bunu da ondan geri alamazlar isteyende güçsüz istenen de. “[58]

56. 000 GÖZLÜ BÖCEK

Hayvanlar alemindeki en çok göze sahip olan hayvan, kız böceğidir. Her gözde 28.000 bin adet küçük gözcük bulunur. Tam şekil olarak 12 metre uzaklığa kadar net görüş alanı vardır. 20 metreye kadar da hareketleri seçebilir.

Küçücük bir böcekte toplam 56.000 göz, her merceğin ışığı düşürdüğü retina, retinadan çıkan binlerce sinir ve sinirlerden gelen sinyallerin değerlendirildiği merkezi sinir sistemi. Bütün bunların sonucunda bir sineğin bir şeyler görmesi ve bu görüntüyü değerlendirebilecek bir akla ve muhakeme yeteneğine sahip olması.

 Sadece tek bir gözün oluşması, bu gözün bağlantı yaptığı bir tek sinir hücresinin bulunması, bu tek sinyalin değerlendirilebilmesi bile başlı başına bir mucizedir. Buna karşın, muhteşem bir yaratılış sonucunda 56. 000 göz, bu gözlerin bağlantıları, ve uyum içinde çalışmaları söz konusudur.

Bu Allah (c.c.)’ın sınırsız ilminin tecellilerinden yalnızca biridir. Allah (c.c.) yaratmada hiçbir ortağı olmayandır. Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

 

“Yerde debelenen hiçbir canlı yoktur ki, alnından O tutmuş olmasın (idaresi Allah’a olmasın).”[59]

 

MORÖTESİ GÖRÜŞ

Kelebekler ve arılar çok özel bir görme yeteneğiyle yaratılmışlardır. Bu yetenek sayesinde besin kaynaklarına çok rahat ulaşırlar. Gözleri ultraviyole ışınlarına karşı duyarlıdır. Çiçek başları, örneğin sarı bir çiçek başı, parlak renkte gözükür. İhtiyaç duydukları besin kaynağı adeta birileri tarafından kendileri için ışıklandırılmış ve işaretlenmiş gibidir. Bu işaretler, havaalanındaki ışıklar gibi böceğin güvenle ve kolayca hedefine ulaşmasını sağlar.

Arı gözlerinin ultraviyole ışınlarına duyarlı bir yapısı vardır. Bu da çiçeklerdeki polenlerin yerini arıların daha kolaylıkla bulmalarını sağlar. Arı gözlerindeki bu tasarım herşeyden haberdar olan Allah (c.c.)’a aittir.

 

 

GÖZDEKİ MUCİZE SAYFA - 108

 

وَأَوْحَى رَبُّكَ إِلَى النَّحْلِ أَنْ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنْ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ (68) ثُمَّ كُلِي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًا يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لاَيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“Rabbin, balarısına da, ”Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların kucakları) çardaklardan kendine evler (kovanlar) yap!

Sonra bütün meyvelerden ye! (Mer’a aramak için) Rabbinin sana müyesser kıldığı yaylım yollarına git”diye ilham etti. Arıların karınlarından muhtelif renklerde şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda, düşünen bir kavim için mutlaka ibret vardır.”[60]

 

 

 

 

PETEKTEKİ ALLAH RESMİ

 

 

 

 

“Sanatlı bir eser, sanatkarı icab eder.”[61]

 

KELEBEK KANADINDAKİ ALLAH YAZISI

وَفِي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَابَّةٍ آيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُون

“Sizi yaratmasında da üretip yaydığı hayvanlarda da kesin inanan bir kavim için bir çok ayetler (ibret verici deliller) vardır.”[62]

 

KUŞLAR

 

Uçan bir canlı için en önemli duyu görmedir. Çünkü başlı başına bir mucize olan uçma, üstün bir görme yeteneği ile desteklenmediği sürece son derece tehlikeli olacaktır. Bu yüzden Allah (c.c.) kuşlara, uçma yeteneğinin yanısıra üstün bir görme kabiliyeti vermiştir.

Kuşlar insanlardan daha hızlı görüş gücüne sahiptirler ve daha geniş bir açıya çok daha detaylı tarayabilirler. Bir kuş, insanın parça parça görerek algıladığı birçok görüntü karesini, tek bir bakışta bir bütün olarak görebilir.

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلاَّ الرَّحْمَانُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ

 “Onlar, üstlerinde uçan kuşları görmediler mi? Nasıl kanat açıp kapıyorlar? Onları tutan ancak Rahman’dır. Şüphesiz O, her şeyi görendir.”[63]

İnsan gözünün aksine kuş gözü göz yuvalarına sabit oturmuştur. Ama kuşlar başlarını ve boyunlarını hızla çevirerek görüş alanlarını büyütürler. Bir baykuş 80 derecelik bir görüş alanına sahiptir ama türüne göre kafasını 360 dereceye kadar oynatabilir. Böylece baykuş, kafasını dairenin dörtte üçü kadar çevirerek tüm çevresini hızlı bir şekilde görebilir.

Baykuşun avlanmak için kullandığı en önemli organı gözleridir. Gece insanların gördüğünden 10 kat daha net görür.

Baykuş 360 dereceye hakimken insanın kafasını hareket ettirerek elde ettiği en yüksek görüş açısı 180 derece, yani bir dairenin yarısı kadardır. Normal bakıldığında ise yaklaşık 150 derecedir.

Avcı kuşların uzağı çok iyi gören gözleri vardır. Bu sayede avlarına doğru hamle yaptıklarında mesafe ayarını çok iyi yapabilirler. Bazı kuşların gözleri insanla kıyaslandığı zaman 6 kat uzağı görebilir.

Büyük gözler daha çok görüntü hücresi içerir. Bu da daha iyi görüntü demektir. Avcı bir kuşun gözünde bir milyondan fazla görüntü hücresi bulunur.

Baykuşlar ve benzeri gece kuşları diğer canlılara göre geceleri daha iyi görebilirler. Gece besin arayan kuşlar, hızla hareket eden küçük hayvanları avlarlar. Avlarını yakalamak için küçük hareketleri görmeleri gerekir. Bu kuşlar için en iyi göz, grinin tonlarını görendir. Yani dünyaları siyah-beyaz bir televizyonun görüntüsü gibidir.

Bu gözlerin ortak özelliği, içlerinde yüksek sayıda çubuk (ışığa karşı hassas) hücreleri bulunmasıdır. Gözde ne kadar çubuk varsa geceleri o kadar iyi bir görüntüye sahip olunur. Gece karanlıkta avlanan bir hayvanın renkleri görmeye ihtiyacı yoktur, bu yüzden gözlerindeki koni hücrelerinin sayısı azdır.

Bu yazıyı okumakta olduğunuz son bir dakika içinde, gözünüzü yaklaşık olarak 22 kere kırptınız. Bu sayede gözünüzün temizliği ve nemliliği sağlanmış oldu. Gözünüzü kırptığınız anda gözünüz saniyenin bir bölümü için vazifesini yerine getiremedi. İnsan için büyük bir önem taşımayan bir anlık görüntü kaybı yüzlerce metre yükseklikte, büyük bir hızla uçan bir kuş için önemli bir problem teşkil edebilirdi.

Oysa, bir kuş gözünü kırparken hiçbir zaman görüntüsünde kesinti olmaz. Çünkü kuşun, göz kırpma zarı denilen üçüncü bir göz kapağı vardır. Bu zar şeffaftır ve gözün bir yanından diğer yanına doğru hareket eder. Böylelikle kuşlar gözlerini tamamiyle kapamadan gözlerini kırpabilirler. Suya dalan kuşlar için bu zar, dalgıç gözlüğü görevini görür ve göze zarar gelmesini engeller. Yani bazı kuşlar doğuştan dalgıç gözlüklerine, bazıları da pilot gözlüklerine sahiptirler.

Tohum ve böceklerde beslenen küçük kuşlar, besinlerini kolayca bulabilmek için renkleri görme yeteneğine sahip olmalıdırlar. Geniş alanı görebilme zorunluluğu da vardır. Gözleri başlarının yan taraflarında olduğundan, her iki tarafta da besin arayarak büyük bir alana hakim olurlar. Bu sayede düşmanlarını da tesbir ederler.

Şemsiye kuşu olarak da bilinen siyah balıkçıllar, suda avlanırken birtakım zorluklarla karşılaşır. Bilindiği gibi ışık su yüzeyinden yansır. Bu da balıkçıl gibi kuşların avlanırken su altına rahatça görebilmelerini engeller. Suyun meydana getirdiği bu olumsuz koşula karşı bu kuş türü yüzerken kanatlarını açar;kanatlar güneş ışığını keser ve su yüzeyindeki yansıma durur. Böylece yüzeydeki balıkları rahatça görebilir.

 

 

ŞEMSİYE KUŞU

GÖZDEKİ MUCİZE SAYFA - 112

 

 

   Balıkçıl böyle bir hareket yapmasaydı, ışığın yansıması sonucu avının yerini tespit edemeyecek ve açlıktan ölecekti. Allah (c.c.)’ın kudreti ve yaratmasıyla, doğan her deniz kuşu ışığın kırılması gibi bir fizik kanunundan haberdar olarak doğmuş ve buna karşı bir önlem alması sağlanmıştır. Bu hareketi diğer bazı deniz kuşlar’ınında yaptığı düşünülürse acaba kuşlar toplanıp bu sorunu kendi aralarında bir karar alarak mı çözdüler ? Yada bir süre fizik dersi görüp, deneme – yanılma yolu ile edindikleri tecrübeleri, fizik bilgileri ile birleştirerek mi bu yöntemi buldular ?

 

AVCI GÖZLERİ

   Binlerce metre yüksekte uçan kartallar, bu mesafeden yeryüzünü bütün detaylarıyla tarayacak gözlere sahiptirler. Gelişmiş savaş uçaklarının binlerce metreden hedeflerini tespit etmesi gibi, kartal yer üzerindeki en küçük hareketi, en küçük renk farkını algılayarak avını tespit eder. Bu yeteneğini gözünde bulunan çok özel yapılara borçludur.

   Kartal gözü aynı anda hem üçyüz derecelik geniş bir açıya sahiptir, hem de istediği görüntüyü 6 ila 8 misli oranında büyütebilir. 4. 500 m yüksekte uçarken 30.000 hektarlık bir alanı gözleriyle tarayabilir. 1.500 metreden tarladaki otlar arasında kamufle olmuş bir tavşanı çok rahat ayırt edebilir.

   Bu kadar ustaca kamufle olmuş bir avı bulabilmesi için kartalın gözündeki retina hücreleri bir damla renkli sıvı ile boyanmıştır. İşte bu sayede kartal binlerce metreden renkler arasındaki küçücük bir kontrastı ayırt eder ve avının bulunduğu yeri saptar. Bir damlacık yağla böyle bir işlevin gerçekleşmesi hiç şüphesiz Allah (c.c.)’ın sonsuz hikmetinin bir göstergesidir.

 Retina hücrelerinde bulunan bir damla yağın kazandırdığı avantajın kartal için hayati önemi vardır. Peki bu ince optik ayar kim tarafından yapılmıştır. Acaba bu fikir kartalın kendisinden mi gelmiştir yoksa başka hayvanların tavsiyesiyle mi bu çözüme ulaşılmıştır? Elbette kartal bundan binlerce yıl önce yaşayan kartallar gibi bu özelliklere doğuştan sahiptir.

 Peki niçin insan gözleri kartalınki gibi keskin değildir. Bunun nedeni kartalın gözlerinin vücuduna olan oranıdır. Eğer insanda kartalın gözlerinin görevini yapan bir çift göz olsaydı büyüklüğü bir greyfurt kadar olacaktı. İnsanın binlerce metre uzaktan bir tavşanı tespit etmek gibi bir ihtiyacı yoktur. Bu yüzden Allah (c.c.) insanı şu andaki gözleri ile son derece estetik olarak yaratmıştır. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا

“Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.”[64]

 

HAYVAN GÖZLERİNİN KORUNMASI

  Gözler vücudun en hassas organları oldukları için özenle korunmalıdırlar. Bunun için hayvanların kafatasları gözlere en yüksek korumayı sağlayacak şekilde yaratılmıştır.

Kedi, köpek hayvanların gözlerinin büyük bir kısmı kafatası içine yerleştirilmiş, ancak küçük bir kısmı dışarda kalmıştır. Göz etrafındaki kemikler bütün açılardan gelebilecek darbelere karşı koruma kalkanı oluştururlar. Cepheden gelebilecek bir tehlikeye ise göz kapakları cevap verir.

Çok zor şartlar içinde yaşayan devenin gözleri de, tam ihtiyacı olan korumayı sağlayacak özelliktedir. Gözlerin etrafındaki sert kemikler darbelere karşı koruma sağladıkları gibi, güneş ışınlarına karşı gözü en iyi açıda muhafaza ederler.

Son derece şiddetli kum fırtınaları bile devenin gözlerine zarar veremez. Çünkü kirpikler birbiri içine geçebilen bir yapıya sahiptir ve herhangi bir tehlike anında otomatik olarak kapanırlar. Böylece hayvanın gözüne en ufak bir tozun girmesine dahi izin verilmez. Cenab-ı Hak (c. c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

 

أَفَلاَ يَنْظُرُونَ إِلَى اْلإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ

“İnsanlar acaba deveye bakıp da biraz olsun, düşünmezler mi, deve nasıl yaratıldı?”[65]

 

OKÇU BALIĞI

 Bu balık ağzına doldurduğu suyu su üzerine sarkmış olan dallardaki böceklere püskürtür. Böcek basınçlı suyun çarpmasıyla düşer ve balığa kolay bir yem olur.

 Burada dikkat edilmesi gereken nokta, balığın bu saldırıyı gerçekleştirirken başını hiç sudan çıkarmaması ve su altından böceğin yerini doğru olarak tespit edebilmesidir. Bilindiği gibi su içinden bakıldığında dışarıdaki cisimler ışığın kırılması nedeniyle bulundukları yerden farklı bir yerde gözükürler. Dolayısıyla su içinden dışarıya vurmak için ışığın suda tam olarak kaç derecelik açıda kırıldığını “bilmek” ve atışı da bu açı farkına göre yapmak gerekir.

  Ama bu balık, yaratılış gereği bu sorunun üstesinden gelir ve her defasında tam isabet kaydeder. Küçücük bir böceği hiç zorlanmadan vurabilir. Yumurtadan çıkan her okçu balığı bu yeteneğe sahiptir. Herhangi bir şekilde annesinden fizik dersi görüp, suyun kırma indisini, ışığın kırılma açısını hesaplamayı öğrenmez. Neler yapacağını bu canlıya ilham eden Allah (c.c.)’tır. Okçu balıkları ağızlarına doldurdukları suya dallarda bulunan böceklere püskürterek avlanırlar. Balık suyun altında iken dışarıdaki cismin yerini tam tahmin edebileceği kadar mükemmel bir açı hesaplaması yapmaktadır. Bir balığın gösterdiği bu şuur elbette ki balığa ait değildir. Yeryüzünde ki bütün canlılar gibi okçu balıkları da Allah (c.c.)’ın ilhamı ile hareket ederler.

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَإِنَّ لَكُمْ فِي اْلأَنْعَامِ لَعِبْرَةً...

Gerçekten sizin için hayvanlarda da ibret vardır.”[66]

 

ÇİFTE GÖRÜŞ

 Yılanların çoğunun gözleri başlarının iki yanındadır. Bu nedenle her biri farklı görüntüler görür. Gözlerin başın iki tarafında olması ön tarafı görmeye engel teşkil etmez. Hem ön, hem arka, hem de yukarıyı gören yılan bu sayede son derece geniş bir açıya hakim olur. Örneğin çıngıraklı yılan, tamamen karanlık bir ortamda bile sıcak kanlı bir hayvanı veya insanı, vücutlarından yayılan ısı dalgaları sayesinde bulabilir. Geceleri avlanan bir avcı için bu son derece büyük bir avantajdır.

 

GÖREN KİM

  Peki gören kimdir? 10 mikron büyüklüğünde ki beyin hücrelerinin içinde evrenin tüm güzelliklerini kavrayan bilinç mi vardır?

 Koskoca bir dünya bu hücrenin içinde özel mikroskoplarla mı tetkik edilmektedir?

 Boyutlar ve renkler arasına saklı güzellikler, beyin hücresinin elektrik akımları arasında özel ressamlarca bize teşhir mi edilmektedir? Elbette hayır! Bunlar içimizdeki ruh ve şuur kavramını anlamamız için ipuçlarıdır.[67]

 

KAPKARANLIK BİR MEKANDA MİLYONLARCA RENK

 Bu konuyu biraz daha derin düşünmeye başladığımızda karşımıza çok daha olağanüstü gerçekler çıkar. Duyu merkezlerimizin yer aldığı beyin dediğimiz yer yaklaşık 1400 gramdan oluşan bir et parçasıdır. Ve bu et parçası kafatası denilen bir kemik yığınının içerisinde korumaya alınmıştır. Bu öyle bir korumadır ki kafatasının içine dışarıdan ne bir ışığın, ne bir sesin, ne de bir kokunun ulaşması mümkün değildir. Kafatasının içi kapkaranlık, tam anlamıyla sessiz, hiç kokusuz bir mekandır.

 Ama bu zifiri karanlık yerde milyonlarca farklı tondaki renkleri, birbirinden apayrı tatları, kokuları, milyonlarca farklı tondaki sesleriyle bize ait bir dünyada yaşarız.

 Peki bu nasıl gerçekleşmektedir?

 Işıksız bir yerde ışığı, kokusuz bir yerde kokuyu, derin bir sükunet ortamının içinde büyük bir gürültüyü ve diğer duyularınızı size hissettiren nedir? Bunları sizin için var eden kimdir? Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلاَ تُبْصِرُونَ

Nefislerinizde de bir çok ayetler vardır;görmüyor musunuz?”[68]

 

 

 

 

GÖZDEKİ MUCİZE SAYFA - 128

 

 Son derece gelişmiş bir bilgisayar gibi çalışan beyin aslında tıpkı diğer organlar gibi milyonlarca küçük hücreden oluşmuş bir canlılar topluluğudur. İnsan beyninin yüzeyinde her milimetrekarede 100. 000 (yüz bin) dolayında sinir hücresi bulunur. Beyinde toplam olarak yaklaşık 10. 000. 000. 000 (On milyar) sinir hücresi vardır. Yani beyin 10 milyar küçük canlının oluşturduğu bir organdır. Bu canlılardan bir kısmı gözden gelen mesajları yorumlayarak, birbirleri ile koordinasyon halinde görme olayını gerçekleştirirler.

 Görme gerçekleşirken bir saniyede meydana gelen işlem sayısı şu an mevcut hiçbir bilgisayarın yapamayacağı kadar yüksektir. Bu kadar hızlı olmasının yanı sıra görmenin en şaşırtıcı ve mucizevi yanı ağ tabakaya düşen ters görüntünün beynin optik merkezinde düzeltilmesidir.

 Burada çok kısaca özetlediğimiz görme işleminin aslında çok daha karmaşık detayları vardır. Bütün bunları hücrelerin kendi kendilerine yapamayacakları açıktır. Gözün içinde bu son derece iyi hesaplanmış sistemi yaratan ise Yüce Allah (c.c.)’ımızdır.

 Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِي الأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لاَيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ

“Yeryüzünde muhtelif renklerde yarattığı şeyleri de hep sizin istifadenize vermiştir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır.”[69]

 Allah-u Teala (c.c.)’nın böyle acaib işleri sonsuzdur. Bu insanlar, bu hayvanlar, bu bitkiler, bu sema, bu yeryüzü ve tüm bunların garib bilimleri ve tüm canlı varlıkların mütenasib azalarının yaradılışı hakkında ne dersiniz? Onları kendilerimi yarattı? Tüm bunlar kendi kendine mi oldu sizce? Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلاَ تُصَدِّقُونَ

“Sizi biz yarattık! Hala tasdik etmeyecek misiniz?”[70]

 Yalnız bütün bu teknik ayrıntılar okunurken unutulmaması gereken, bu olağanüstü özelliklere sahip olmak için hiçbir şey yapmamış olmanızdır.

Yine unutulmaması gereken, bu kusursuz sistemin anne karnındaki tek bir hücrenin bölünmesi sonucunda meydana gelmiş olması ve anlatılan bütün olayların siz bu yazıyı okurken de sizin kontrolünüz dışında süratle devam etmesidir. Detaylara inildikçe, böyle bir sistemin tesadüfen, kendisini yaratan bir akıl ve güç olmadan, kendi kendine oluşmasının imkansızlığını her insan hemen kavrar.

Bu apaçık deliller karşısında gerçekleri gören kimselerin vicdanları kabul ettiği halde inkara sapmalarının psikolojisi bir ayette şöyle açıklanmaktadır;

فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ آيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ (13) وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ

“Ayetlerimiz (delillerimiz, mucizelerimiz) onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki:”Bu, apaçık olan bir büyüdür. Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.”[71]

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’in bir çok yerlerinde tefekkürü, i’tibarı (ibret alıp uyanık olmayı) biz kullarına emretmiştir.

* Umulur ki düşünür, gerçekleri anlarsınız.[72]

* Deki: kör ile gören bir olur mu? Siz hiç düşünmezmisiniz?[73]

* Buhariu kıssayı anlat umulur ki düşünür ibret alırlar.[74]

* İşte iyi düşünecek kavimler için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.[75]

* Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.[76]

* Umulur ki düşünüp anlarlar.[77]

* Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.[78]

* Göklerde ve yerde ne varsa hepsini size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen topluluk için bir takım ibretler vardır.[79]

  * İsa (a.s.)’a “Ey Ruhullah! Yeryüzünde senin gibisi var mı?” diye sorduklarında “Evet vardır, bütün sözleri zikir, sükutu fikir ve bütün nazarı (bakışı) ibretle olan kimse benim gibidir.” dedi.

* Resulüllah (s.a.v.) buyurdu ki: “Gözlerinize ibadetlerden pay verin.” O nasıl olur? Ya Resulallah (s.a.v.) dediler. Buyurdu ki: ”Kur’an-ı Mushaf’tan okumakla, tefekkür etmekle ve hayret verici hallerinden ibret almakla.”[80]

Dinim için Allah-u Teala (c.c.) bana yeter

Mühim işlerim için Allah-u Teala (c.c.) bana yeter

Bana karşı azanlar için Allah-u Teala (c.c.) bana yeter

Beni kıskananlar için Allah-u Teala (c.c.) bana yeter

Bana kötü hile yapanlar için Allah-u Teala (c.c.) bana yeter. [81]

Allah (c.c.) cümlemizi ibret alıp, tefekkür eden kullarından eylesin. (Amin)

 

NUR SURESİNİN TAKDİMİ

  Medine-i Münevvere’de Haşr suresinden sonra nazil olmuştur.[82] 64 ayettir. İçinde ilahi nur parıltıları ve nur şuaları bulunduğu için bu sureye “ Nur Suresi ” adı verilmiştir. Bu ilahi nurlar, hükümler, ahlak ve erdemlik vasıflarıdır.[83]

  Merhum Ömer Nasuhi Efendi ise tefsirinde şöyle der:

“ Bu suredeki dört ayet-i kerime bütün kainatı ilahi bir nurun ziyaları (aydınlığı) içinde bıraktığını, tüm mahlukata o kudsi nurun bahş(zindelik veren) olduğunu pek beliğ (kafi derecede) latif bir harici bir misal ile enzar-ı intibaha (hakikati ve hakkı anlayıp, yanlıştan fenadan dönmeyi haber verdiği, uyardığı) için bu nuraniyet arttıran sureye “Sure-i Nur” ünvanı verilmiştir”.[84]

  Surenin 35. ayet-i kerimesindeki “Nur” lafzı Allah-u Teala (c.c.)’nın zatı ile birlikte zikredilmektedir.

Allah semaların ve yerlerin nurudur.”[85]

Bu sure-i celilede nur, kalplerde ve ruhlardaki belirtileriyle zikredilmektedir. Sure, bu belirtilerin meydana getirdiği edep ve ahlak temellerine oturtulmuştur. Bunlar kalbi ve hayatı aydınlatan ruhi, ailevi ve içtimai ahlaklardır. Bu belirtiler cihanşumül nura bağlanmaktadır. Bunlar ruhlardaki nur, kalplerdeki aydınlık ve vicdanlardaki berraklıktır. Hepsi de bu büyük nurun ziyasıdır.

  Bu sure-i celilenin ihtiva ettiği cezaları ve mükellefiyetleri, edep ve ahlakı kuvvetli ve kesin bir şekilde tespitle söze başlar.

 

سُورَةٌ أَنزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا وَأَنزَلْنَا فِيهَا آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

(Bu) bizim indirdiğimiz ve ( emirlerine uymayı) farz kıldığımız bir suredir. Biz onda açık bir takım deliller indirdik. Olurki; beller tutarsınız.” [86]

  Bu müstesna başlangıç Kur’an’ın ahlak unsuruna hayatta ne kadar önem verdiğine ve bu unsurun İslam akidesi ve onun hayat anlayışında ne kadar derin ve asil bir yer tuttuğuna delalet etmektedir. Bütün sure terbiye miğferi etrafında dönmektedir. Bu terbiyede ağır cezalar verecek kadar sertleşirken, Allah (c.c.)’ın nuru ve kainatın her yanına dağılmış olan ayetleri ile de kalbe ulaşan müşfik (merhametli, acıyan) okşamalar kadar yumuşar. Sertlikte de, yumuşaklıkta da hedef bir:"Vicdanları terbiye etmek, duyguları işler hale getirmek, bundan sonra da hayatın ahlak ölçülerini billurlaştırıp Allah (c.c.)’ın nuru ile birleşecek kadar ulvileştirmek.” Gaye budur.

  Fert, aile, toplum ve idare ahlakı bunların hepsi birbirine bağlıdır. Bunlar yalnız Allah (c.c.)’a imandan doğduğundan hepside sadece Allah (c.c.)’ın nuruna bağlıdır. Bu terbiye aslında nur, berraklık, aydınlık ve nezahettir.[87]

SURENİN İHTİVA ETTİĞİ HÜKÜMLER VE KONULAR

Surenin büyük bir kısmı kadın-erkek ilişkileri ile ve bu ilişkiler çevresinde üretilmesi gereken bir takım ahlaki kurallarla ilgilidir.[88]

  Müslümanları gerek şahsi, gerekse içtimai hayatlarının tanzimine, gelişmesine ait umumi ve hususi hükümlerde beyan edilmektedir.[89]

  Bu sure-i celilenin başlıca muhteviyatı şunlardır:

1- Cemiyet-i İslamiye’nin nezih bir hayat içinde yaşamalarını temin edecek bir kısım ahkami cezaiye;

2- İslam cemiyetlerinin inkişafa nail olacaklarına, bu cemiyetler arasında ahlaka, nezahate muhalefet edenlerin hallerini islaha ne suretle çalışacağı.

3- İffet ile nezahet-i ahlakiye ile muttasıf muhadderat-ı islamiye hakkında hürmete münafi, şereflerini ihale müessir olacak vahiy, hainane sözlerden, isnatlardan kaçınmanın lüzumu.

4- İslamiyetin bütün afakı tenvir edecek bir nuri ilahi olduğu bu kudsi nurun daima beşeriyet alemine ziyafeşan olup asla sönmeyeceğini tebşir.

5- İçtimai hayatın nezahate, itilaya nailiyetini temin için ne suretle hareket edileceğini emir ve tavsiye.

6- Nimet-i imandan mahrum olanların pek karanlık vaziyetlerini tasvir ve onları uyandırmak için en kuvvetli hüccetleri, irat, alametleri beyan.

7- Mü’minlerin Peygamber-i Zi’şanımıza (s.a.v.) karşı alacakları hürmetkarane vaziyetlerin ve adab-ı İslamiye’ye riayetin lüzumuna emr ve işaret.[90]

  Surenin konusunu kendi asıl mihveri (merkezi) çevresinde beş bölümde cereyan etmektedir        de diyebiliriz.

Birincisi, surenin başlangıcı kesin bir ilanı ihtiva eder. Daha sonra, zinanın kötü bir fiil olduğu ve bu fiilin cezası belirtiliyor. Zina edenler İslamdan uzak ve İslamda onlardan uzaktır. Bundan sonra zina isnadının cezası ve bu husustaki sert davranışın sebebi beyan edilmekte. Karı kocayı birbirlerine lanet ettirerek birbirlerinden ayırmakla beraber kocaların bu cezadan ayrı tutulmaları beyan ediliyor.

Hz. Aişe (r. a) ye yapılan iftira olayı ve bunun kıssasından sonra bu bölüm kötü erkeklerle, kötü kadınları ve iyi erkeklerle de iyi kadınları eşleyerek her iki zümereyi birbirine bağlayan bağları beyanla son bulmaktadır.

  İkincisi, bu kötü fiili önleyici vesileleri ve insanları baştan çıkarıp aldatan sebeplerden uzaklaştırmayı ele alır. Bunun içinde, önce ev adabı, ev halkından izin isteme, harama bakmaktan sakınma ve mahrem olanlardan kaçınmayı emirle söze başlar. Bekarları evlendirmeyi teşvik eder ve genç kızları zinaya teşvikten men eder.

Bütün bunlar, vicdan ve duygu alemindeki nezehet ve iffeti teminat altına alan önleyici sebeplerdir. Yine aynı sebepler, baştan çıkarma ve saptırma amirlerine karşı mukavemet etmekte olan iffetli kişilerin hayvani temayüllerini kamçılayarak sinirlerini yoran amilleride ber taraf eden sebeplerdir.

  Üçüncüsü, surenin ihtiva ettiği adap demetini ele alarak bunları Allah (c.c.)’ın nuruna bağlamaktadır. Nurlanmış ve tertemiz Allah (c.c.) evlerini ma’mur kılan paklıklardan söz etmektedir. Mukabil yönde ise inkar edenler ve onların amelleri vardır. Sahte parıltıdan ibaret olan serap gibi veyahutta kat kat karanlıklar gibidir. Daha sonra kainattaki ilahi nurun füyuzatı açıklanıyor.

Bu füyuzat, bütün mahlukatın Allah (c.c.)’ı tesbih etmesinde, bulutların hareketinde gece ve gündüzün birbirini takip etmesinde, her hayvanın sudan yaratılmasında ve kainat sayfalarında müşahede edildiği gibi, biçim ve görevlerinin, tür ve cinslerinin ayrı ayrı olmasında tecelli etmektedir.

  Dördüncü, münafıkların, hüküm ve itaatte Rasulullah (s.a.v)’a gösterilmesi gereken edebe aykırı davranmalarından söz eder. Mü’minlerin ise halisane edep ve itaatlerini tasvir eder. Bunun üzerine onlara yeryüzünde Allah (c.c.)’ın halifeliğini, dinde sebatı ve kafirlere karşıda zaferi vaad eder.

  Beşincisi ise, bundan sonra evlere girip çıkmada izin alma adabı, hısım ve dostlar arasında yapılan ailevi ziyafet adabı, başkanı ve terbiyecisi Rasulullah (s.a.v) ile birlikte bir tek aile olan İslam toplumu adabı beyan edilmektedir.

  Sure-i Celile, semavat ve yerdeki her şeyin Allah (c.c.)’a ait olduğunu ve onun, insanların gizli aşikar her hallerine vakıf olduğunu ve dönüşlerinin ona olduğunu ve hesaplarının da Allah (c.c.)’ın haklarındaki bilgisine göre görüleceğini bildirmekle son bulur.[91]

   Hz. Ömer (r.a.)’in Kufe’lilere mektup yazarak: “Kadınlarınıza Nur Suresini öğretin.” demesi boşuna değildir.[92]

 

 

 

 

 

 

 

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

( Ey Habibim!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için daha temizdir. Şüphesiz ki Allah, onların bütün yaptıklarından haberdardır.” (Nur-30)

 

AYET-İ KERİMEDEKİ TEŞRİ’İ HİKMETLER

Konumuz olan Nur Suresinin 30. Ayet-i Kerim’esi Allah (c.c.) tarafından mü’min kullarına, bakmaları haram olan şeylerden gözlerini sakınmaları için verdiği bir emirdir. Bu emre göre onlar ancak bakmaları mübah olan şeylere bakarlar, haram olan şeylerden de bakışlarını alıkoyarlar.[93]

Yine bu ayet-i kerimede Allah (c.c.) ehl-i imanı bir iffet ve nezehat (ahlak temizliği) dairesinde yaşamaya sevkediyor. İman sahibi olan erkekleri gözlerini, ve namuslarını nasıl muhafaza edeceklerine dair kendilerine büyük bir terbiye-i ictimaiyye dersi veriyor.[94]

Yine bu ayeti kerimede Allah (c.c.) mü’minlerin haramdan sakınarak, nezih bir hayat yaşamaları öğretilmektedir. Buna göre ömürlerinin büyük bir kısmını evin dışında geçen erkeklere gözlerini haramdan sakınmaları, kadınlara şehvet nazarıyla bakmamaları ve onlara saygı duymaları isteniyor ki bu, cemiyette namus ve iffete saygı demektir. Bu güzel davranış cemiyette namus, iffet ve güven doğurur. Yetişecek yeni nesillere’de güzel örnekler verilmiş olur. Kadını bir şehvet makinası olarak gören toplumlar, insanlık haysiyet ve şerefini çiğnemiş ve canavarlaşmış toplumlardır. İşte islam bu haysiyet ve şerefin korunması ilk önce erkeklerden istenmektedir.[95]

Allah (c.c.) şehvetlerin her an tahrik edilmediği temiz bir toplum kurmayı gaye edinir. Kasıtlı bir bakış teşvik edici bir davranış, tahrik edici bir süsleniş ve sanki çıplak bir vücut, bütün bunlar , bu çılgın, hayvani arzuyu kamçılamakta, sinir ve iradenin dizginini elden çıkarmaktan başka hiçbir şey yapmaz. Bakış arzu uyandırır. hareket tahrik eder, gülüş ve şakalaşma teşvik eder. Bu meyili ima eden konuşmadaki vurgu bu arzuyu kışkırtır. En emin yol bu kışkırtma amillerini, bu temayülleri kendi tabii sınırları içinde kalacak şekilde azaltmak ve sonrada onu tabii verilerle tatmin etmektir.

İşte islamın bu yolda seçtiği metod budur. Bu ayet-i celilede de her iki taraftan vaki olan tahrik etme, meyletme ve fitne imkanlarını azaltmaya ve önlemeye örnekler vardır.[96]

Harama bakmak beşeri arzuların elçisi, fuhşun öncüsüdür. Bu hususta şair çok güzel söylemiştir.” Bütün ahlaksızlığın kaynağı harama bakmaktır.”

Nitekim dağlar küçük taşlardan oluştuğu gibi, alevlerde küçük kıvılcımların birikmesinden meydana gelir. İşte bunun içindir ki Allah (c.c.) mü’min erkeklere harama bakmalarını yasaklamıştır.[97]

 

AYET-İ KERİME’NİN NÜZUL SEBEBİ

İbni Mezdevi, Ali (r. a)’ten şöyle rivayet etmiştir: “Resulullah (s.a.v) zamanında Medine sokaklarında dolaşan bir kadınla bir erkek karşılaştıklarında bakışmışlar. Şeytan bu bakışlardan istifade ederek onların bakışlarını birbirlerini beğenmeye çevirmiş. Adam bir yandan yürüyor, bir yandan da kadına bakıyormuş. Başı hep kadından tarafa çevrili olduğu için önüne çıkan bir duvara çarpmış ve burnu kanamış. Bunun üzerine “Allah (c.c.)’a yemin ederim ki gidip Resulullah (s.a.v)’a durumu anlatıncaya kadar burnumun kanını yıkamayacağım.” diye yemin etmiş. Resulullah (s.a.v)’ın yanına gelerek hadiseyi anlattı. Resulullah (s.a.v), ”Burnunun duvara çarparak kanaması günahının cezasıdır.” buyurdu. Bunun üzerine “ Mümin erkeklere söyle:Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar. . .” ayeti nazil oldu.[98]

 

AYET-İ KERİMENİN LAFZİ TAHLİLİ

Söyle, deki (Ya Muhammed)

Kuran-ı Kerim’de : Dedi, söyledi 529 defa

Dediler, söylediler 332 defa

Deki, söyle 334 defa geçmektedir.[99]

Mü’minlere yani (Mü’min erkeklere)

Lugatta:(bakışlarını, gözlerini, sesini alçaltmak, indirmek)[100]

Gad kökünden gelen bir fiildir. Gad: Kirpiği kirpik üzerine koymaya denir.[101]

Savi Tefsiri: ‘yu diye açıkldı. [102] ise lugatta: alçaltmak, azaltmak, küçültmek, indirmek gibi manalara gelir.[103]

 Bu ‘nun aslı “göz kapağını üst üste getirmektir.”[104]

 Bu ‘ya “sakınsınlar, indirsinler, kapasınlar.” manaları verilmiştir.[105]

 Bu ‘yu diye de açıklandı. ise lugat’ta: “yarıya indirmek, alt, üst etmek” gibi manaları vardır.[106]

Nesefi, Keşşaf, Beyzavi Tefsiri : lafzına “teb’iziyye” içindir der.[107]

Celaleyn Tefsiri ve İmam-ı Ahfeş : lafzına “zaiddir” der.[108]

İmam-ı Sibeveyh : lafzına “zaid” demekten kaçındı.[109]

Ebul Beka : lafzına “cinsi beyan” içindir der.[110]

İbn-i Atiyye ve Ebu Hayyan : lafzına “ibtida-i gaye” içindir der. [111]

Hulasat-ül Beyan Tefsiri : lafzı “ba’za” delalet eder demiştir.[112]

  Fahreddin Razi ise;Allah (c.c.)’ın kitabında zaid bir harf vardır demekten sakınmak gerekir diyor. Çünkü kişinin bu zaiddir demesi okuyanın zihnini manasız birşeye götürür. Allah (c.c.) Kelamında manasız bir şey kullanmaktan münezzehtir.[113]

Şayet sen şöyle bir soru sorarsan. Bu lafzı ‘e dahil oldu da, Niçin ‘e dahil olmadı. Bunun hikmeti nedir? dersen. Cevap olarak ben derim ki; Bakma işinin, fercleri koruma işinden daha geniş olmasına işaret ve delalet içindir. Görmezmisin ki; Mahremlerinin saçlarına, sadırlarına, pazularına, bilek inciğine, ayaklarına, aynı şekilde kendinden görülen azalarına, aynı şekilde satışa sunulmuş (arzolunmuş) cariyelere bakmakta bir beis yoktur. Halbuki ferci koruma işi ise daha dardır.[114]

Şer’an bakması helal olan haremine ve cariyesine bakmak caiz olduğuna işaret için Allah (c.c.) bu ayette ba’za delalet eden lafzıyla irad buyurmuştur. Çünkü gözün göreceği ikidir. 1) Görmesi helal olan 2) Görmesi haram olandır.

Ayetteki men’den (yasaktan) maksat, muherremata (haramlara) nazardan men olunduğundan baz manasını müfid (ifade eden) olan kelimesi varid olmuştur. Amma setri lazım olan mahalli ma’hudesini (sözü geçen) muhafaza bieyyi (her halükarda) halin lazım olup o mahal için asla müsaade olmadığına işaret için o mahalli muhafazada baz’a delalet yoktur. Çünkü göze bazı mahallerde bakmaya müsaade vardır.[115]

 

 onlar gözlerini

 lugatta (birşeyi) korumak, muhafaza etmek, (birşeyi) himaye etmek manalarına gelir.[116]

 

 onları ırzlarını[117], avret mahallerini[118], mahrem yerlerini[119], edep yerlerini[120]

 Fürüc: Fercin cem’idir. Ferc asıl manasında iki şey arasında açıklık demektir. Bu suretle gerek erkek gerek dişi insanın bacakları arasındaki açıklığa da hakikat olarak ıtlak olunur ki lisanımızda “apış arası” denir ve bu tabir ile avret mahallinden kinaye edilir ki, Kuran-ı Kerim’de bu mana ile varid (gelmiş) olmuş ve onun için erkeğe de dişiye de muzaf (izafe) kılınmıştır.[121]

  İşte şu, işte bu

 Daha saf, daha arı, daha doğru, daha uygun, daha münasib, daha iyi[122], daha temiz[123], çok temizliktir[124]. Teharettte ziyadelik[125]

 Onlar için

 Şüphe yokki Allah, muhakkak ki Allah

 Allah (c.c.)’ımızın en güzel ismi şeriflerinden biridir. Manası: Eşyanın hakikatını ve gizliliklerini[126], birşeyin dış yüzünü bildiği gibi iç yüzünü de bütün derinliliği ile bilen demektir.[127]

 Ol bir şey ki

 Birşeyi yapmak, birşeyi üretmek,[128] bütün yaptıklarınız[129], ve yapar olduklarınız.[130]

 

AYET-İ KERİME’NİN TOPLU MANASI

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

(Ey Habibim) Mü’min erkeklere söyle; Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir. Şüphesiz ki Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır.[131]

 

AYET-İ KERİMENİN BEŞ BÖLÜM ÜZERİNE TAHLİLİ

 

1. BÖLÜM

( )

 

TEFSİR

Ya Ekreme er Resul! Hudud-u İlahiyi tasdik eden ve sana tabii olan (mü’min erkeklere sen deki;)

 

AYRINTILI AÇIKLAMA

İkinci bölüme geçmeden “Mü’minler” hakkında biraz malumat vermemiz yerinde olacaktır inşaallah.

Bildiğiniz gibi Allah (c.c.) ’ımızın en güzel isimlerinden biride ( ) El-Mü’min’dir. Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur;

وَللهِ اْلأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَائِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“En güzel isimler Allah’ındır”[132]

El-Mü’min: Emniyet verici, emin kılan.[133] Gönüllerde iman ışığı uyandıran, kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran[134] Allah (c.c.) mü’minlere dünyada ve ahirette hoşnutluk içinde bir yaşam sunar. Bu yaşam her yönüyle çok mükemmel olduğu için manevi olarakta mü’minlerin çok güçlü olmalarını sağlayacak şekildedir. Allah (c.c.) salih kullarına manevi yönden huzur, güven ve eminlik verir. Mü’minlerin dünyada zorluk içinde oldukları dönemlerde onları destekler, kalplerini pekiştirir. Kendisine olan tevekkülleriyle huzurlu bir yaşam sürmelerine izin verir.[135]

Allah-u Teala (c.c.) kalplere iman bağışlayarak, şekki (şüphe) ve tereddütleri kaldırmıştır. Allah (c.c.)’ın kuluna bahşettiği en büyük ni’metlerden biridir iman. Bu sebebledirki iman sahibi bir kul daima, diye bu büyük bahşişten (ikramdan) dolayı Allah-u Teala (c.c.)’ya hamd ve sena etmelidir[136] dolayısıyla imansız ölmekten korkmalıdır.

 

İMANSIZ ÖLMENİN SEBEBLERİ

 1. Yaramaz itikadı olmak

 2. Zayıf imanlı olmak

 3. Dokuz azada doğruluktan çıkmak

 4. Günah işlemekten vazgeçmemek.

 5. İslam ni’metine karşı şükrü terk etmek

 6. İmansız gitmekten korkmamak

 7. Haksız yere zulmetmek

 8. Sünnet üzere okunan ezana icabet etmemek.

 9. Babaya ve anaya, Şeriata aykırı olmayan yerlerde itaat etmemek.

10. Çok yemin etmek.

11. Namazda tadil-i erkanı terk etmek.

12. Namazı kolay sanıp, adi bir iş gibi tutmak.

13. Şarap içmek.

14. Haksız yere müslümana eziyet etmek, üzmek, canını sıkmak, rahatsız etmek veya gönlünü kırmak.

15. Yalan yere evliyalık satmak.

16. Geçmiş ve tevbe etmiş olduğu günahları unutmak.

17. Kendini ve amelini beğenmek.

18. Amelini çok bilmek.

19. Koğuculuk etmek.

20. Hased etmek.

21. Bir adamı tecrübe etmeden hakkında iyi demek.

22. Şeriata uygun olan şeylerde üstadına (hocasına, öğretmenine ve ustasına) aykırı hareket etmek, karşı gelmek.

23. Yalan söylemekten vazgeçmemek.

24. Alimlerden kaçmak.

25. Erkeklerin ipek giymesi.

26. Bıyıklarını kitaba uydurmamak.

27. Gıybet etmekten vazgeçmemek[137]

 Şirkten korunmak için de hergün şu duayı okumalıdır;

“Ya Rabbi bilip bilmediğim ve yapmış olduğum bütün günahlardan ve şirklerden sana sığınırım ve afv-ü mağfiretimi isterim.”

Mü’min lafzı Yüce Allah (c.c.) ’ımızın en güzel isimleri arasında olduğu gibi, Kuran-ı Kerim’de 23. sure olup. Mekke’de nazil olan surenin özellikle ilk ayetlerinde kurtuluşa eren mü’minlerin ibadetlerinden, ahlaki yaşayışlarından ve nail olacakları uhrevi(ahirete ait) nimetlerden bahseden (El-Mü’minun) suresinin nazil olmasıda mü’minler için büyük bir şereftir. Cenab-ı Hak (c.c.) Mü’minun suresinde ve diğer surelerde mü’minlerin vasıflarından şöyle bahsediyor;

-Onlar ki namazlarında huşu içindedirler.

-Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.

-Onlar ki zekat (vazifelerini) yerine getirirler.

-Onlar ki iffetlerini korurlar.

-Onlar ki emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.

-Onlar ki namaza devam ederler.

-Mü’minler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen.

-Kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını arttıran

-Yalnızca Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.

-Onlar namazı dosdoğru kılan.

-Kendilerine rızık olarak verdiğimizden harcayan kimselerdir.

-Onlar Allah’ın ahdini yerine getirirler, verdikleri sözü bozmazlar.

-Onlar Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten.

-Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.

-Onlar Rablerinin rızasını isteyerek sabreden,

-Kötülüğü iyilikle savan.

-Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar.

-Kızdıkları zamanda kusurları bağışlarlar.

-Onlar Rablerinin da’vetine icab ederler.

-Onların işleri aralarında istişare (danışma) iledir.

-Onlar bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zamanda birbirlerine yardım ederler.

-Onlar mallarında, isteyene ve mahrum kalmışa belli bir hak tanırlar.

-Onlar ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inanırlar.

-Onlar Rablerinin azabından korkarlar.

-Onlar mahrem yerlerini korurlar.

-Onlar şahitliklerini (dosdoğru) yaparlar.

-Onlar Allah yolunda cihad ederler.

-Onlar hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar.

Allah’ımızın (c.c.) bu zikrolunan güzel vasıflarla vasıflanmayı cümlemize nasib etsin. (Amin)

 

2. BÖLÜM

 

( )

 

TEFSİR

 Gözlerini indirsinler, sakınsınlar, kapasınlar, kendisine bakmaları helal olmayan şeylere bakmaktan.[138] Hoşlarına giden ama bakmaktan men olundukları şeylere bakmaktan.[139] Bakılması yasak olan bir şeye bakmayarak yere bakmaktır.[140] Gözlerini kapasınlar’dan maksad:Haram olan şeylere kapasınlar Helal olan şeylere bakmakla yetinsinler.[141]

 Mahremlerinin (evlenilmesi haram olan) dışındaki, namahremlere (nikahı haram olmayan) bakmaktan gözlerini men etsinler. Muhakkak ki yasak olan bakış kalbe şehvet (tohumu) eker. Şehvet insanın başına çok hüzünler getirir.

 Erkeklerin gözlerini bakılmasını yasak olandan çevirmeleri, onlar için ruhi bir edeb;yüzdeki ve vücuttaki güzellik ve fitne yerlerine bakma arzusunu yenme çabasıdır. Ayrıca bu fitne ve yoldan çıkmaya açılan ilk pencereyi kapatmaktır, zehirli oku hedefine ulaştırmamak için ameli bir çabadır.[142]

 Seleften (önceki alimler) bazı kimselerin söylediği gibi bakış;kalbin fesadını çağrıştırır. Çünkü bakış kalbe atılan zehirli bir oktur.[143] Malum:Göz, kalbin penceresidir.

 

BEYT

 

 Nice bakış vardır ki; o bakış sahibinin kalbini öldürür (viran eder).

   Yaysız okun öldürdüğü gibi.[144]

 Onlar daima gözlerini harama kapasınlar ki gözleri harama isabetle fitneye düçar olmasınlar. Binaenaleyh, gittikleri yollarda gözlerini önlerinden ayırmasınlar ki şehavet-i nefsaniyelerinin şerrinden emin olsunlar.[145]

 Gerek hariçte gerek dahilde ve gerek başkalarının evlerine girerken , çıkarken, otururken, kalkarken gözlerini dikmesinler harama bakmaktan ayıp bir şey görmekten sakınsınlar.

 Sofiyyeden Şibli (k.s.) ( )’ne demektir? diye sormuşlar. Demiştir ki;Baş gözlerini haramlardan, kalb gözlerini masivallahtan (dünya ile alakalı şeyler) çeksinler.[146]

 

AYRINTILI AÇIKLAMA

Cerir (r.a.) der ki:Peygamberimize (s.a.v.) ani ve kasıtsız bakışın hükmünü sordum. Bana “gözünü başka tarafa çevir” buyurdu.[147] (Müslim)

 

Allah Resulu (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.)’ye şöyle buyurmuştur:

- Ey Ali (r.a.) Bakmanın peşinden ikinci bir bakmayı ekleme. Birinci bakış senin içindir ama sonuncusu senin lehine değildir.[148]

Gerçekten harama bakmak insanın kalbine şehvet tohumları eker. Şehvani bir arzuyu gayri meşru bir şekilde tatmin etmek insanın uzun zaman acı çekmesine sebeb olur. Şayet gözleri kasıtsız olarak haram bir şeye değerse, hemen başlarını çevirsinler, bakmaya devam etmesinler. Zira Allah-u Teala (c.c.) insanların her halini murakabe (gözetlemek) eder. Her şeylerinede muttalidir (haberdardır), hiçbir şey O’ndan gizli değildir.[149]

Allah-u Teala (c.c.) şöyle buyuruyor;

يَعْلَمُ خَائِنَةَ الأَعْيُنْ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ

“Allah gözlerin hain bakışını da, kalblerin gizlediğinide bilir”.[150]

Yine Allah-u Teala (c.c.) şöyle buyuruyor;

إِنَّ اللهَ لاَ يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاءِ

“Şüphesiz ki Allah’a yerde ve gökte hiçbir şey gizli kalmaz. “[151]

Allah (c.c.) ilminin, iradesinin, kudretinin, görüp bilmesinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. İnsanın ilahi kontrol ve murakabeden uzak kaldığı bir an bile mevcut değildir. O her şeyi görüp gözetiyor. Allah-u Teala (c.c.) şöyle buyuruyor;

لاَ يَحِلُّ لَكَ النِّسَاءُ مِنْ بَعْدُ وَلاَ أَنْ تَبَدَّلَ بِهِنَّ مِنْ أَزْوَاجٍ وَلَوْ أَعْجَبَكَ حُسْنُهُنَّ إِلاَّ مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ وَكَانَ اللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ رَقِيبًا

“Allah herşeye gözcü bulunuyor”[152]

Bu sebeble kendisinin devamlı Yaradan’ın kontrolünde olduğuna inanan bir insan harama bakamaz, kötülük yapamaz. Yüce Allah (c.c.)’ımızın Kuran-ı Kerim’de yasak ettiği tüm haramlardan (kumar, içki, faiz, rüşvet, zina) ictinab (sakınır) eder.[153]

 Yüce Allah (c.c.) ’ımızın en güzel ismi şeriflerden biride ER-RAKİB’dir.

 ER-RAKİB: Bütün varlıklar üzerinde gözcü olan, bütün işler kontrolü altında bulunan. Her şeyi görüb, gözeten demektir. Allah (c.c.) yoktan yarattığı tüm varlıkları karuyup gözetendir. Uzayın derinliklerindeki, yıldızlar, galasiler ve tüm sistemlerden dünyayı kuşatan atmosferdeki olaylara, insan bedenindeki kompleks ve karmaşık sistemlerden mikro(küçük)ve makro (büyük) kozmoza(kainat) gözle göremediğimiz tüm boyutlara kadar;insanın çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceği hücre içindeki ayrıntılara vücut içindeki trilyonlarca hücre son derece uyumlu bir şekilde hareket ederken, zerreden, kürreye hubbeden, kubbeye her şeyi her an kontrol eden, gözetleyen, şahid olan, denetleyen ALLAH’dır.[154] Yüce Allah (c.c.)’ımız şöyle buyuruyor;

إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

“ Şüphesiz Allah üzerinizde gözcü bulunuyor.”[155]

Durup birazcık düşünmemiz gerekmiyormu?Bir yerde bir eser varsa eserin sahibide vardır. Bir yerde sanat varsa sanatkarıda vardır. Bir yerde plan program, düzen varsa onu düzenleyen, programlayan, gözetleyen biri olacaktır muhakkak.

 İnsanın her bir hücresinde 2000 kadar kimyevi labaratuvarın faaliyetini gerçekleştirip gözeten.

 Usanmadan, bıkmadan, fedakarca çalışan 1, 5-2 kg ağırlığındaki karaciğerimize 400 yüzden fazla görev yükleyip , gözeten.

Bizlere burnumuzun tavanında 5cm2 kadar yer tutan koku alma organı sayesinde 10.000’e (on bin)kadar değişik kokuyu almamızı sağlayıp düzene koyan.

Beynimizde 14 milyar hücreyi yaratıp, yön veren, kontrol eden.

Galaksilerin içinde 200-300 milyar yıldızı yaratıp, herhangi bir çarpışma, çatışma ve kargaşa olmadan yönlendiren ve görüp gözeten.

Dünyamızın küçük bir uydusu olan Ay’ın birbirinden farklı 1500 harekete sahip kılan ve tedbir eden.

Dünyamızdan milyarlarca, hatta güneşimizden binlerce , milyarlarca defa daha büyük yıldızları aynı anda hep birden belli bir hızla, belli yörüngede düşmeden, yollarını şaşırmadan, birbirlerine çarpmadan, süratle yol aldıran, yakıtsız, gürültüsüz hareket ettiren, söndürmeden yandıran, kusursuz yaratan ve gözetleyen.

Yalnız ve yalnız tüm mahlukatı yoktan var eden, yerlerin, göklerin ve içindekilerin sahibi ALLAH (c.c.)’tır.

 Bir ressamın resmini hayranlık içinde, bir heykeltraşın heykelini takdir duyguları içerisinde anmaktan kendini alamayan insanoğlu her an, her saniye varlık dünyasında boy gösteren sayısız yaratıkların keşfe açık nice sırlarla birlikte geldiğini görünce, daha da büyük bir hayret ve takdir duymaktan kurtulamayacak ve onların sanatkarına karşı sonsuz bir hürmet ve minnet duygusuyla dolup taşarak.[156]

 “Allah’ı (c.c.) noksan sıfatlardan tenzih ve O’na hamd ederim. Şanı büyük Allah (c.c.)’ı tesbih ederim” diyecektir.[157]

 Ebu Saidül-Hudri’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber’imiz (s.a.v.) sahabilere “sakın yollarda oturmayınız” buyurmuştur. Sahabiler “bundan kaçınmamız mümkün değil;çünkü oralarda konuşuyoruz”dediler. Bunun üzerine Peygamber’imiz (s.a.v.) kendilerine “madem ki, yollar üzerinde oturmaktan vazgeçmiyor sunuz; O halde yolun hakkını veriniz” buyurdu. Sahabiler “Ya Resulullah, yolun hakkı nedir?” diye sordular. Peygamber’imiz (s.a.v.);

 -“Gözü harama bakmaktan alıkoymak

 - Gelip-geçenleri rahatsız eden maddeleri kaldırıp atmak

 - Selamlaşmak

 - İyiyi emrederek, kötülükten sakındırmak.” buyurmuştur.[158] (Buhari, Müslim)

Ebu Talha Zeyd b. Sehl (r.a.) der ki:Bizler evlerin avlularında oturup konuşurduk. Bir gün Peygamber’imiz (s.a.v.) üzerimize gelerek karşımıza dikildi ve bize “niye yollar üzerinde oturuyorsunuz?” buyurdu. Kendisine “oturmamızın amacı mahzurlu değidir;fikir alış-verişinde bulunmak için oturuyoruz”dedik. Bunun üzerine bize şöyle buyurdu: “İlla oturacaksanız o zaman yolun hakkını veriniz:Yolun hakkı şunlardır:

 1- Gözü harama bakmaktan alıkoymak

 2- Selamlaşmak

 3- Güzel şeyler konuşmak”[159]

 Ebu Ümame’den rivayetine göre;o, Allah Rasulü (s.a.v.)’i şöyle buyururken işitmiş; -Şu altı şeyde bana güvence veriniz ben de sizin için cennete kefil olayım.

 1) Biriniz konuştuğu zaman yalan söylemesin.

 2) Kendisine bir emanet verildiğinde ihanet etmesin.

 3) Bir şey va’d ettiğinde sözünden dönmesin.

 4) Gözlerinizi sakının.

 5) Ellerinizi (haramdan) alıkoyun.

 6) Mahrem yerlerinizi koruyun.[160]

 Gönül ehl-i olup, Hasan’ı Basri (r.a.)’nin şakirdi (talebe) olan sofi tabakasından Utbe b. Gulam (k.s.) var idi. Tevbe etmesinin sebebi şu idi:

 İlk zamanlarda bir kadına bakıyordu. O yüzden gönlünde bir zulmet peyda oldu, sevdaya düştü durum o kadına haber verilince;

 -Benim neremi görmüş? diye sordu.

 -Gözünü, dediler. Kadın derhal gözünü çıkardı bir tabağa koydu. Utbe b. Gulam’ın yanına gönderdi ve;

 Baktığın şey işte bu, al ve gör! dedi. Bunun üzerine Utbe b. Gulam (k.s.) gaflet uykusundan uyandı, ve tevbe etti. Gitti Hasan’i Basri (r. a)’nin hizmetine girdi. Öyle bir mertebeye ulaşmıştı ki; -haftada birden fazla abdest haneye gidersem Kiramen Katibinden utanırım derdi.

 Yüzünün yarısı siyahlaşmış bir halde rüyada gördüler ve durumunu sordular. O’da anlattı:”Bir zamanlar üstadıma giderken yolda gördüğüm bir oğlana bakmıştım.”Hak Teala (c.c.) beni cennete götürülmemi emredince yolumuz cehenneme uğradı. Cehennemden çıkan bir yılan kendisini üzerime attı. Ve yüzümün yarısını soktu (cehennemden sıcak havasını yüzüme üfledi) ve:”Bir bakış, bir sokuş ve üfleyiş. Eğer sen bakışı (fazlalaştırırsan) bizde sokuşu arttırırız.”[161]

 

قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَاْلأَبْصَارَ وَاْلأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَا تَشْكُرُونَ

“(Resulüm) deki: Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz.”[162]

 

 Hz. Ebu Ümame (r.a.)’dan rivayet ile Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki;

 “Ya namazda saflarınızı düzeltirsiniz. Ya da yüzleriniz kara olur. Ya gözlerinize sahip olursunuz. Ya da gözleriniz dışarı uğrar. (mahşer korkusu ile veya kör olarak haşr olursunuz).”[163]

Gözleri haramdan korumak her müslüman için farz’dır. Bütün hak yolcuları için lazım olan bir ameldir. Abdülhalık Gücdüvani (k.s.) büyük velilerden öğrendiği ve bizzat tecrübe ettiği terbiye usullerini, onbir temel prensiple ortaya koymuştur. Bu usuller zikrin meyveleridir, güzel terbiyenin sonuçlarıdır, zikir ayetlerinin tesfiridir.

 Halk içinde Hak ile olma sünnetinin her devirde yaşanmasıdır. Her an yüce Allah (c.c.) ile olmanın ispatıdır.

 Bu usuller Farsça ifade edilmiştir. Arifler, kamil mürşid’ler onları bizzat yaşamışlar ve bizlere açıklamışlardır. Biz de bu usulleri ve açıklamaları onların eserlerinden özetle nakledeceğiz. Bu usuller şunlardır:

Vukuf-i Zaman: Yaşanan her anın farkında olmaktır. Hak yolcusu, her anını kontrol etmelidir. O vakit içinde kendisine gereken en hayırlı amelin ne olduğunu bilmeli ve o ameli yapmalıdır.

Vukuf-i Aded: Çektiği zikrin farkında olmak, adedi korumaktır. Hak yolcusu zikrin sayısına dikkat etmelidir. Zikri, öğretilen edebe uygun yapmalıdır.

Vukuf-i Kalb: Kalbi zikirde toplamak ve bütünüyle zikrettiği varlığa bağlanmaktır.

Nazar Ber Kadem: Gözün ayağın üzerinde olmasıdır. Hak yolcusu, yürürken devamlı önüne bakmalıdır. Hep kendi işi ile meşgul olmalıdır. Gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeyler den korumalıdır.

Huş Der Dem: Her nefes alış verişte uyanık bulunmak, gaflette olmamaktır. Hak yolcusu her nefesini Allah (c.c.) ile huzur ve uyanıklık içinde alıp vermelidir. Bütün vakitlerini bir çeşit ibadet ve taat içinde geçirmelidir.

Sefer Der Vatan: Halktan kaçıp Hakk’a gitmektir. Hak yolcusu, devamlı seyir ve sefer halindedir.”Ben Rabbime gidiciyim”(Saffat, 99) ayetiyle anlatılan durumda olmalıdır. Gidilecek yer Cennettir, aranacak şey ilahi rızadır.

Halvet Der Encümen: Halkın arasında iken Cenab-ı Hak (c.c.) ile beraber olmaktır. Buna, zahiri halk, batını hak ile olmak denir. Hak yolcusunun kalbi ilahi zikrin tadıyla dopdolu olmalı ve herşeyi zikre vesile etmelidir. Varlıklar kalbe perde yapılmamalıdır. Her şey değerine göre yerine konulmalıdır.

Yad Kerd: Murakebe dersine geldikten sonra Lailahe illallah zikriyle meşgul olmak, tevhidin manasına ulaşmak, devamlı yüce Allah (c.c.)’ı hatırda tutmak, kalp ile dilin zikrini birleştirmektir.

Baz Geşt: Dönüş demektir. Bununla anlatılmak istenen;”Nefy-u ispat”yani Lailahe İllallah zikrini çekerken, nefesi serbest bırakma anında, bütün hayalini şu cümlenin manasında toplamaktır:”İlahi ente maksudi ve rızake matlubi”

Nigah Daşt:Hak yolcusu zikir esnasında kalbine sahip olmalıdır. Zikir esnasında nefy-u isbatın manasını düşünmeli, kalbini nefsani düşünce ve endişelerden korumalıdır.

 Yad Daşt: Anmak, hiç unutmamak devamlı zikretmektir. Hak yolcusu her an ve mekanda zevk yoluyla Cenab-ı Hak (c.c.) ile beraber olmalıdır. İlahi huzur ve neşeden hiç ayrılmamalıdır. Bütün eşyada ilahi tecellileri müşahede ile kalbini uyanık tutmalıdır.

 Bütün bu anlatılanlar, salih mü’minlerin vasıflarıdır. Onlar, yaşanmış ve ehlince yaşanmaya devam edilen hallerdir. Bir mü’min için yüce Allah (c.c.)’ı zikirden ve hayatın her safhasında O’nunla beraber olduğunu farketmekten daha kıymetli, daha tatlı, daha karlı hangi iş vardır?

 O halde, neticesi ebedi nimetler olan bu güzel hali elde etmenin yoluna düşmeli, bu yolun esaslarını bilmeli ve yaşamalıyız.[164]

 Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki:”Herkese bir zina payı yazılmıştır;kesin olarak herkes bu paya kavuşur. Gözlerin zinası bakmaktır, Kulakların zinası duymaktır, Dilin zinası konuşmaktır, Elin zinası tutmaktır. Ayağın zinası adım atmaktır. Kalb arzular ve diler, avret yeri ona ya uyar veya arzusuna karşı çıkar.”[165]

 Zünnün-i Mısri (hz.) şöyle buyuruyor:”Her organın bir tevbesi vardır. Kalbin tevbesi haran olan arzulara niyetlenmekten vazgeçmesidir, gözün tevbesi, mahremlere bakmaktan sakınmasıdır. Elin tevbesi, yasak olan şeylerden el-etek çekmesidir. Ayağın tevbesi, günah işlenen yerlere gitmemesidir. Kulağın tevbesi, boş ve asılsız sözleri dinlemekten korunmasıdır. Midenin tevbesi, haram yemekten uzak durmasıdır. Cinsiyet organının tevbesi, fuhuştan (zinadan) uzak durmasıdır.[166]

 Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor:

 

 

إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً

“Çünkü:Kulak, göz ve kalb bütün bunlar (işinden) sorulmuş olacaktır.” [167]

 Nitekim şöyle denilmiştir:Kim gözünü korursa Allah-u Teala (c.c.) O’na basiretinden bir nur bahşeder. Diğer bir rivayette ise, kalbinde bir nur bahşeder denilmiştir.[168]

 Tabarani ve Hakim’in Abdullah ibni Mesud (r.a.)’dan merfuan[169] yaptıkları rivayette Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki;

 “(Harama) bakmak iblisin zehirli oklarından biridir. Kim onu benim korkumdan terkederse, buna karşılık ona öyle bir iman veririm ki onun tadını kalbinde hisseder. “[170]

Ahmed bin Hanbel ve Beyhaki’nin Ebu Ümame (r.a.)’den rivayette Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdularki;

 “Herhangi bir müslüman bir kadının güzelliğine (tesadüfen) baktıktan sonra gözünü ondan sakınırsa Allah (c.c.) onda öyle bir ibadet vücuda getirir ki onun tatlılığını kalbinde hisseder.”[171]

 Bununla beraber gözlerini harama bakmaktan sakınanlar için ise; İsfeha’ninin Ebu Hureyre (r.a.)’dan merfuan yaptığı rivayette Peygamberimiz(s.a.v.) buyurdular ki;

“Kıyamet günü bütün gözler ağlar, ancak Allah (c.c.)’ın haram kıldığı şeylerden sakınan, Allah (c.c.) yolunda uyumayan ve bir sinek başı kadar da olsa Allah (c.c.) korkusundan yaş akıtan gözler müstesna.”[172]

 Taberani’nin Muaviye bin Cüneyde (r.a.)’dan yaptığı başka bir hadisi şerifte ise Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki;

 “Üç kimse vardır ki;Kıyamet günü onların gözleri ateş gözrmeyecektir. Allah (c.c.) yolunda uyumayan göz, Allah (c.c.) korkusundan ağlayan göz, Allah (c.c.)’ın haram kıldığı şeylerden sakınan göz”[173]

 Allah-u Teala (c.c.) bu hadisi şeriflerde geçen müjdeleri ve nimetleri cümlemize nasib etsin (Amin).

 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde

 “Gözler zina ederler.”[174]  buyuruyorlar. Velev ki bu göz zinası;sizin onu gördüğünüz, fakat onun sizi görmediği (ama) bir şahıs dahi olsa yasaklanmıştır.

Şimdi şu hadis-i şerife dikkat edelim.

Ümmü Seleme (r.a.) der ki:Bir gün Resulullah’ın (s.a.v.) yanındaydım;benden başka Meymune’de vardı. Bu sırada İbni Ümmü Mektüm çıkageldi. Bu olay erkeklerden saklanmamız emredildikten sonra meydana geliyordu. Peygamber’imiz (s.a.v.) bize “İbni Ümmü Mektüm’den saklanınız” buyurdu. Kendisine “Ya Resulullah, o ama değil mi? Bizi görmez ki”dedik. Bize”Siz de mi körsünüz ki;siz onu görmüyor musunuz?”diye cevap verdi.[175] (Ebu Davud, Tirmizi)

Mustafa İsmet Garibullah büyük şeyh efendi (k.s.) hazretleri çok kıymetli bir eseri olan”Risale-i Kudsiyye isimli kitabının bir beytinde şöyle buyuruyor;

“Sakın namahreme bakma göz atma.”

“Sakın nikah düşen kendisiyle evlenmen haram olmayan kimseye bakma, göz dahi atma.”

Mahrem: Kendisine nikah düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akrabadır.

Namahrem: Şer’an evlenmeye mani akrabalığı olmayan, erkek veya kadındır.

İlla namahreme bir göz atılır. Büyük afettir, namahreme bakmak. İyi düşünseniz anlayacaksınız, bu bakmaktan bir şey çıkmaz, on para etmez, lakin fikirsizlik, sarhoşluk, insanı gaflette bırakıyor. Şöyle bir söz vardır:

“Kim gözüne sahip olmazsa, kalbi onun yanında değildir.”

Göze yakın olan gönüle yakın olur. Gözümüze eğer rabıta yakınsa gönlümüze rabıta yakın olur. Gözümüze haramlar yakınsa gönlümüze de haramlar yakın olur. Mevla Teala (c.c.) muhafaza etsin. (Amin)

“Budur redde sebeb, gaflette yatma.”

“(Namahreme bakmak) kovulmaya sebebtir. Gaflette yatma.”

 Namahreme bakmakta, gafletle yatmakta öyledir. İkisini terketmeye gayret edelim.

“Dahi münkirleri esrara katma.”

“(Tarikatı) inkar edenleri sırlara katma.”inkar edicilere tarikat sırlarını anlatmak ahmaklıktır. “

Münkir: Bu yolu inkar edenler ki, bunları sırlara katmamalı.

“Dahi mü’minleri buhtanla satma.

”Ve dahi mü’minleri iftira ile satma.”

Buhtan:İftira demektir.

“Edeptir yol asıl Hakk’a gidelim,

 Cemali ba kemale seyr idelim.”[176]

Asıl yol edeptir Hakk’a gidelim, Cemali ba kemale seyr edelim.

EDEB: İnsanın içini ve dışını güzelleştirmesidir.[177] Kavlen (söz) ve fiilen (iş) insanlara lutuf (güzellik, hoşluk) ile muamele etmektir. Güzel ahlaktır. Sünnet-i Resul’e (s.a.v.) uygun hareket etmektir.[178]

Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki; “Beni Rabbim terbiye etti ve edebimi de ne güzel yaptı.”

Bu hadis-i şerifin başka bir rivayetinde ise; ”Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.”Beni Rabbim terbiye etti ve ahlakımı güzel yaptı. Sonra bana en güzel ahlakları emrederek af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir buyurdu.[179]

Yine Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: ”Ahlakınızı güzelleştiriniz.”

Cüneyd el-Bağdadi (r.h.) demiştir ki: “Kim nefsine arzularını yerine getirmede yardım ederse, onun ölümüne ortak olmuş olur. Çünkü kulluk edebe sarılmaktır. Azgınlık ise edebin kötüleşmesidir.”

Ebu Ali el-Dakkak (r.h.) demiştir ki;”Kul taatı (ibadet etmek) sayesinde cennete, taatındaki edebi sayesinde Allah-u Teala (c.c.)’ya ulaşır.”

Seriyy es-Sakati (r. h) şöyle anlatmıştır: ”Bir gece her zaman kıldığım namazları kılmış ve mihrapta şöyle bir uzanmıştım. O anda bana:Ya Seriyy! Bu şekilde meliklerle mi oturuyorsun? diye nida edildi. Hemen ayaklarımı topladım ve ”Senin izzetine yemin olsun ki! Bir daha ayaklarımı uzatmayacağım!”

Abdullah b. Mübarek (r.h.) demiştir ki: ”Kim edepleri hafife alırsa sünnetlerden mahrum bırakılarak cezalandırılır. Sünnetleri hafife alan farzlardan mahrum bırakılarak, farzlarıda hafife alanda marifetten mahrum bırakılarak cezalandırılır.”

Ebu Muhammed el-Ceriri (r.h.) demiştir ki: ”20 yıldan beridir halvette (yalnızlık, tek başına kalma) ayaklarımı uzatmadım. Çünkü Allah (c.c.)’a karşı güzel edep içinde olmak, daha güzel ve daha evladır.”

Abdurrahman bin Kasım (r.a.) diyor ki; “İmam Malik Hazretlerinin tam yirmi sene hizmetinde bulundum. Bu müddetin (18) senesini edeb, (2) senesini de ilim öğrenmekle geçirdim. Keşke hepsini edeb öğrenmekle geçirseydim.”

İbn-i Mübarek (r.h.) “Edeb hakkında insanlar çok söz söyledi. Bizde diyoruz ki edeb nefsi tanımaktır.[180]

Ebu Ali el-Dakkak (r.h.)’nın kölesi demiştir ki: ”Parlak bir oğlana bakmıştım. El-Dakkak (r.h.) beni ona bakarken gördü ve;”Seneler sonra da olsa, bunun cezasını görürsün.”dedi. Gerçekten 20 sene sonra, ezberimdeki Kuran’dan mahrum bırakılarak (o nefsani bakışımın) cezasını gördüm.”[181]

Allah-u Teala (c.c.) tüm Ümmet-i Muhammed-i Efendimizin (s.a.v.) ahlakı ile ahlaklandırsın. (Amin)

 

BAKMAYI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER

Allah-u Teala (c.c.) inanan kullarına gözlerini haramdan sakınmalarını, ancak kendisine bakmayı mubah kıldıklarına bakmalarını, gözlerini namahrem yerlerden sakınmalarını emrediyor.

Avret yerine bakmayı mubah kılan bir takım özürler vardır ki şunlardır:

 1-Zina halinde olanın aleyhinde şahidlik yapmak için avret yerine bakmak.

 2-Mahkemede hakimin, huzurunda şahidlik yapan kadına bakması.[182] Bir erkek tanıklık ettiği bir kadının yüzüne bakabilirse de diğer herhangi bir uzvuna bakamaz.[183]

 3-Hakimin hüküm verirken kadının yüzüne bakması.

 4-Doğum anında ebenin tenasül aletine bakması.[184]

 5-Bir erkek doğum konusunda şahidlik yapması gerekiyorsa ilgili kadının fercine bakabilir.

 6-Kadının süt emzirmesine şahidlik yapacak olan kimse içinde aynı cevaz sözkonusudur.

”Ebu Said İstahri şöyle der;”Bu gibi meselelerde bir erkeğin bahsedilen organlara bakması caiz değildir. Çünkü zaten zinanın mümkün olduğu kadar örtbas edilmesi menduptur (yapılması beğenilen iş).

Doğum ve süt emzirme meselelerine gelince, buralarda kadınlarında şahidliği kabul olunduğu için onlara bakmalarına gerek yoktur.[185]

 7-Bir yabancı kadın suya düşmüş veya ateş içinde kalmış olsa onu kurtarmak için kendisine bakabilir.[186]

 8-Kızın bekaretinin izale edilip edilmediğini muayene etmek için.[187]

 9-Güvenilen bir doktorun hasta olan bir kadına tedavi için bakması caizdir.

10-Bir sünnetçide, sünnet olacak kimsenin avret olan uzvuna bakabilir. Aynı şekilde kız çocuklarının sünnet edilmesi icab ederse bakabilir.

11-Bir insan alış-veriş yaptığı kadının gerektiğinde ileride tanıyabilmek düşüncesi ile onun yüzüne bakabilir.

12-Bir insan bir cariye satın almak istediği zaman onun avret olmayan kısımlarına bakabilir.

13-Bir erkek evlenmek istediği bir kadının yüz ve ellerine bakabilir.[188] Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sizden herhangi biriniz bir kadını isterse, eğer onu istemek düşüncesiyle olursa ona bakmasında bir beis yoktur.

Bakmayı mubah kılan bu ve benzeri özürlerde şehvetten korksada bakmak caizdir. Fakat şehveti kastetmek asla doğru değildir.[189]

 

GÖZÜN AFETLERİ

Şimdi de;muhtelif kitaplarda yer alan gözün afetleri ile ilgili maddeleri zikredelim.

1- Fakir ve zayıflara, biçarelere hakaret ve küçümseme gözüyle bakmak.[190] Başkasını hakir görmek, kendisini beğenmekten ve büyük görmekten ileri gelir. İnsana şer olarak, müslüman bir kardeşini tahkir etmesi kafidir, mütekebbir, tekebbür ettiği kimseden hakkı duysa bile onu kabulden imtina eder ve ona inkara hazırlanır. Bu mevzuda Allah (c.c.) ’ımızın bu buyruğu bizlere yeter, artar bile.

 

 

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِي الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ....

“Yer yüzünde haksızlıkla kibirlenenleri ayetlerimi (idraktan) çevireceğim.”[191]

Bu mevzuda bir de Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şu hadisi şerifine kulak verelim.

 Müslim ve Tirmizinin ibn-i Mesud (r.a.)’dan yaptıkları rivayete göre Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete girmeyecektir.” Bunun üzerine ashabtan biri dedi ki; Adam elbisesinin güzel olmasını, ayakkabısının güzel olmasını istiyor. (buna ne buyurursunuz)? Cenab-ı Peygamber (s.a.v.) “Allah (c.c.) güzeldir güzel (şeyleri) sever.” Kibir:Hakkı inkar insanları hakir görmektir.[192]

2- Zaruret olmaksızın ma’siyet (günah, isyan) ve münkerlere (Allah (c.c.)’ın razı olmadığı şey) bakmak.

İnsanda en mühim olan aza gönüldür. Bunun yolları göz, kulak, ağız ve birde tefekkür ile buralara akıtılan şeylerdir.[193]  Kuran-ı Kerim’de birçok yerde göz, kulak ve kalple ilgili ayet-i kerimeler mevcuttur.

 

Allah-u Teala (c.c.) şöyle buyuruyor;

وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَاْلأَبْصَارَ وَاْلأَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَا تَشْكُرُونَ

“Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Siz pek az şükrediyorsunuz.”[194]

 3- Şehap denilen gökten kayıp düşen yıldıza bakmak.

Gözlere zararlı olduğundan sakınılması gerekir. Birde vakti israf etmekle beraber görme kudretini zayıflatır. Yalnız, akan yıldıza tedkik maksadıyla bakmakta bir beis yoktur. Ancak yıldızlardan ahkam çıkarmak veya bu gibi olayları fena hadislerinin çıkacağına yorumlamak kastıyla bakmak doğru değildir.[195]

Buhari-Tirmizi, İbn-i Mace’nin ibn-i Abbas (r.a.) rivayete göre: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki;

 “İki nimet vardır ki insanların birçoğu (bu iki nimet) hususunda aldanmıştır. Bunlar, sıhhat ve boş vakittir”[196]

4-Dünyalık cihetiyle kendinden üstün olanlara özenerek bakmak.

Mü’mine yakışan dünya işlerinde kendisinden aşağısına bakmak, ahiret işlerinde ise kendisinden ileri olanlara bakıp onlarla yarış etmeye çalışmaktır.[197]

Allah-u Teala (c.c.) şöyle buyuruyor;

وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ

“Rabbinizin mağfiretine (vesile olacak hayıları yapmakta) yarış yapın.”[198]

5-Din işlerinde kendinden aşağı olanlara rağbet gözüyle bakmak.[199]

6-Namazda gözleri yummak.

 “Sizden biriniz namazda bulunduğunda gözlerini yummasın.”

Gözleri yummak:Meğer ki bir maslahata yani fayda ve felaha dayanmış ola Muhaşşi’nin beyanına göre bu konuda ki maslahat namaz kılanı huşuya engel olacak şeyi görmemek veya hariçten bakışı, alakayı keserek Gaffar olan Allah (c.c.)’ın canibine kastetmek gibi şeylerdir ki bunlardan dolayı gözleri yummak mekruh olmaz bilakis uygun olur.

Böyle bir maslahat olmayarak gözleri yummak mendub olan yere bakmayı kaybettirdiğinden bu sebeble kerahat-i tenzihiyye (helale yakın olan) olmuş olur.[200]

7-Kasd ile namahrem (yabancı) kadınlara bakmak.

8-Kasden başkasının avret yerine bakmak.

9-İki hasım (düşman) birbirine bakmamak.

Eğer hasmını mağlup etmek istersen fenalığa karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd (artmak) eder, zahiren mağlup bile olsa, kalben kin bağları adavet-i (düşmanlık) idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedamet(pişmanlık) eder, sana dost olur.[201]

Cenab-ı Hak (c.c.) şöyle buyuruyor;

وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ ...

“. . . . . Kötülüğüde, iyilikle def ederler.”[202]

10-Şahidlerin yüzüne bakmamak.

11-Kadı’nın (Hakim) şahidlere ve hasımlara bakmaması.

12-Başkasının evine izinsiz bakmaktır.[203]

Lokman Hekim (Hz.) Der Ki; Dörtbin Peygamberi tetkik ettim, onlardan şu sekiz kelimeyi seçtim.

1) Namazda iken kalbini muhafaza et.

2) İnsanların arasında iken dilini muhafaza et.

3) Sofrada iken boğazını muhafaza et.

4) Başkasının evinde iken gözünü muhafaza et.

5-6) İki şeyi unutma; Allah (c.c.) ve ölümü

7-8) İki şeyi de unut; biri başkasına yaptığın ihsandır ki; o iyiliği unut, bir de başkalarının sana yapmış olduğu kötülüğü unut.

13- Kapı aralıklarından, duvar deliklerinden veya perde arasından bakmak; aşağıda zikredeceğimiz hadis-i şerifler konumuzu ne kadar da güzel anlatıyor.

Buhari ve Müslimin Ebu Hureyre (r.a.) den merfuan yaptıkları rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki:

“Müsaadelerini almadan bir kavmin evine bakan kimsenin gözünü köreltmek onlara helaldir.”      

Başka yolla onu def etmek mümkün olmadığı zaman İmam-ı Şafii’ye (r.h.) göre bundan dolayı diyet lazım gelmez.

Yine Buhari ve Müslim, Enes Bin Malik (r.a.)’den şöyle rivayet etmişlerdir :

Tanınmayan bir adam Cenab-ı Peygamber (s.a.v.)’ın odalarından bir kısmını dolaşıp içeriye bakmıştı. Onun bu halini gören Peygamber (s.a.v.) eline sivri bir demir aldı ve o adama vurmak için adeta çare arıyordu. O manzaraya şimdi bakıyor gibiyim.

İmam-ı Ahmed’in Ebu Zer (r.a.)’dan merfuan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki :

  “Her hangi bir kimse kendisine izin verilmeden bir perdeyi aralarda içeri bakarsa gidilmesi helal olmayan bir sınıra gitmiştir. İçeriden biri onun gözüne bir şey dokundurup kör edecek olursa, gözü heder olmuştur (diyet’te lazım gelmez.) birinin kapısının önünden geçerken perde olmadığı için içeri bakarda onun ehlinin avretini görecek olursa, bakan için bir hata ve kusur yoktur, asıl hata ve günah kapı sahibine aittir.”

14-Vücud hatları belli olacak kadar ince veya bedene yapışık elbise üzerinden bakmak doğrudan doğruya bedene bakmak gibidir.[204]

Bakınız Allah Resülü (s.a.v.) ne buyuruyor:

Ümmü Seleme (r.a.)’dan şöyle rivayet edilmiştir:

“Efendimiz (s.a.v.) bir gece uykudan uyandı. Ve buyurdu ki; Sübhanallah! Bu gece fitnelerden ne acaip şeyler indirildi. Ve rahmet hazinelerinden ne acaip şeyler açıldı. Hücrelerin sahiplerini ( yani mü’minlerin annelerini) uyandırınız. Dünyada nice (içini gösterecek derecede ince elbise) giyenler, ahirette çıplaktırlar. “[205]

Tüm bunlardan sonra diyebiliriz ki; Göz afetlerinin en büyüğü kasten bir insanın avret mahalline bakmaktır.[206]

Çünkü göz kalbin anahtarıdır. Bakış fitnenin elçisi ve zinanın habercisidir.

Eski şairlerden biri şöyle demiştir;

“Bütün olayların başlangıcı bakıştır.

Zira ateşin çoğu;küçük kıvılcımdandır.”

Bugün ki şairlerden biri de şöyle diyor:

“Önce bakış, sonra tebessüm gelir, sonra selamlaşmak,

Sonra konuşmak, sonra randevu ve sonra karşılaşmak. [207]

Onun içindir ki Ayet-i Kerime’de gözün namahreme (yabancılara) bakmaktan korunulması, cinsi uzuvların zinadan korunulması üzerine takdim edilmiştir (öne geçirilmiştir). Çünkü zinaya sebep göz ile görmektir.

O, bana baktı. Ben, ona baktım. Bakıştık.

O, bana güldü. Ben, ona güldüm. Gülüştük.

O, bana işmar (göz kırpma) etti. Ben, ona işmar ettim. İşmarlaştık. [208]

 

Cenab-ı Hak (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor;

وَاللهُ أَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ لاَ تَعْلَمُونَ شَيْئًا وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَاْلأَبْصَارَ وَاْلأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“Allah. sizi analarınızın karınlarından öyle bir halde çıkardı ki, hiçbir şey bilmiyordunuz. Size kulaklar, gözler ve kalpler verdi ki, şükredesiniz.”[209]

Allah-u Teala (c.c.) cümlemizi sayılan bu gözün afetlerinden, göz zinasından, muhafaza buyursun. (Amin)

 

 

3. BÖLÜM

 

( )

 

TEFSİR

Irzlarını korusunlar.[210] Mahrem yerlerini korusunlar.[211]

Irzlarını kendileri için helal olmayan bir yaklaşmadan korusunlar.[212]

Ferclerini tamamen korusunlar (apış aralarını tamamen muhafaza edip haramdan, nazardan sakınsınlar avretlerini örtüp ırzlarını korusunlar)[213]

Avret mahallerini (kendilerine helal olmayan şeylerden) muhafaza etsinler. O mahalleri setr eylesinler. Zevceleri ve cariyeleri gibi kendilerine helal olan kimselerden başkasına göstermesinler.[214]

Alet-i zina olan avret mahallerini emarat-ı zinadan (zinanın alametlerinden, belirtilerinden) muhafaza etsinler. Bu suretle töhmet (itham altında olma) mevkilerinden ve zina isnadından hazer (korunma) etmiş olsunlar.[215]

Müfessirlere göre; Bundan maksat zinadan korunmak ve avret yerlerini örtmektir.[216] Vücutlarının görülmesi helal olmayan kısımlarını, gözlerden korumak için örtsünler. Taberani’nin bu sözü tenasül organlarınızı zinadan muhafaza etmeyi gerektirir. Çünkü tenasül organını başkalarının gözlerinden uzak tutan kimse elbette ki zinadan da uzak durur.

Kurtubi:Ayet-i Kerim’e ile kast olunan mananın; tenasül organlarını başkalarının gözlerinden korumak için örtmek ve de zinaya karşı korumak şeklinde olduğu görüşünü tercih etmiştir. Çünkü lafız umumidir.[217]

Ferclerini zinadan ve açıp ortaya çıkarmaktan korusunlar.[218]

İbn-i Zeyd : Kuran-ı Kerim’deki tüm “fercleri korumaktan” kasıt zinadır. Fakat bu Ayet-i Kerime’deki “fercleri korumak” örtmeyi kastediyor. der.[219]

Kendilerine helal olmayan (haram olan) zinadan ve livata’dan ırzlarını korusunlar.[220]

İffeti koruma, gözü haramdan sakınmanın tabii sonucudur. Ve yahut iradeyi hükümran kılma, murakabeyi uyarma ve arzulara daha ilk merhalesinde galip gelip içine atılan ikinci adımdır. Bu yüzden sebep ve netice olmaları ve yahut vicdan ve gerçek alemlerinde birbirlerine yakın iki adım olmaları itibari ile ikiside bir ayette toplanmıştır. [221]

Mahrem yerlerinin korunması kimi zaman zinadan korumakla olur:Nitekim Allah-u Teala (c.c.) şöyle buyuruyor;

وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ (29) إِلاَّ عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ

“Onlar ki avret yerlerini korurlar. Yalnız zevcelerine ve cariyelerine karşı müstesna. Çünkü onlar kınanmazlar.”[222]

Kimi zaman da mahrem yerlerini bakmaktan alıkoymakla olur nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor;

“Zevcen veya sağ elinin malik olduğu cariyen müstesna, herkese karşı avretini koru (ört).”[223]

 

AYRINTILI AÇIKLAMA

Buhari’nin Sahih’indeki bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Kim iki sakalı (yani sakalı ile bıyığı) arasındaki ile iki ayağı arasındaki (mahrem yeri) hakkında bana güvence verirse onu için cennete kefil olurum. “[224]

Peygamber’imiz (s.a.v.) buyuruyorki;

 “Bir zamanlar üç arkadaş yola çıktılar akşam oldu, bir mağaraya girdiler. Mağaranın ağzına bir taş düştü çıkış yolunu kapadı. İçerde kalan üç arkadaş kendi aralarında yapmış olduğumuz iyi amellerle yüce Allah (c.c.)’a yalvarmaktan başka hiçbir kuvvet bizi buradan çıkaramaz.”dediler ve

Birincisi dua etmeye başladı;

 “Allah (c.c.)’ım, bilirsin çok yaşlı bir anne ve babam vardı. Akşamları onların yemeğini yedirip ihtiyaçlarını görmeden önce hiçbir kimseye bakmazdım. Bir akşam ot ve ağaç toplamak için gittiğim merada geciktim. Vaktinde yetişemediğim için onlar uyuya kalmışlardı. Akşam içecekleri sütü sağdım onları uyur bulduğum için onlardan önce ailemin diğer fertlerine yedirmeyi uygun bulmadım. Elimde sütleri, başuçlarında sabaha kadar bekledim. Oysa çocuklar ayaklarıma dolanıp süt istiyorlardı sabah olunca anne ve babam uyandılar, sütlerini içirdim sonra diğer işlerime baktım. Allah (c.c.)’ım, bunu senin rızan (hoşnutluğun) için yaptım. Şayet rızana uygun düştüyse bizi bu taştan kurtar” dedi o anda taş biraz kaydı ve bir ışık deliği açıldı. Ancak çıkmak için yeterli değildi.

İkincisi:

“Allah (c.c.)’ım, amcamın çok sevdiğim bir kızı vardı. Onunla münasebet kurmak istedim fakat kabul etmedi. Bir yıl kıtlık olup darda kalınca bana geldi. Bende bana teslim olması şartıyla yüz yirmi altın verdim. Tam temasa geçeceğim sırada;”Allah (c.c.)’tan kork, nikahsız olarak mührü bozma”dedi. Bu söz üzerine bende çok sevdiğim halde ona yaklaşmaktan vazgeçtim. Allah (c.c.)’ım bunu senin rızan için yaptım. Eğer rızana uygun ise bizi burdan kurtar” dedi. Taş biraz daha açıldı fakat yine açıklık, çıkmaları için yeterli değildi.

Üçüncüsü;

“Allah (c.c.)’ım ben ücretli işçi çalıştırır ve ücretlerini öderdim ancak bir tanesi ücretini azımsayıp almadı. Bende onun parasını değerlendirdim onun namına çoğalttım. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra adam geldi ve hakkını istedi. Bende:”İşte şu gördüğün deve, inek, koyun ve köleler senindir, al götür.” dedim. Adam inanmadı.”Benimle alay mı ediyorsun? hakkımı ver.”dedi. Ben “hayır alay etmiyorum bu mallar senin yevmiyenden meydana gelmiştir, al götür.”dedim. Adam da hepsini alıp götürdü. Allah (c.c.)’ım bu işi rızan için yaptım. Eğer rızana uygun düştüyse bizi buradan kurtar.”dedi. Ve taş kayıp kapı açıldı. Onlarda yollarına devam ettiler.” [225] (Buhari – Müslim)

Hz. Hasan (r. a) rivayet ettiği bu bir hadis-i şerifte Allah Resulu (s.a.v.) şöyle buyuruyor;

“Allah (c.c.) avrete bakanada baktıranada lanet etsin”[226]

Nakledeceğimiz bu menkıbe hadis-i şerif-i daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

“İki kardeş vardı. Bunların birisi kırk sene müezzinlik yaptı, öleceği zaman Kuran’a karşı ben senden uzak oldum ve hıristiyan dinine girdim.” dedi. Ve o niyet içerisinde öldü gitti. Diğer kardeşi onu gördü. Oda otuz sene müezzinlik yaptı. Sonra Nasranilik dini üzerinde öldü.

Müellif der ki : Ben ömrümün sonunda korkup bu kardeşlerin birinin kırk diğerinin otuz sene müezzinlik yapmaları karşısında bütün amelleri nasıl boşa gitti diye düşündüm ve müteessir olarak yatağıma yattım, bana rüyamda : “Bu iki kardeşin durumunu sen düşündün ve müteessir oldun, fakat onların dünyada her ikiside kadınların avret mahallerine bakmaktan zevk alırlardı. Bunun için bu cezaya çarpıldılar.”[227] denildi.

Ebu Said’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber’imiz (s.a.v.) buyuruyor ki;

“Erkek, erkeğin edep yerlerine bakmasın. Kadın da kadının edep yerlerine bakmasın. İki erkek çıplak olarak aynı örtü altında birbirine değmesin. İki kadın da çıplak olarak aynı örtü altında birbirine değmesin.”[228]

Bir erkek başka bir erkekle, bir kadın başka bir kadınla bir tek avret mahalini örten örtü altında gömleksiz müaneka etmesi yani (ellerini birbirinin boynuna dolayıp kucaklaşması) İmam-ı Azam (r. h) ile İmam-ı Muhammed’e göre mekruhtur. (haram olur)[229]

Fercin arzusunun zararı çok büyüktür. İblis, Musa (a. s)’ya dedi ki, hiçbir kadınla yalnız oturma. Zira hiçbir erkek namahrem bir kadınla yalnız bulunmaz ki, ben bir fitne çıkarmak için onlarla beraber olmayayım.

 Said bin Müseyyeb (r.a.) der ki: “Hak Teala (c.c.), şeytanın kadınlar vasıtasıyla insanları aldatmaktan ümit kestiği bir Peygamber göndermemiştir. Ben kendim için kadınların şerrinden korktuğum gibi, hiçbir şeyden korkmam. Bunun için kendi evim ve kızımın evinden başka bir yere gitmem.”

 Bir kimse şehvetin arzusunu vermeğe muktedir iken ve hiçbir mani yok iken sırf Allah (c.c.) korkusundan ondan kaçınırsa, büyük sevap kazanmış olur ve kıyamet gününde Arş-ı Ala’nın gölgesinde olacak yedi sınıfın zümresinden olur. Onun derecesi Yusuf Peygamber’in (a.s.) derecesi olur. Zira bu tehlikeyi atlatmakta imam, öncü Yusuf (a.s.)’dır.[230]

 Sahih-i Buhari’de geçen Ebu Hureyre (r.a.)’nın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Resulu (s.a.v.) şöyle buyurmuştur;

”Yedi taife vardır ki hiçbir gölgenin bulunmadığı o günde (kıyamet gününde) Allah (c.c.) onları kendi gölgesinde gölgelendirecektir. Bu yedi zümreden biride, hem rütbe sahibi hem cemal (güzel yüz) sahibi bir kadın bir adamı talep ederek davet ettiği halde, o adamda:”Ben Allah (c.c.)’tan korkarım” dedi. Ve o kadına yaklaşmadı.[231] İşte bu zümreyi Allah (c.c.) mahşer gününde kendi gölgesinde gölgelendirecektir.

 Allah-u Teala (c.c.) bizleri bu yedi zümreye dahil etsin ve şerir kadınların şerrinden bizleri muhafaza buyursun. (Amin).

 Demek ki kadınlar ile ilgili olan şeylerden kaçınmak kadar mühim bir şey yok. Yolda bir kadın veya bir oğlanla karşılaştığın zaman şeytan “Bir bak, nasıldır?” diye vesvese verir. Sen bu durumda şeytan ile münakaşa edip, niçin bakayım? Çirkin ise bakmakla huzursuz olurum, hem de günahkar olurum. Zira ben onun güzel olmasını düşünerek bakmış olurum. Güzel ise, benim olmadığı için bir günahkar olurum. Boş yere hasreti, özlemi kalbimde kalır. Onun arkasından gidersem, belki bütün ömrümü ve dinimi onun aşkına heder etmiş olurum ve muradıma ermemiş olurum.” demelisin.

Bil ki cinsi arzuya sahip her insanın kendini koruması zordur. O halde en iyisi bu işin başında ihtiyatlı davranıp gözünü korumalıdır.

Ala bin Ziyad (r.a.) der ki; ”Kadının örtüsüne bile bakmak caiz değildir. Çünkü muhakkak ondan kalbe arzu ve şehvet düşer.”

  ”Esasen kadınların elbisesine bakmaktan, güzel kokularını koklamaktan, seslerini dinlemekten kaçınmak farzdır. Hatta seni görecekleri yerden veya senin onları göreceğin yerden geçmekten de kaçınmak lazımdır. Çünkü güzel bulunan yerden geçmek, şehvet tohumunu nefse ve bozuk fikirleri kalbe gönderir.

Demek ki esas mühim olan iş gözü korumaktır. Said bin Cübeyr (r.a.) diyor ki; Davut (a.s.) oğluna;“arslan ve ejderhanın arkasından gitmek, kadınların arkasından gitmekten daha iyidir.” buyurdu.

Yahya bin Zekeriyya (a.s.)’a;”Zinanın başlangıcı nereden başlar.” diye sordular. Buyurdu ki.”Göz ve şehvetten başlar.”[232]

 

FERCİN AFETLERİ

1-Zina ve livata (homoseksüellik) etmek.

İsterseniz bu konuyu biraz açıklayalım.

Bu kötü fiili işleyenler hakkındaki hükümlerde alimlerimiz ihtilaf etmişlerdir. Kısaca bunlara bir göz atalım.

a) Zina edenin cezası gibi cezalandırılır, diyen ulema vardır ki;Bu eğer muhsin[233] ise idam’dır, ama kendisine cima olunanın cezasına gelince:o bakire gibi celd-dir.[234] Çünkü onda ihsan düşünülemez.[235]

b) Livata eden kişinin cezası ta’zir[236]  babındandır. Had babından değildir, diyen ulemada vardır.

 

BU HUSUSTA SAHABENİN GÖRÜŞLERİ

Ebu Bekir Sıddık (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ve sahabenin bir çoğunun görüşü;”Had olarak kılıçla öldürülür. Sonra başkalarını korkutmak (engel olmak, önlemek) için ateşle yakılır” der.

Hafız el-Münziri (r.a.);”Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ali (r.a.), Hz. Abdullah bin Zübeyr (r. a) Hişam bin Abdülmelik, livata işleyen kimseleri yaktırdı. Ancak bu o iki kimsenin kılıç ile öldürülmesinden veya taş ile recm edilmesinden sonra oldu” der.

İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivayet olunmuştur ki; ”O işi işleyen o iki kimse yüksek bir dağ gibi veya yüksek bir bina gibi yüksek bir mekandan baş aşağı çevrilirler ve onların üzerine duvar yıkılır ve onlar ölünceye kadar üzerine taşlar atılır.”

Abdullah bin Zübeyr (r.a.)’dan rivayet olunmuştur ki;” O ikisi kokudan ölünceye kadar yerlerin en kokmuş yerinde hapsolunurlar.”

Mücahid (r.h.)’den rivayet olunmuştur ki;” Şayet bu işi (Lut kavminin amelini) işleyen kimse gökten inen her bir katre (su damlası) ile ve yerin içindeki her bir katre ile gusül abdesti alsa, günahından tevbe etmedikçe, necisli olmakta devam edip ondan kurtulamaz.[237]

Bir kimse livatayı adet edinirse veliyyül emir (emir sahibi) onu siyaseten (beşeriyetin salahına çalışmak) öldürür.

Livatayı helal gören bir kimse;Cumhur ulemaya göre “kafir” olur.[238] Bu konuyla ilgili olarak şu ayet-i Kerime’lere bakınız.[239]

 

BU KONUDA MEZHEP İMAMLARIMIZIN GÖRÜŞLERİ DE ŞÖYLEDİR

Malikiler, Hanbeliler, Şafiler demişlerdir ki;”Livata sabit olduğu zaman, had vacip[240] olur. Livatada zina manası bulunduğu için yapana zina haddi cezası icap eder.”[241]

Malikiler, Hanbeliler, bir rivayettede Şafiler demişlerdir ki; “Livata haddi ölünceye kadar taşlarla recm’dir. Veya o ikisi had olarak kılıç ile öldürülür (ister evli, ister bekar olsun hüküm değişmez)”.

Şafiler başka bir rivayette; “Livatanın haddi zina haddi gibidir. Bakir celd olunur ve sürgüne gönderilir. Muhsan ise ölünceye kadar recm olunur.”

Hanifiler demişlerdir ki, “Livatada had yoktur, fakat imamın uygun gördüğü hesap üzere mücrimi (suçlu) meneder ve ona ta’zir vacip olur. Ondan o kötü fiil tekrar ederse ve men olunmadığı zaman had olarak değil, ta’zir olarak kılıç ile idam olunur.”

İmam-ı Azam’a (r.a.) göre; “Livatada haddin olmaması hafif olduğu için değil, bilakis pek büyük günah olduğu içindir.[242] Birde livata fiilinde neseplerin karışması, çoğu kere bu kötü fiili işleyenin öldürülmesine yol açacak çekişmeler ile sonuçlanması gibi bir durum olmadığından zina sayılmaz. “[243]

Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’e göre; İkisinin üzerinede zina haddi vacip olur. Bakir olan celd olunur. İhsan şartlarını tamamlayan muhsan ise recm olunur.

  2- Hayvanlarla ilişki kurmak

Dört nezhep imamının ittifakına göre hayvan’a cinsi tecavüzde bulunan bir kişiyi hakim onu bu suçtan vazgeçirecek bir ceza ile ta’zir eder. Çünkü selim olan (sapıklığı bulunmayan) bir insan tabiatı böyle bir cinsi ilişkiden nefret eder.

Dolayısıyla had uygulayarak cezalandırmaya gerek yoktur. Sadece ta’zir edilir.

İmam-ı Nese-i’nin Süneninde Abdullah bin Abbas (r.a.)’dan “Hayvana cinsi temasda bulunan kişiye had olmaz.”dediği nakl edilmiştir.[244]

Abdullah bin Ömer (r.a.)’dan rivayete göre; ”Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki;”Yedi kimse vardır ki, Allah (c.c.) onlara kıyamet gününde ne bakacaktır, nede onları tezkiye edecektir. Bunlardan biriside hayvan ile ilişkiye girendir.

İbn-i Abbas (r.a.)’dan rivayete göre; Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki; ”Bir hayvana cima eden kimse mel’undur.”[245]

3- Hayız ve nifaz halinde cima etmek

Bu iki halde olan kadının göbeği ile dizi arasındaki kısımlardan çıplak bir vaziyette faydalanmakta haram olan afetlerdendir.

Ebu Davud ve İmam-ı Ahmed’in Ebu Hureyre (r.a.)’den yaptıkları rivayette, Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki;”Hanımına dübüründen yanaşan (temasta bulunan) kimse mel’undur.”[246]

 

Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle bu yurdu; ”Her kim hayızlı bir kadına yaklaşırsa, veya bir kadına arka tarafından yaklaşırsa (cima ederse) veya bir kahin (falcılar gibi geleceğe ait, Allah (c.c.)’tan başka kimsenin bilemeyeceği şeyleri haber verenlere) baş vurursa, muhakkak Muhammed (s.a.v. )’e indirilene küfretmiş olur.[247]

4- Cinsi münasebete tahammül edemeyen küçük yapıda olan karısına veya cinsi münasebetten zarar gören hasta karısına veya cariyesine cima eden bir kimse günahkar olur.

5- Cinsi münasebetin ne demek olduğunu bilecek yaşta olan birinin yanında münasebette bulunmak

6- İstibrası[248] vacip olan cariyeye istibra etmeden önce cima etmek ve cimaya yol açan öpmek, okşamak gibi münasebetlerde bulunmak haramdır.

7- Büyük ve küçük abdest yaparken;Kıbleye, güneşe, ay’a, halkın gölgelendiği yerlere ve uğradıkları mahallere, yollara akıyor dahi olsa suyun içine, kuyu, dere, ırmak ve havuz yakınına da yapmak mekruhtur.[249]

8- İnsan ve hayvan yiyeceği ile ta’zimi icap ettiren şeylerle veya mak’ada zarar verecek cam ve emsali maddelerle istinca etmek.[250]

9- Ayakta su dökmek (küçük abdestini bozmak). Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayete göre Peygamber’imiz (s.a.v.) buyurdu ki;” Ey Meymune! Kabir azabından Allah (c.c.)’a sığın. Kabrin en şiddetli azabı gıybet ve bevldendir.”[251]

Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Kabir azabı üç şeyden olur. Gıybetten, koğuculuktan ve bevl’den. Mutlaka bunlardan sakının.”

Bezzar ve Hakimin’in İbnü Abbas (r.a.)’dan merfuan yaptıkları rivayette, Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Kabir azabının çoğu idrardan olur, (ondan paklanmamaktan olur) o halde idrarda paklanın.”

10- Gusül abdesti alınan yerde bevl etmek (küçük abdesti bozmak).

Tirmizi’nin Abdullah bin Muğfel (r.a.)’den yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.) kişiyi yıkandığı yere işemekten men’etmiş ve ”Vesvesenin çoğu bundan olur” buyurmuşlardır.

11- Yerdeki yarıklara bevl etmek.

Ebu Davud’un Abdullah bin Sercis (r.a.)’den yaptığı rivayette: ”Resulullah (s.a.v.) yerdeki yarıklara idrar yapılmasını men’etmiştir.”

Tabiin-i Kiram’dan Katade (r.h.) diyor ki;”Yerdeki yarıklar cinlerin meskenidir.”

12- Kaba küçük abdestini yaparak onu evin içinde tutmak.

Taberani’nin Abdullah bin Yezid (r.a.)’den merfuan yaptığı rivayette, Peygamber (s.a.v.)  buyurdularki; “İçinde birikmiş idrar olan bir eve melekler girmez.” Veya “içinde idrar biriken bir kabın bulunduğu eve melekler girmez.” Diğer bir rivayette:” Evde bir leğen ve benzeri kapta idrar biriktirilmesin. Çünkü melekler içinde birikmiş idrar bulunan bir eve girmezler.”

13- Ademoğullarını iğdiş[252] yapmak mekruhtur. Bunun içindir ki iğdiş olan erkekleri (köle ise) satın alıp eli altında bulundurmak, onları hizmet için tutmak da mekruh kılınmıştır.

14- Hanımıyla hiç cinsi münasebette bulunmamak (cimayı terk etmek).

15- Karısından müsaade almadan ayrı yatması da (zahiri rivayete göre) bu günahlardan biridir. Ama cariyesi hakkındaki durum böyle değildir. Onunla cinsi münasebette bulunmak vacip olmadığı gibi müsaadesini almadan ayrı yatmasıda caizdir.

16- Sünnet (hitan) olmayı terk etmekte bu afetlere dahildir. Ancak bir özür sebebiyle yapılmıyorsa, bir beis yoktur.

Sünnet olmanın fıkhi hükmü :

Hanefilere göre : İmam-ı Azam’dan (r.a.) gelen bir rivayete göre: Hitan: farz değilsede vacibtir. Ancak mezhebin meşhur görüşü :” Hitan, İslamın şartlarından olan ve terki caiz olmayan bir sünnettir.” Hatta bir belde ahalisi çocuklarını sünnet ettirmeyi terk ederlerse, imam ( İslam Devlet Reis’i) onlarla harb eder, yani onları hakka getirinceye kadar savaşır.

Binaenaleyh, mazaretsiz terk edilmez. (sünnet olmaya takatı olmayan yaşlı gibi)

Malikli mezhebi ise : Ekseri ulemanın görüşüde sünnettir.

Şafi ve Hanbeli mezhebinde ise : Vacibtir.[253]

17- Hanımından izinsiz nutfeyi (meniyi) azl etmek (dışarı atmak)

18- İstimna[254] (el ile oynayıp meni getirmek)

El ile boşalma, aslında bekarlık döneminde bile zaruri görülemeyecek bir işlemdir. Çünkü Yüce Allah (c.c.) insanda atılmayan veya atılamayan fazla birikimleri giderecek bir düzen yaratmıştır. Gerektiğinde bu düzen (rüyalanmak-ihtilam) devreye girerek insanı rahatlatmakta ve zarar görmekten kurtarmaktadır.[255]

Alışkanlık haline getirilen el ile boşalmanın en büyük zararı evliliği geciktirmesi ve evlilik yaşamında cinsel ilişkiden alınması gereken zevki ortadan kaldırmasıdır. Bu yüzden, alışkanlık kazanılan el ile boşalma evliliği engelleyici yada evlilik yaşamındaki cinsel hazzı yok edici bir unsur olduğundan İslamiyet’te evliler için haram bekarlar için ise bazı şartlara bağlı olarak caiz görülmüştür.[256]

 

KONU İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

 Şimdi konumuzla ilgili olarak birkaç hadis-i şerif zikrettikten sonra, mezhep imamlarımızın bu konu hakkındaki görüşlerine bakalım;

“Elini nikahlayan melundur”

Said bin Cübeyr (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte “Zekeriyle oynayan bir ümmete Allah (c.c.) azap etmiştir.”

Ata (r.h.) bir rivayetinde “Elleri hamile olarak haşr edilecek bir kavim duydum. Bunların elleriyle masturbasyon yapanlar olduğunu sanıyorum.” demiştir.[257]

Enes bin Malik (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur.”Yedi sınıf insan vardır ki: Kıyamet günü Allah (c.c.) onlara (rahmet) nazarıyla bakmaz. Onları temize çıkarmaz, onları salih ameller işlemiş olanlarla bir araya getirmez ve ateşe ilk defa onları koyar. Artık tevbe edenler müstesna. Kim Allah (c.c.) ’a tevbe ederse Allah (c.c.) onun tevbesini kabul eder. Bunlar ;

1-Eliyle istimna eden

2-Livata yapan

3-Livata yapılan

4-Devamlı içki içen

5-Allah (c.c.)’tan yardım isteninceye kadar ana-babasını döven

6-Kendisine lanet edilinceye kadar komşularına eziyet eden

7-Komşusunun eşiyle zina eden.[258]

 

MEZHEP İMAMLARIMIZIN GÖRÜŞLERİ

Ulemanın icma’sı ile had uygulanmaz. Çünkü o nakıs bir lezzettir.[259]

Hanifilere göre;”Genel olarak haram görülmüş. Ancak kişi bekar yada hanımından uzakta ise yada şehvet kafasını aşırı meşgul ediyorsa veya zinaya düşme endişesi varsa ve bunu kendisini teskin etmek için yaparsa, günah olmayacağı umulur. Ama zevklenmek ve şehvetlenmek için yaparsa günahkardır.” denmiştir.[260]

İmam-ı Birgivi (r.h.) Tarikat-ı Muhammediyye isimli kitabında şöyle der;”El ile oynayıp meni getirmek haramdır. Ancak üç şarttan biriyle olursa haram değildir.

1-Evlenme imkanı olmayan bekar, kendisini zinadan kurtarmak için yaparsa

2-Aşırı şehveti olursa

3-Harama sapmamak için şehvetini teskine çalışırsa, bu hallerde mekruhtur.[261]

Şafilere göre : Haramdır. İmam-ı Şafi’nin görüşünde olanlar “ki onlar ırzlarını korurlar. Sadece eşleri ve sağ ellerinin malik oldukları müstesnadır.”[262] Ayetini el ile meni getirmenin haram olduğuna delil getirirler. İmam-ı Şafi (r.h.) derki;”bu iş bu iki kısmın dışındadır.” Allah-u Teala (c.c.);

فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمٍُ الْعَادُونَ

“Kim de bundan başkasını ararsa, işte onlar haddi aşanlardır.”[263] buyurmuştur.[264]

 Malikilere göre; Haramdır. Şayet eliyle istimna Şeriatta mübah olsaydı elbette Efendimiz (s.a.v.) onu insanlara irşad ederdi. Çünkü o iş (istimna) oruçtan daha kolaydır. Hadis-i Şeriflerde orucun zikredilip o işin zikredilmemesi onun haram kılındığı üzerine delalet eder.[265]

Hanbelilere göre;Zina korkusu olmazsa istimna etmek haramdır. Zina korkusu varsa ona düşmemek için mubahtır.[266]

Bu mesele ibn-i Abbas (r.a.)’a sorulduğunda”zina yapmaktansa bu iyidir”cevabını vermiştir. [267]

Kocasının, karısı eliyle veya kadının kacasının yardımıyla boşalması helaldir.[268]

Özet olarak kadın ve erkeğin kendi eliyle boşalması müctehidlerimizin değerlendirmelerine göre şöyle açıklanabilir:

a) Mutlak haramdır.

b) Mubahtır.

c) Vaciptir.

Sonuç olarak bütün bu bilgilere göre, masturbasyon genellikle hoş görülmemiş fıtrata (normal yaradılışın gereğine) zıt bir eylem kabul edilmiş, cinsel sapma halini alması, psikolojik hastalık oluşturması, ahlak ve terbiyeye aykırı olması gibi olumsuz bir çok yönleri hesaba katılarak haram yada mekruh denilmiştir.[269] Ancak daha büyük zararlara düşme endişesi olduğu zamanda “İki zarardan başka alternatif yoksa, küçük olan zarar tercih edilir.” “Zaruretler haram şeyleri mübah kılar.” kurallarınca yapılması caiz görülmüştür.[270] Hatta zina endişesi kesin ise vacip bile olur denmiştir. Alışkanlık oluşturması ve zevk için yapılması ise ittifakla haramdır.[271]

Allah-ü Teala (c.c.) cümlemizi fercin afetlerinden korusun. (Amin)

 

 

 

4. BÖLÜM

 

( )

 

TEFSİR

Onlar için daha hayırlıdır.[272] Bu kendileri için kalplerini daha arıtıcı, dinleri içinde takvaya daha uygundur.[273] Fucurun vaki olmasındanda korur.[274]

  Onlar için daha menfaatli, yahut daha temizdir. Çünkü bunda şüpheden uzaklık vardır.[275]

 Bu gözü harama bakmaktan sakınmak ve ırzı korumak, Allah (c.c.) katında günah kirlerinden daha temiz ve daha faziletlidir.[276]

 İşte bu gözlerini ve avret mahallerini muhafaza etmek onlar için taharette daha ziyade olduğu gibi kalplerde olan imana daha layıktır. Binaaleyh bu taharete devamları lazımdır.[277]

 Böyle yapmaları selahi hallerine hadimdir. Kendilerini töhmet altına, başkalarını fitneye, sui zanna düşmeye manidir.[278]

Bu zikrolunan gözü haramdan sakınmak ve ferci muhafaza etmek din ve dünya hususunda daha menfaatlidir. Muhakkak ki (Harama) bakış zinanın habercisidir. (zinaya götürür) Harama bakmakta dini ve dünyevi zararlar vardır.[279]

 Müslüman erkeklerin böyle davranmaları duyguları için daha temiz ve şehvet hareketleri ile temiz ve meşru olmayan yolda kirlenmemeleri için daha garantilidir. Ve bu davranış toplum içinde daha temiz ve onun mahremiyetini ve namusunu, teneffüs ettiği havayı daha iyi korur.[280] Müfessirlerimizin görüşleri bu şekildedir.

 

 

5. BÖLÜM

 

( )

 

TEFSİR

Allah (c.c.) onlar üzerine gözetleyicidir. Amelleri üzerine muttalidir. (Yani gözlerini haramlardan sakınmalarına ve tenasül organlarını zinadan koruduklarına) muttalidir. Ayetin bu bölümünde tergib (ümitlendirme) ve terhib (korkutmak) vardır. Şöyle ki : Muhakkak ki Allah (c.c.) onların yaptığı hallerden, fiillerden, gözleri ve ferci ile yaptıklarından, gözleri ile nereye baktıklarından, sair azalarınla ve duygularınla neler yapıyorlar, havaslarıyla neler duymak istiyorlar, azalarını ne gibi hislerle tahrik ediyorlar, ne maksad besliyorlar, ne düzenler kuruyorlar, neler yapıyorlar, neler üretiyorlar hepsini Allah (c.c.) hakkıyla bilir.

  Onların göğüslerinde olan fiillerden, hallerden ve niyetlerden hiçbirşey Allah (c.c.) ’a gizli kalmaz.

  Onlar ayetini böylece bildikleri zamanda onlar üzerine Allah (c.c.) ’tan takva olmaları ( korkmaları) ve her haraket ve sükunda alenen ve sırren Allah (c.c.) ’tan sakınmaları gerekir.[281]

 Binaenaleyh Allah (c.c.)’ımızın razı olmayacağı tüm şeylerden hazer (kaçınmak) etmek lazımdır.[282] Allah (c.c.)’ımız tüm yaptıklarımızın içini ve dışını hakkıyla bilendir.[283]

  Onları himaye altında tutan Allah (c.c.) psikolojik terkiplerini ve fıtri yapılarını bilir, ruhlarının temayüllerinden, uzuvların hareketlerinden haberdardır.[284]

   Allah (c.c.) onların işaretlerini, amellerini, niyetlerini, maksatlarını, harama bakışlarını, harama sarf ettikleri fikirlerini tamamen bilir ve ona göre mükafat ve ceza verir. Yani onlara yaptıklarının karşılığını verecektir.[285]

 

  Ey Allah’ım (c.c.) bizi her işte haklara riayet edenlerden kıl. ( Amin)[286]

 

AYRINTILI AÇIKLAMA

 

( )

 

  Ayet-i Kerim’ede geçen Yüce Rabbimizin en güzel isimlerinden olan El-Habir ismi şerifi üzerinde biraz açıklama yapmamız yerinde olacaktır :

  O; Allah (c.c.) her şeyin iç yüzünü, en gizli sırlarını bilir. Habir ismi şerifi Allah (c.c.)’ın ilminin ulaşmadığı yer bulunmadığını, her şeyin en ince noktasını bildiğini ve tüm gizliliklere ve sırlara vakıf olduğunu bildiriyor.[287]

  O; yerde ve göklerde olan şeylerden, gelecekte olan şeylerden ziyadesiyle haberdar olandır. O’nun bilgisinin dışına hiçbir şey çıkmaz. Hiçbir şey ona gizli kalmaz. Kalplerdeki, beyinlerdeki saklı her şeyi bilir. Kainatın uçsuz bucaksız yerlerindeki olaylardan haberdardır. Mevcudattaki hiçbir şey O nun haberi olmadan gerçekleşmez. O nun haberdar olması geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zamanı da içine almıştır.[288]

رَبَّنَا إِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْفِي وَمَا نُعْلِنُ وَمَا يَخْفَى عَلَى اللهِ مِنْ شَيْءٍ فِي اْلأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاءِ

“Ey Rabbimiz! Bizim gizlediğimiz ve açıkladığımız her şeyi muhakkak sen bilirsin, ne yerde ne gökte Allah’a (c.c.) hiç bir şey gizli kalmaz.”[289]

İnsan zaman ve mekanla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından aktarılmadıkça ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan haberdar olabilir. Bulunduğu zaman ve mekanın dışına çıkarak olayları değerlendirmesi asla mümkün değildir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir.

  Oysa insanı yaratan Allah (c.c.), zaman ve mekanında yaratıcısıdır; Dolayısıyla bu kavramlara bağlı değildir. Zamandan ve mekandan münezzeh olan Allah (c.c.) doğal olarak zamanın ve mekanın kapsadığı yani kainatta gerçekleşen her olaydan da haberdardır. Öyle ki içinde yaşadığımız Samanyolu galaksisinden milyonlarca ışık yılı uzaklıkta bulunan bir galakside kaç yıldız bulunduğunu, hangi gök cisminin hangi yörüngeyi takip ettiğini de bilir, içinde yaşadığımız dünyada toprağın altında yerin üzerine çıkmaya çalışan filizlenmiş bir tohumun bilgisini de.

Ayrıca Allah (c.c.) şu ana kadar yaşamış olan, şu an yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların hayatlarının her saniyesinin bilgisine sahiptir.

 Kimin ne zaman, nerede doğduğu ve öldüğü, yaşamı süresince neler yaptığı, hangi amaçlar uğruna çaba harcadığı, hatta ne zaman güldüğü, ne zaman ağladığı gibi bütün detaylar, O’nun bilgisi dahilindedir. Çünkü O tümünün yaratıcısıdır. Üstelik bu insanların her an yaptıkları işlerin yanında kalplerinden geçirdikleri tüm bilgiler de Allah (c.c.) ’tan gizli kalmaz. Allah (c.c.) insanların içlerinden geçirdikleri, niyet edip uygulamadıkları, gizlice tasarladıkları herşeyden haberdardır.[290]

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

“Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarın için önden ne gönderdiğine baksın hem Allah’tan korkun. Çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”[291]

Allah-u Teala (c.c.) kullarının hayır ve şer olarak işledikleri bütün amellere karşılık verecektir.

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَه (7) وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَه

“Zira, kim zerre kadar hayır işlediyse onun (mükafatını) görecek. Kim’de zerre kadar bir kötülük işlediyse onun (cezasını) görecektir.”[292]

Velev ki bu işlenen amel gizli veya aşikar, hayır veya şer, küçük veya büyük, gece veya gündüz olsun hiç fark etmez. Allah (c.c.) muhakkak onu ortaya çıkarır.

Allah (c.c.) Lokman (a.s.)’ın oğluna nasihatta bulunmasından haber vererek şöyle buyuruyor;

يَابُنَيَّ إِنَّهَا إِنْ تَكُنْ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللهُ إِنَّ اللهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ

“Oğulcuğum, işlediğin şey bir hardal tanesi kadarda olsa bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin derinliklerinde de bulunsa Allah onu getirir (ortaya çıkarır). Muhakkak Allah Latif’dir, Habir’dir.”[293]

 Elbette ki Yüce Allah (c.c.) ’ımız Ehl-i imanın lehine, münkirlerin de aleyhine hükm-i ilahisi tecelli edecektir. Artık her insan için lazımdırki;kendi istikbalini (geleceğini) düşünsün. Kendi selametini temin edecek hareketlere devam etsin. İndallah mes’uliyeti müstelzim (gerektiren) olan şeylerden kaçınsın. Cenab-ı Hak’kın (c.c.) hıfz ve himayesine ilticada bulunsun.[294]

 Allah-u Teala (c.c.) bizleri güzel itikaddan, salih amelden ve sırat-ı müstakım’den ayırmasın. (Amin)

 

MEŞHUR GÖZ TABİBLERİ VE BAZI ESERLERİ

Konumuzun daha iyi anlaşılması için, giriş yapmadan önce, “İlmin Kıymeti ve Müslümanları İlme İten Sebepler”hakkında malumat verdikten sonra konumuzu izah etmeye çalışacağız.

 

İLMİN KIYMETİ

Bilinmelidir ki, bu zamana kadar, insanlık İslam dini gibi ilme son derece özen gösteren, ona davet edip teşvik eden, kıymetini yücelten, ilim sebeplerini yükselten, ilmi elde etmeye, öğrenip öğretmeye teşvik eden, adabını açıklayıp ortaya koyan, ilmi bırakmaktan veya ilim sahiplerini terk etmekten ve yahut gösterdiği yola muhalefetten ve ilim ehlini küçümsemekten sakındıran bir başka din tanımamıştır.

  Kısacası İslam dini “ilme” layık olduğu değeri vermiştir. İlk inen ayet-i kerimeler “oku” diye başlar. Bunlarda ilimden, kalemden, okumaktan, öğrenmekten bahsedilmesi bu dinin ilme ne kadar önem verdiğini göstermeye yeter.

  “El Mu’cemül-Müfehres li-el Fazi-l Kur’an-il Kerim” isimli eserde zikredildiği gibi; Kur’an-ı Kerim’de “İLİM” kelimesi marife ve nekre olarak 80 defa zikredilmiştir. Öte yandan “ilim” mastarından türeyen “alim – allame – alime - ya’lemu. . .” gibi kelimeler Kur’an-ı Kerim de binlerce defa zikredilmiştir.

  Bizim (ilim ile ilgili olan) bu ayet-i kerimeleri ve ilgili hadis-i şeriflerin tümünü burada zikretmemize imkan yoktur. Kitabımızın hacmide buna yetmez. Onun içindir ki; bu konuyu Hadis kitaplarında ve tasnif edilmiş muhtelif sahih bütün eserlerde oldukça geniş malumatlar verilmiştir.

  Mesela; Hadis İmamı Buhari’nin “el-Camiu’s-Sahih” adlı eserinde “Vahyin başlangıcı” ve “Kitabül İman”dan sonra “Kitabül-ilim” in yer aldığını görürüz.

  Hadis Hafızı Nurettin el Haysemi’nin “Mecmaüz Zevaid” adlı eserinde “ Kitabül ilim” bölümü 84 sayfa tutmaktadır.

  Hakim en-Nisabüri’nin “el Müstedrek” adlı kitabında ilimle ilgili hadisler 44 sayfa tutmaktadır.

  Hafız el-Münziri “et-Terğib vet-Terhib” adlı kitabının “Kitabül ilim” bölümünde 140 hadis toplamıştır.

  Büyük alimlerden İbn Muhammed b. Süleymana ait “Cem’ül Fevaid min Camiül usül ve Mecmaiz-Zevaid” adlı eserinin kitabül ilim bölümünde 154 hadis bulunmaktadır.

  Sahih-i Müslim, Muvatta, Sünen-i Tirmizi, Ebu Davud, Nesai ve İbni Mace gibi temel hadis kitaplarında uzun veya kısa ilim için ayrılmış özel bölümler bulunmaktadır.

 

İLİM İLE İLGİLİ AYET-İ KERİMELER

“Deki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olurmu?”[295]

Allah kendinden başka ilah olmadığına şahittir. Meleklerle ilim sahipleride hak ve adalet üzere durarak şahittirler.”[296]

“Lakin onlardan ilimde derinleşmiş alimlerle, mü’minler senden önce indirilene de, sana indirilene de iman ederler.”[297]

Ey rabbim! Benim ilmimi arttır de.”[298]

“Kendilerine ilim verilenler için ise, dereceler vardır.”[299]

“Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz ve her ilim sahibinden üstün bir ilim sahibi vardır.”[300]

“Birde kendilerine ilim verilmiş olanlar, onu (Kur’an’ı) Rabbinden gelen bir hak olduğunu bilsinler ve ona iman etsinler de kalpleri ona saygı duysun.”[301]

“Çünkü onlara peygamberleri mucizeler getirince onlardaki ilimle (alay ettiler) ve sevindiler.”[302]

“(Ey abibim) Yaratan Rabbinin adı ile oku.”[303]

“O kalemle (Yazı yazmayı) öğretmiştir.”[304]

“Nun, Kaleme (ve erbabı kalemin) dizip yazdıklarına yemin olsun ki”[305]

 

İLİMLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

İlim öğrenmek her müslüman erkek ve kadına farzdır.

Hiç şüphesiz ki Allah (c.c.), melekleri, gökyüzü, yeryüzü ehli, hatta hücresindeki karınca ve denizlerdeki balıklar bile insanlara, İslami ilimleri öğretenlere hayır dua ederler. (Tirmizi)

Alimler peygamberlerin varisleridir.

Her kim ilim öğrenip onunla amel ederse, yerlerin ve göklerin melekütünde büyük kabul edilir.[306]

En yüksek ibadet ilim öğrenmektir. En yüksek dindarlık şüpheli şeylerden kaçınmaktır.

Her şeyin bir yolu vardır, cennetin yolu ise ilimdir.

Bilgi mü’minin kayıp malıdır, onu nerede bulursa almaya daha layıktır.[307]

İki haslet vardır ki bunlar münafıkta bulunmaz. Güzel siret ve ahlak ile din ilmi. (Tirmizi)

Allah (c.c) kime iyilik dilerse onu din alimi yapar, ve dinine zarar verecek şeyleri ona bildirir, doğruyu gösterir. (Buhari-Müslim)

İlim rütbesi rütbelerin en yükseğidir.

Alimin uykusu cahilin ibadetinden hayırlıdır.

 

İSLAM BÜYÜKLERİNİN SÖZLERİ

  “Büyüklerin sözü altın gibidir, yerde kalmaz. Biri almazsa öbürü alır.”

  “Altın ve gümüşü sarraflar, söz cevherini de ancak söz sarrafları anlar.”

Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki; Ey insanlar, ilim elde etmeye bakın. Muhakkak ki Allah (c.c.)’ın muhabbet elbisesi vardır. Kim ilimden bir bölüm öğrenirse; Allah (c.c.) bu sayede kendisine o elbiseyi ikram eder.

  İbn-i Mesud (r.a.) demiştir ki; İçinde hikmet yayılan ve rahmet saçılan ilim meclisi ne güzel meclistir.

  Hz. Ali (r.a.) demiştir ki; Alim ölse de yaşar, cahil yaşasa da ölüdür.

  Hasan El-Basri (r. a) demiştir ki; Alimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu.

  Yahya b. Muaz (r.a.) demiştir ki; Alimler Ümmet-i Muhammed’e anne ve babalarından daha merhametlidirler. Bu nasıl olur denildiğinde: Çünkü onların anne ve babaları kendilerini dünya ateşinden, alimler ise ebedi ahiret ateşinden korurlar demişlerdir.

  İmam-ı Ahmet b. Hanbel (r.h.) demiştir ki; İnsanların ilime olan ihtiyaçları, yeme ve içmeye olan ihtiyaçlarından daha fazladır.

  İmam-ı Azam (r.a.) demiştir ki; İlim azizdir, sahibini de aziz eder buyurmuştur.

  Şeyh Lütfullah (k.s.) demiştir ki; İnsanın ilmi arttıkça Allah (c.c.)’ı sever, kendinden nefret eder. Allah (c.c.)’ı seven kendini sevmez. Kendini seven Allah (c.c.)’ı sevmez.

  Süfyan b. Uyeyne (r.h.) Ömer b. Abdülaziz’in (r.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir; Kim ilimsiz amel yaparsa, onun ifsat ettiği islah ettiğinden daha fazladır.

  Muaz b. Cebel (r.a.) demiştir ki; İlim tahsil ediniz. Gerçekten ilim tahsil etmek Allah (c.c.)‘dan korkma vesilesidir. İlmin dersi ibadet, müzakeresi tesbih, anlatılması cihad’dır.

  İmam Hasan El-Basri (r.a.) demiştir ki; Allah (c.c.)‘ın; Ey Rabbimiz bize dünyada bir iyilik, ahirette bir güzellik ver mealinde ki ayetini tefsir ederken dünyadaki iyilik ve güzellik ilim ve ibadet ahiret’teki de Cennet’tir demiştir.

  İmam İbnul Kayyım yukarıda ki söz için demiştir ki; Bu anlayış tefsirlerin en güzelidir. Çünkü dünya güzelliklerinin en kıymetlisi, faydalı ilim ve salih ameldir.

Ka’bul Ahbar demiştir ki; İlim tahsil etmek, sabah akşam Allah (c.c.)’ın yolunda cihad etmek gibidir.

Sahabe-i Kiram’dan gelen bir rivayette şöyledir; İlim talebesi ilim ile meşgul olurken ölüm gelirse şehid olarak ölür.

Süfyan b. Uyeyne şöyle demiştir ki; İlim tahsilinde olan kimse aziz ve celil olan Allah (c.c.)‘a beyat etmiştir.

Ebu Derda (r.a.) şöyle demiştir ki; Sabah ve akşam ilim meclisine gitmeyi cihad saymayan kimsenin aklı zayıf, görüşü kısadır.

Mutarrif b. Abdullah b. Şuhayir demiştir ki; İlimden bir parça, bana nafile ibadetten daha sevimlidir.

İmam-ı Şafi (r.h.) ‘de; İlim öğrenmek, nafile namazdan daha faziletlidir, demiştir.

İbn-i Mesud (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir; Dersle uğraşmak namazda bulunmak gibidir.

Ebu Derda (r.a.) şöyle demiştir ki; Bir saat ilimle meşgul olmak bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır.

İbn-i Abbas (r.a.) şöyle dediği nakledilmiştir; Gecenin bir kısmında ilim müzakere etmek bana geceyi sabaha kadar ibadetle geçirmekten daha sevimlidir.

Ebu Hureyre (r.a.) şöyle demiştir ki; Bir saat oturup da dinimi öğrenmem, sabaha kadar geceyi ihya etmemden bana daha sevimlidir.

Katade (r.h.) şöyle demiştir ki; İnsanın nefsine bir ilaç, başkaları içinde bir islah vesile olacak ilimden bir bölüm öğrenmesi bir senelik nafile ibadetten daha hayırlıdır.

İmam Sevri (r.h.) ise şöyle demiştir ki; Farzlardan sonra ilim öğrenmekten daha faziletli bir ibadet yoktur.

Abdullah b. Mesud (r.a.) diyor ki; Ruhum kudretinde olan Allah (c.c.)‘a yemin olsun ki Allah (c.c.)‘ın yolunda can vermiş şehidler, alimlere verilen lutuf ve şerefi gördüklerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın kendilerini alim olarak diriltmesini temenni ederler.

Hasn-ı Basri (r.a.) der ki; Alimlerin mürekkebi ile şehidlerin kanı tartılır, alimlerin mürekkebi daha ağır gelir.[308]

 

İLİM HAKKINDAKİ İLGİLİ BEYİTLER

Kalbin yaşaması ilimdedir. Onu ganimet sayasın

Kalbin ölümü cehalettir, ondan da sakınasın.

Kim ilmin zorluklarına bir an sabretmez

Cehl karanlıklarında kalır, ilim aydınlığına giremez.

 

Hedeflediğine kadar gelir insana azim

Azmi kadar gelir kişiye ilim.

 

Kim sarılmaz ilimin sebeblerine

Asla ulaşamaz hedeflerine.

 

Ehli irfan meclisinde aradım, kıldım talep,

İlim geride kaldı illa edep illa edep.

 

İlim ilim bilmektir.

İlim kendini bilmektir.

Sen kendini bilmez isen,

Bu nasıl okumaktır.

 

Hz. Ali (r.a.) buyuruyor ki;

- Dikkat ! İlim’e ancak altı sey ile ulaşabilirsin, bunların tamamını sana haber vereceğim.

1) Zeka

2) Sabır

3) Heris olmak

4) Yetecek kadar geçim imkanı

5) İrşat edici hoca

6) Uygun bir zamandır.

 

Hiç sıkıntı çekmeden araştırıcı bir fıkıh alimi olmak istedim.

Sıkıntılara katlanmadan mal bile kazanılmıyor. İlim nasıl kazanılsın ?

Düşmanı küçük düşürmek onu kederinden öldürmek istersen ilmini arttır yükselmeye devam et.

  Zira her kim ilmini arttırırsa onu çekemeyenlerin üzüntüsü ve kederi artar.[309]

  İlim bu kadar kıymetli ve şerefli olmasından dolayıdır ki; Sahabe tabiun selefi salihin ilmin muhtemel sıkıntılarına, gece ve gündüz zorluklarına ilim tahsilinde yapacağı yolculukların meşakatlerine katlanmışlardır.

  Kur-an’ı Hakim’de ve Hadis-i Şerif’te anlatılan Hz. Musa (a.s.)’ın Hızır (a.s.)’da bulunan ilmi tahsil için yaptığı yolculuk ilim talebesine gizli değildir. Ayetlerde hadise anlatılırken şöyle başlanmıştır :  

  “Hani bir zaman Musa, yanındaki gence; “İki denizin bitiştiği noktaya ulaşıncaya kadar yahut senelerce hiç durmadan ( onu buluncaya kadar) gideceğim” demişti.”[310]

  Hz. Musa ve yanındaki genç ancak Allah (c.c.)‘ın bileceği kadar yol yürüyüp mesafe katettiler. Öyle ki bu uzun yolun yorgunluğunu Hz. Musa (a.s.) şöyle dile getirmişti :

“Yol azığımızı getirde yiyelim. Gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorulduk.”

  İbn. Abbas (r.a.) demiştir ki; “İlim öğrenmek istedim, ilmi en fazla ensar da buldum. Ensardan birisine gelir ve kendisine sorardım. Evindekiler bana; uyuyor derlerdi. Bende ridamı başımın altına koyup uzanır ve öğle vaktine kadar kendisini beklerdim. Öğle namazı için evinden çıktığında beni görünce” Ey Rasulullah’ın amca oğlu ne zamandan beridir buradasın?” diye sorar, bende: “Uzun bir zamandır bekliyorum” derdim. Bana: “Bu yaptığın iyi değil, geldiğini bana bildirseydin dediğinde” ben yanıma ihtiyacını gidermiş olarak çıkmanı istiyorum, ta ki senden ilim alabileyim derdim.

Yine İbni Abbas (r. a) buyurmuştur ki; Talebe olarak zillet çektim, peşinden de alim olarak izzet gördüm demiştir

İbni Abdilberr ve başkalarının rivayetine göre; Ebu Eyyub El Ensari (r. a) Ukbe b. Amir’in Hz. Peygamber (s.a.v)’den işitmiş olduğu, müslümanın diğer müslüman kardeşinin ayıbını örtmesi konusundaki bir hadisi öğrenmek için Medine’den Mısıra kadar deve üstünde yolculuk yapmıştır. Kendisinden hadis duyup öğrendikten sonra yükünü hiç çözmeden hayvanına binip gerisin geri Medine’ye dönmüştür.

Cabir b. Abdullah El Ensari (r. a) de bir hadis için Abdullah b. Üneysin (r.a.) yanına gitmek için bir aylık bir yolculuk yapmıştır.

  Said b. Müseyyeb (r.a.) buyurmuştur ki; “Ben bir hadis-i şerif öğrenmek için günlerce dolaşırdım.”

  İmam Rabiaturreyin (r.h.) ilim yolunda çektiği sıkıntı ve fakirlik çok anlatılır. O hale gelmiştir ki; Evinin tavanının kiriş ve kaplamalarını satmak zorunda kalmıştır. Hatta yiyecek bulamayıp insanların attığı şeyleri toplayıp yemiş fakat ilimden vaz geçmemiştir.

  Zühri (r. h) anlatıyor; “İlim için Urve’nin kapısına gelir ve oturur beklerdim. İsteseydim içeri girebilirdim, fakat ona saygı için müsaade etmesini veya kendisinin çıkmasını beklerdim.”

  Şu’be (r. h) buyurmuştur ki; “Kendisinden bir hadis dinlediğim herkesin kölesiyim.”

  Selef-i Salihin’in ilme bu kadar kıymet ve önem vermelerinden dolayıdır ki dünyanın bir çok kütüphanelerin de müslüman ilim adamlarının yazdığı binlerce kitap bulunmaktadır. Müslüman bilim adamları, ilme ve ilmi çalışmalarına dört elle sarılmışlar ve bunu bir ibadet aşkıyla yapmışlardır. Bunun sebebi İslam’ın ilmi farz kılmasıydı. Bu yüce destekle çalışan ilim adamları, zevkle, şevkle çalışmışlar ve neticede çok büyük başarılar elde etmişlerdir. Netice de İslam alimleri, bütün ilimlerin temellerine harçlarını koymuşlardır.

  Gerçek bu iken, Avrupalılar bir çok buluşu kendilerine mal ettiler. Göz göre göre gerçekleri ters yüz ettiler.

  Bilhassa Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bizim gözlerimiz Avrupa’dan başkasını görmediği için, bütün icatların Avrupalılarca yapıldığını zannederdik.

  Bu gün artık şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki batı medeniyetinin temelinde İslam kültür ve medeniyeti vardır.

  İlim tarihine göz attığımızda, İslamiyet’le büyük bir ilerleme kaydedildiğini görüyoruz. Sadece din ilimleri değil, fen ilimleri alanında da parlak devirler yaşandığına şahit oluyoruz. O kadar ki, cehaletin karanlığında yüzen Avrupa bile o sönmez güneşin parıltılarıyla aydınlanmış ve o ölçüde ilerleyebilmiştir.

  Bu ilerlemede hiç şüphesiz en büyük pay, müslüman alimlerin olmuştur. O dönemlerde her ilim dalında yeni yeni keşifler ve buluşlar yapılmış dünyanın dört bir yanı İslam ilim ve medeniyetinin ışığıyla aydınlanmıştır.

  İlmin korunma ve yaygınlaştırılmasını gaye edinen bu büyük insanlar, ilim öğrenmekle yetinmemiş, onu kaydetme ve başkalarına aktarmak için her türlü çareye baş vurmuşlardır. Bu iş için önce kağıt lazımdı. Fabrika kurulmalıydı. Nitekim daha 794 de Bağdat’ta Harun Reşid’in vezirinin oğlu İbni Fazıl ilk kağıt fabrikasını kurdu. Bunu 800 tarihinde Mısır, 950’ de de Endülüs takip etti. Avrupa’ya ise ancak seneler sonra girebildi. 1100’de Bizans, 1102’de Sicilya, 1228’de Almanya, 1309’da İngiltere’de kağıt fabrikaları kuruldu.

  Bilindiği kağıt kitabın ham maddesidir. İslam dünyasında kağıt fabrikalarının kurulması, ilmin hızla yayılmasını sağlamıştır.

  891’de Bağdat’ta yüzden fazla kitapçı bulunuyordu. Meşhur tarihçi Vakidi öldüğü zaman, 600 sandık kitabı vardı. Bu sandıklardan her birisi de bir kişinin taşıyamayacağı kadar ağırdı. 10. yy. da yaşayan Said b. İbad’ın kütüphanesinde, Avrupa kütüphanelerinde bulunan kitapların toplamı kadar kitap bulunuyordu.

  Müslümanlar her ilim dalında gelişmeler kaydettiler. Bir çok keşif ve buluşlara öncelik yaptılar.

  Tıptan fiziğe, matematikten kimyaya kadar her ilme mühürlerini bastılar. Diyebiliriz ki din ilimlerinin olduğu gibi, fen ilimlerinin de temellerini atanlar müslümanlardır. Örnek olarak;

 

TIB

Doktorların sultanı olarak tanınan İbn-i Sina’nın tıbba bir çok yenilikler getiren Kanun adlı tıb kitabı, İslam dünyasında olduğu kadar Avrupa’da da tıbben temel kitap olmuştur. Tıbbın İncil’i ünvanını kazanması, 600 sene Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulması bunun en büyük delilidir. İbn-i Sina, tıb dahil, 29 ayrı konudaki keşifleriyle Avrupalı ilim adamlarına öncülük yapan büyük bir alimdir.

  İbn-i Sina başta olmak üzere, Razi, Zehravi, İbn-i Zuhr v. d. Müslüman alimlerin eserleri devamlı kaynak olagelmiş, Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuş, kitaplarına müracaat edilmeden tedaviye cesaret edilmemiş ve yüz yıllarca onlardan daha değerli eserler vücuda getirilememiştir.

  Küçük kan dolaşımını Avrupalılardan 300 sene kadar önce İbnün-nefis isimli bir müslüman keşfetmiş, İbn-i Sina’nın Kanun’una yazdığı şerh (yorum)’te bunu detaylarıyla anlatmıştır. Müslümanlar bütün bunları Avrupa’da, doktorun hastasının şeytana tutulmuş, günahkar ve suçlu sayıldığı bir devrede gerçekleştiriyorlardı.

Avrupa’da ilim adamlarının öldürülüp yakıldığı, hastaların ruhuna şeytan girmiş denilip diri diri yakıldığı dönemlerde, müslümanlar medreseler kuruyor ve dünyanın her tarafından öğrencilere fizik, tıp, matematik ve astronomi konularında öğretim veriyorlardı.

Haçlı seferlerinden önce papazlar, banyo ve beden eğitimi yapmayı son derece çirkin bir fuhuş ve sefahat kadar kötü görürken, Razi hastalarına jimnastik ve banyo yapmayı tavsiye ediyor, onları en sıhhi yerlere yerleştirmeye çalışıyordu.

 

MATEMATİK

Matematikte müsllümanların hizmetleri büyüktü. O kadar ki bu alanda yaptıkları hizmet günümüz Avrupa’sında bir hayranlık uyandırmaktadır. Mesela Prof. Jacgues Risler, “Rönesansımızın matematik hocaları müslümanlardır” derken Fransız profösörlerinden E. F. Gauter’de yalnız cebiri değil, diğer matematik ilimlerini de Avrupa kültür dairesi müslümanlardan almış olduğu gibi bu günkü batı matematiği gerçekten İslam matematiğinden başka bir şey değildir demektedir.

Müslümanların, Batılı ilim adamlarına bu sözleri söylettirecek hizmetleri nelerdi? Özetle şunları söyleyebiliriz: Her şeyden önce, rakamları Avrupalılara öğretenler Müslümanlardı. Ne yazık ki kullanılması güç olan Roma rakamlarını bırakıp Hind rakamları denilen bu rakamları Avrupa birkaç asır sonra elde edebildi. İlk defa Kuzey Afrika’da Müslüman hocalardan ders alan gezgin Piza’lı Leonardo Fibonacci (1170-1240), 1202’de kaleme aldığı eserinde İslam rakamlarını kullandı.

Sıfırı ilk defa kullanan Harizmi (780-850), cebirin temellerini atmıştır. İlk cebir kitabına “El-Cebir ve’l-Mukabele” adıyla o yazmış ve kitabın adı olan el-cebr, Batı’ya “el-gebra” diye ufak bir telaffuz değişikliğiyle aynen geçmiştir. “El-Cebr”, bugün “cebir” olarak okutulmaktadır.

Matematik alanında Avrupa’ya hocalık yapan Müslüman bilginlerden biri de Battani (858-929)’ dir. Jacgues Risler’e göre, trigonometrinin gerçek manada mucidi Battani’dir.

Sinüs’ü bulanlar da Müslümanlardır. Müslümanlar, sinüs’e ceyb derlerdi. Batılılar bunu tercüme ederken sinüs dediler.

 

FİZİK

Fiziğe gelince; Ahmed bin Musa, “ Harika Düzenler” adlı eserinde 100 kadar otomatik kontrol sistemli aletin şeklini çizdi. Ebu’l İz İsmail el-Cezeri (?-1206) ise, Kitübü’l Hiyel adındaki harika eseriyle sibernetiğin kurucusu oldu.

Optik ilminin temellerini atan İbni Heysem (965-1051) “Görüntüler Kitabı” yla, Roger Bacon (1214-11294), Kepler ve Leonardo gibi bilginlerin çalışmalarında rehber oldu. 600 sene ilim dünyasında kaynak olarak kaldı. Işığın kürevi aynalarda yansımasıyla ilgili kende adıyla anılan Al-Hazen ( İbn- Heysem’in Avrupadaki ismi) problemi onun buluşudur.

Farabi sesin fiziki izahını yaptı. İbn-i Karara ilk torna tezgahını kurdu.

İlk uçuş denemesine İsmail Cevheri girişti, fakat hayatına mal oldu. Hazerfen Ahmed Çelebi ise kazasız belasız uçmayı başardı. Taktığı kartal kanatlarıyla İstanbul’daki Galata kulesinden Üsküdardaki Doğancılara uçtu. Füze türünden icadıyla ilk uçma şerefini ise 4. Murad zamanında yaşayan Lagari Hasan Çelebi kazandı.

Uçağın öncülüğünü 880’de İbn-i Firnas adındaki bir İslam alimi yaptı. Kuş tüyü ve kumaş geçirdiği uçağıyla uzun süre havada kaldı ve süzülerek yere indi. Batı’da ise ancak Orville Wright Kardeşlerin 1903’de bir uçakla uçabildiklerini görüyoruz.

Yer çekiminin Nevton tarafından keşfedildiğini sanırız. Oysa ki Razi’den tutun, Biruni’ye, hatta Hazini’ye kadar İslam alimlerinin yer çekimi ile ilgilenidiklerini görüyoruz. Ord. Prof. İsmail Hakkı İzmirli, “İslam mütefekkirleri ile garb mütefekkirleri arasında mukayese” adlı eserinin 17. sayfasında, boşlukta çekimin ispatının Nevton’dan önce Razi tarafından yapıldğını söyler.

 

KİMYA

  Kimya denince Cabir hatıra gelir. Onun kimyada açtığı çığır, Priestley ve Lavoisier’den hiçte aşağı değildir, hatta daha önemli görülür. Cardano, onu dünyanın 12 dahisi arasında sayar. Cabir, asırlarca önce kurduğu özel labaratuvarında yaptığı çalışmalar sonucunda bir çok asitleri keşfetmiş, kimyada ki keşif ve buluşlarıyla ün yapmıştır.

Doktor olduğu kadar büyük bir kimyager olan Razi’de sülfirik asiti, saf alkolü elde etmiştir.

  Beşir, Brant’tan önce fosforu bulmuştur.

  Barutu ve topu ilk defa müslümanlar kullandı. Havan topu, Fatih’in keşfidir. İlk roketi yapanlar da müslümanlardır.

  Kısaca söylemek gerekirse Viardot’un ifadesiyle: Müslümanların kimyaya hizmetleri, matematikteki tesirlerinden daha aşağı değildi. Onların çalışmaları modern kimyanın temellerini teşkil etti.

 

ASTRONOMİ

  Astronomiyi ele alacak olursak, Müslüman alimlerin en çok ilgilendikleri bir saha olarak görürüz. İslam ülkelerinin hemen hemen her büyük şehrinde birer rasathane bulunmaktaydı. Bu rasathanelerde, Müslümanlar, öylesine gözlem ve incelemelerde bulundular ki, elde ettikleri neticelerle ilim dünyasına asırlarca yol gösterdiler. Tycho Brahe, Kopernik, Galile gibi birçok batılı bilgine dahi ilham kaynağı oldular. Paris İslam Enstitüsü eski profösörlerinden Jacgues Risler, Müslümanların rönesansa tesirlerini anlatırken: “Müslüman astronomlar matematik alimleri derecesinde rönesansımıza tesir ettiler,” demiştir.

 

BOTANİK VE ZOOLOJİ

  Orta çağın en büyük ve eczacısı İbni Baytar 1400 civarında bitki ve ilacı anlatan kitaplarıyla, 16. yy kadar kaynak olmuştur.

  Demiri 1069 hayvanı incelediği eserinde zoolojiye zenginlik kazandırmıştır.

  İbni Avvam (12. yy) ziraat kitabıyla orta çağ boyunca ilim dünyasına kendisini kabul ettirmiştir.

 

COĞRAFYA

  Coğrafyanın ilim haline gelmesini sağlayanlarda müslümanlardır. Köşe köye bucak bucak dolaşan Evliya Çelebi 29 sene hiç durmadan ülke ülke, kıta kıta gezen İbni Battuta’nın seyahatnameleri birer tarih ve coğrafya hazinesidir.

  Kristof Kolomb Amerikanın varlığını müslümanlardan özellikle İbni Rüşd’ün kitaplarından öğrendiğini kaydeder.

  Beyruni, asırlar önce Amerika’nın varlığından söz etmiştir. Pir-i Reis dahi ”Kitab-ı Bahriye”sinde, Amerikanın varlığından seneler önce bahsetmiştir. Vasco da Gama’ya dünya turunda, İbni Macid (15yy) isimli bir müslüman denizce yol göstermiştir.

  İdrisi, günümüzden 800 sene önce, zamanımızın dünya haritalarına benzer haritalar çizebilmiştir.

  Piri Reisin Amerika haritası bir harikadır.

  Hele Mürsiyeli İbrahim’in Piri Reis’den 52 sene önce çizdiği Akdeniz haritası, bu günkü ölçülere tıpa tıp uygundur.

 

TARİH VE MİMARİ

  Tarih ilminin seçkin simalarından birisi olan İbn-i Haldun, sosyoloji ilminin kurucusu olarak anılmakta, “Mukaddime”siyle birçok batılı bilgine yol göstermektedir.

  Mimari denilince dünyada ilk akla gelen mimar, Koca Sinan olmakta, meşhur eserleriyle hala yaşamaktadır.

  Bunlar çeşitli ilim dallarında hizmetleri görünen büyük ilim adamlarımızdan sadece bir bölümüdür. Sayıları yüzlerce, binlercedir. Örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür.

  Bu örneklerden sonra kısaca söylemek gerekirse, müslümanların el atmadıkları hiçbir ilim sahası kalmamıştır. Bütün ilimlerin temellerine harçlarını koymuşlardır.

  Gerçek bu iken, Avrupalılar birçok buluşu kendilerine mal etmekten çekinmediler, bazı gerçekleri görmezden geldiler ve göz göre göre inkar ettiler.

  Kan dolaşımı denilince Harvey, gezegen hareketleri denilince Kepler ve Kopernik, yer çekimi denilince Newton, atom denilince Einstein vb. ’ni hatırlar olduk. Bu keşif ve buluşların daha önceden İslam alimlerince keşfedildiğini bilmiyorduk. Çünkü gözlerimizi Avrupa’ya çevirmiş adeta kendimizi göremez olmuştuk. Oysa Avrupa bizim olanları kendine mal edip, tekrar bize sattı. Mesela, Konstantin isimli bir papa Ali bin Abbas’ın “Kitab-ül Meliki”sini alıp Latinceye tercümeye ederek, kendi eseriymiş gibi “Liber Pantegni “ adıyla piyasaya sürdü. Bu sahtekarlığı Stephan isimli bir papaz, 40 sene sonra su yüzüne çıkardı ve biz böylece öğrendik ki Avrupa’ya ilmin geçişinde bir köprü olan Endülüs’te ilim hırsızlığı öylesine yaygınlaşmıştı ki, Sevilla’da 13 yy. bunu yasaklamak için kanun bile çıkarılmıştı.

  Şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, bugün batı medeniyeti ayakta durabililyorsa, bunu İslam kültür ve medeniyetine borçludur. İslam medeniyeti olmasaydı, bugün ne fabrikalardan ne füzelerden ne atom sanayisinden ve nede elektronik beyinlerden söz edilebilirdi.

MEŞHUR GÖZ TABİBLERİ VE BAZI ESERLERİ

  Seyyidül Mürselin Efendimiz(s.a.v) buyurdular ki;” Bütün mü’minler tek şahıs gibidir. Nasıl ki kişinin başı ağrıdığı zaman bütün vücudu hasta olur, gözü ağrıdığı zaman da yine bütün vücudu hasta olur.”[311]

  Gözleri hasta olan kimsenin bütün vücudu hasta demektir. Nitekim Zat-ı Risalet Efendimiz (s.a.v) “Bütün mü’minler tek bir şahıs gibidir. Zira onun gözü ağrısa, bütün vücudu hasta olur. “Buyurmuştur.

  Bu Hadis-i Şeriften yola çıkarak İslam uleması ilmin kıymetini ve ilim ehlinin değerini, eserlerinin kıymetini çok iyi bildikleri için göz hakkında da bir çok eserler yazarak İslam alemine bu değerli eserleri kazandırmışlardır.

Fahri Alem Efendimiz (s.a.v) bu konuyla ilgili şöyle buyurmuşlardır;”İnsan öldüğü zaman ameli kesilir, ancak şu üç yolla kendisine sevap gelmeye devam eder:

-Sadaka-i Cariye

-İstifade edilen ilim

-Kendisine dua eden salih evlad.[312]

  Şimdi bu meşhur göz tabiblerinin ve asırlarca Avrupa’da, Orta Asya’da ders kitabı olarak okutulmuş çok kıymetli bazı eserlerini tanıtmaya çalışacağız.          

 

ALİ B. İSA EL-KEHHAL

  İlk defa göz hastalıkları hakkında eser veren, ilk defa ameliyatlarda anesteziden yararlanan müslüman tıp bilginidir. İslam dünyasında “Kehhal” Avrupa’da ise “Haly Jusu” diye şöhret bulan Ali b. İsa, İslam dünyasının, hatta bütün orta çağın en meşhur göz hekimidir.

  Ali b. İsa’yı orta çağın en meşhur göz doktoru haline getiren eseri, hiç şüphesiz “Teskiret-ül Kehhalin: “Göz doktorları için hatırlatma” adlı kitabı olmuştur.

  Eser, göz hekimliği üzerine zamanımıza kadar gelebilmiş en tam ve en eski eser olması itibari ile kültür tarihi bakımından hususi bir ehemmiyet arz etmektedir. Bazen, ilk kelimesi dolayısı ile kısaca “ Risale”de denilen mufassal bir eserdir.

  Tıp tarihçileri 19. yy. ortalarına kadar gözle ilgili daha iyi bir eserin bulunmadığını kaydederler. Gerçekten bu eser, gözün yapısından ve göz hastalıklarından bahseden en eski ve en değerli eserler arasındadır. Orijinal bir çalışma olan eser, Arapça yazılmıştır.

  Şunu tekrar belirtelim ki, eserin getirdiği yenilikler ve keşifler orjinalliğini asırlarca sürdürmüştür. Tıp tarihi mütehassıslarından göz hekimi Maks Meyerhof’un dediği gibi ”İlim dünyası sadece doğuda değil, batıda bile ondan daha iyisini yazabilmek için 19. yy. ’ ortalarına kadar beklemek zorunda kalmıştır.”

  İbn-ül Kıfti göz hekimlerinin çalışmalarını bu kitaba göre yaptıklarını belirtir. Daha sonra bu konuda eser verenler Ali b. İsa’nın eserinden bir çok bölümleri olduğu gibi almak zorunda kalmışlardır.

Gözle ilgili her hususa geniş yer verilen eserde, önsözden sonra şu konulara yer verilmiştir.

1. Bölüm: Göz anatomisi

2. Bölüm: Gözün dış hastalıklardan ve tedavilerinden, göz kapakları, göz yaşı bezleri, gözün tabakaları, kornea ve hastalıklarından ve tedavilerinden, katarak ve ameliyatından bahseder.

3. Bölüm: Gözün iç hastalık ve tedavilerinden, görme hastalığının belirtilerinden, billur cisim ve albumin hastalığında gözün değişikliklerinden, uzaktan ve yakından görememekten, gece ve gündüz körlüğünden, saydam tabakadan, retinadan, görme sinirlerinden, ağ tabaka ve iris hastalıklarından, şaşılık ve görme zaafından bahseder. Bu bölümde 133 hastalığın tarifini yapmıştır.

4. Bölüm: Sağlığın korunması ile ilgili bilgiler.

Kitap alfabetik sırayla tanzim edilmiş, 141 basit ilaç ve bunların göze tatbikinin izahı ile sona erer.[313]

 

AMMAR B. ALİ EL-MEVSILİ

İlk defa katarakt ameliyatını gerçekleştiren İslam aleminin yetiştirdiği 11. yy’ın en tanınmış ve en büyük göz hekimlerinden biridir.

Asıl adı Ebu’l Kasım Ammar b. Ali el-Mevsıli dir. Avrupa’da “Canamusali” adı ile tanınmıştır. Musul’da doğdu, doğum yerine nisbetle Mevsıli olarakta bilinir.

Nazari bilgilerini çeşitli uygulama ve ameliyatlarda geliştiren Ammar, göz hastalıkları sahasında mütehassıs bir hekim olarak tanınmaktadır. Kitabü’l müntehab bi ilmi’ll-ayn ve “ileliha ve müdavatiha bi’l-edviye ve’l hadid” adlı ünlü eserini Fatımi sultanı Hakim zamanında Mısır’da yazmıştır.

Mevsıli bu eserinde kısa bir önsözden sonra gözün anatomisi üzerinde durmakta ve göz kapakları, saydam tabaka, göz bebeği, göz akı gibi önemli bölgelerdeki hastalıkları tanıtarak tedavi usüllerini açıklamaktadır. Bu tedavi usüllerinin en değerli yönü, verilen bilgilerin bizzat kendisinin yaptığı tedavi ve ameliyatlardan edindiği tercihlere dayanmasıdır.

Bunlardan özellikle katarakt ameliyatlarında uyguladığı ince bir metal boru ile katarakt tabakasını emme metodu bu sahada önemli bir buluş olarak kabul edilmektedir.

Ammar, yaptığı göz ameliyatlarının, özelliklede en önemli buluşu olan kendisine özgü bir yöntemle defalarca gerçekleştirdiği katarakt ameliyatını anlatır.

Ammar, kendisini ilim tarihine geçiren katarakt ameliyatlarını günümüzden 1000 yıl kadar önce gerçekleştirmiş ve bu ameliyatlardan olumlu sonuç almıştır.

Eserlerinde anlattığı 6 katarakt ameliyatında içi boş bir tüp kullanmış, bu tüp ile kataraktı emerek çıkarmayı başarmıştır.

Yapmış olduğu katarakt ameliyatı o kadar şöhret buldu ki bu sahada eser yazanlar onun bu konuları anlatan kitabını da aynen aldılar, ya büyük ölçüde istifade ettiler, yada kaynak olarak onu gösterdiler.

Kitabü’l Müntehap’ın asıl ve tam Arapça nüshası bugün Mısır milli kütüphanesinde bulunmaktadır.

Diğer bir Arapça asıl nüshasının üçte ikilik bölümü İspanya’da Escurial (casiri, 1. s. 317) de korunmakta ve 889 numarada kayıtlı bulunmaktadır.

18. yy’ın ilk yarısına kadar göz ve göz hastalıkları konusunda ders kitabı olarak okutulmuş yüz yıllarca batıda baş eser özelliğini korumuştur.

ŞAZİLİ

Mısır’da yetişen meşhur göz hekimi. İsmi Sadaka b. İbrahim el-Mısri el-Hanefi eş-Şazili’dir.

Şazili’nin göz hastalıkları ve tedavisi hakkında “Kitabü’l Ümmet-il-Kuhliyye fil-Emrad-il-Basariyye” adlı meşhur bir eseri vardır. Eser beş ana bölüme ayrılmıştır.

Birinci bölümde, gözün anatomisi ve fonksiyonu

İkinci bölümde, Oftalmolojik genel bilgiler

Üçüncü bölümde, önemli göz hastalıkları ve tedavileri

Dördüncü bölümde, önemsiz olan göz hastalıkları

Beşinci bölümde, tıbbi maddeler anlatılmıştır.

Eserin birinci kısım dördüncü faslında, gözün embriyolojik yapısını ele almış, sonra görmeyle ilgili üç teoriyi bildirmiştir. Ona göre görme, hem aydınlatılmış olan görülecek cisimde, hem de gözün kendisinde ortaya çıkmaktadır. İbn-i Kadi Ba’lbek isimli bir zattan naklederek yirmi yedi türlü algılama ve sekiz görme durumu bildirmektedir. Birinci kısmın altıncı faslında gözün karşılaştırmalı anatomisini ve fizyolojisini vermektedir. Bu arada çeşitli hayvanlardaki gözlerin durumunu, büyüklüğünü, renklerini ve fizyolojisini izah eder. İnsan gözünün ve insan beyninin dikkati çeken noktalarını belirtir. Pek çok göz rahatsızlığının beyinden kaynaklandığını bildirir. Çeşitli ırkların gözlerini kıyaslar ve farklarını açıklar.

Şazili, Mısır’daki göz hastalıklarından bahseden ilk ilim adamıdır. Daha önce yaşamış olan Mısırlı göz hekimleri, göz hastalıkları hakkında bilgi vermemişlerdi.

Eserin üçüncü kısmında Şazili, sırayla göz kapağı, kornea ve göz merceğiyle ilgili hastalıkları ele almaktadır. Gözün her bir bölümü için pek çok sayıda rahatsızlık (sadece göz kapakları için 36 adet) anlatılmaktadır. Hastalığın gelişmesine göre, dört türlü trahomdan bahsetmektedir. Ali b. İsa tarafından bahsedilmeyen, fakat Şazili’nin ele aldığı diğer göz hastalıkları arasında ihtilac, göz kapağı kanseri ve göz seyirmesi vardır. Ali b. İsa konjonktiva hastalıklarından on üçünü sayarken Şazili Muhammed b. Ali Necibüddin Semerkandi’yi takiben iki tane daha ilave etmiştir. Kabızlığın, kötü hazmın, baş ağrısının görmeye tesir ettiğini fark etmiştir. Kornea ile ilgili olarak on üç rahatsızlık sıralamaktadır.

Hastalıkla ilgili verdiği açıklamalarda: Bu hastalık, ”tedavi edilebilir” veya “korkulur” veya “tedavi edilmez” ibareleri koymuştur.

 

İBN-İ ZUHR

Endülüsün en büyük müslüman doktorlarındandır. İslam dünyasında olduğu

kadar tüm orta çağ boyunca Avrupa’da en önde gelen doktorlar arasında yer almıştır.

Eserleri Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuş, tesirini 17. yy, ın sonuna kadar sürdürmüştür. Tıpta bir çok yenilikleri, keşif ve buluşları bulunmaktadır. Avrupa’da “Avenzoar” diye anılmaktadır. İslam dünyasında ise İbn-i Zuhr veya Ebu Mervan İbn-i Zuhr diye tanınmaktadır.

Asıl ismi Abdulmelik b. Eb’il Ala Zuhr olup künyesi Ebu Mervandır. Altı nesil boyunca tabiblik yapan bir sülanenin çocuğudur. Ortaya koyduğu yeni tedavi usülleriyle tanındı. İbn-i Rüşd ile görüştü.

Şahsi deney ve gözlemleri neticesinde kaleme aldığı ünlü eseri “Teysir” doktorların müracaat kitabı olmuştur.

Eserleri; İbn-i Zuhr’un en büyük eseri “Teysir” adlı tıp kitabıdır. Uzun adı “et-teysir fi’l müdavat ve’t tedbir. (Tedavi ve tedbiri kolaşlaştırma)” İbn-i Zuhr bu kitabını yakın dostu İbn-i Rüşd’ün isteği üzerine kaleme almıştır.

El, İktisad fi Islah’ilm-Enfusi vel-Escad adlı eseri bedeni ve ruhi hastalıkların teşis ve tedavileri ile ilgili olup çok önemlidir. Bu eser yedi bölümden meydana gelmektedir.

Dil, ağız ve ses sağlığı, göz sağlığı ve tedavi usülleri, kulak ve burun hastalıkları ile tedavileri anlatılan eserde ayrıca baş, saç ve kirpikler üzerinde incelemeler yapılmış, insan yüzünün aldığı renklere göre sıhhat ve hastalıkların teşhis edilebileceği belirtilmiştir.

Göğüs, sırt ve karın bölgesi ile bel, bacaklar ve kalça bölgesi hastalıkları ve tedavileri anlatılmıştır. Son bölümde, buhran ve başka ruhi hastalıklar ve tedavileri ele alınmış, humma, zature ve zatülcenb gibi hastalıklar izah edilmiştir.

 

CÜRCANİ

Bazı kaynaklarda baba adı : Hüseyin lakabı Şerafeddin künyesi : Ebu’l Fezail şeklinde geçmektedir. 17 yıl süreyle Muhammed Kutbiddin şahın himayesinde bulunan Cürcani hükümdar tarafından büyük ilgi gördü ve çalışmaları ödüllendirildi.

Eserleri; Zahire-i Harizmşahi. Muhtemelen tıbla ilgili farsça yazılmış ilk ansiklopedik eserdir. Kitap, biri sonradan ekleme olmak üzere on bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerde sırasıyla, tıp ilimlerinin tarifi ve faydaları, değişik hastalıkların tanımlanması, sağlık, solunum ve durum tespiti, hastalıkların nasıl tespit edildiği, ateş ve çesitleri ile sebep ve tedavileri, hastalıkların tedavisi, şişiklerin tanımlanması, zehirler ve etkileri, ayrıca ilaç bilgileri gibi konular açıklanmıştır.

Özellikle katarakt tedavisinde göz merceğinin iç kısmını çıkarmayı tavsiye eden ifadelere, bugünkü tıp tarafından da kabul edilen bilgilerle uygunluğu göstermektedir.

 

GAFİKİ, MUHAMMED B. KASSUM

Onun zamanımıza kadar gelen tek eseri, göz hastalıkları konusunda yazdığı el-mürşid fi’l-Kühl’dür. Gafiki, tahsilini Kurtuba’da yapmış, tıb bilgisini Huneyn b. İshak, Ali b. İsa el-Kehhal, Ammar b. Ali el-Mevsili, Zehravi, İbni Sina gibi meşhur hekimlerin eserlerini okuyarak ve uzun yıllar çalıştığı kurtubadaki kendi tecrübeleri ile elde etmiştir. Kitabını zamanında göz hastalıklarıyla ilgili teorik ve pratik bilgiler içeren bir kaynak bulamadığı için yazdığını söyler.

292 yaprak, ilk ve son sayfaları eksik olan el-Mürşid fi’l-Kühl 6 bölümden (makale) oluşmakta, her bölüm muhtelif bablara, bunlarda “fasıl” ve “ders” başlıklarıyla bölümlere ayrılmaktadır.

Birinci bölüm Hipokrat’ın hekimlere tavsiyeleri ve tıbbın önemiyle başlayıp tıpta teori ve pratiğin yerine dikkat çektikten sonra gözün anatomisi, sağlığı, hastalıklarının tedavisi ve cerrahisi hakkında bilgi vererek sona ermekte,

İkinci bölümde de gözün parçaları, sinir ve damarları, bunların yapıları ve görme olayının nasıl meydana geldiği anlatılmaktadır.

Üçüncü bölüm genel tıp konuları hakkında bilgi içermektedir.

Dördüncü bölüm genel olarak hastalıklar, sebepleri ve birbirleri ile olan ilişkileriyle genel göz hastalıklarına ayrılmıştır.

Beşinci bölümde yedi sınıfa ayrılan göz ilaçları bunların hazırlanışı ile göz için zararlı ve faydalı renklerden

Altıncı bölümde sadece göz hastalıklarından bahsedilmektedir. Bu bölümde müellif, önemli göz hastalıklarıyla çocuklarda görülen göz hastalıklarından gözün tabakalarına göre 77 çeşit hastalıktan ve bunların ilaçlarından söz etmekte son olarakta 25 adet göz cerrahisi aletini şekilleri ile birlikte tanıtmaktadır.

El-Mürşid fi’l kühl’ün, işlediği genel tıp konularının yanında asıl temasını oluşturan göz tababetine yaptığı hizmeti çeşitli açılardan değerlendirmek gerekir.

Gafiki, çocuklarda rastlanan göz hastalıklarını ayrı bir bölümde incelemesi, ilaçların terkibindeki maddelerin ölçülerine ve göz sağlığı için en başta sağlıklı beslenmeye dikkat çekmesi, tedavi metotlarına bir çok alternatif getirmesi ve göz cerrahisi aletlerinin gelişmesine yaptığı katkı ile göz hekimliğine büyük hizmetlerde bulunmuştur.

 

GEVREKZADE HASAN EFENDİ

1704 tarihinde doğdu. Hafızlığı ve medrese eğitimini tamamladıktan sonra ilgi duyduğu tıp tahsilini Tokat’lı Mustafa ile onun damadı İsmail ve Mehmet Emin efendilerinin yanında yaptı.

Celvetiye, Nakşibendiyye ve Bayramiyye tarikatlarına intisab ettiği bilinen Gevrekzade vefatında Eyüp’te Bozcaadalı Hasan Paşanın eski hayratı karşısındaki Ataullah Mehmed Efendi Haziresine defnedildi.

Eserleri; Zübdetü’l kühliye fi teşrihi’l basariyye. Eş-Şazeli’nin göz hastalıklarına dair “Umdetü’l kühleyye” adlı kitabının tercümesidir.

Risale-i Tıbbiyye: Dimağ, aksırık, nezle ve göz hastalıklarını konu alan eserin kafa travmaları ile ilgilidir.

 

HUNEYN B. İSHAK el-BAĞDAD-İ

Huneyn, ilim dünyasında daha çok tercüme ile şöhret bulmuştur. O tercüme de sembol isimdir.

Huneyn, Şakir oğulları ile birlikte çalışırken ayda takriber 500 dinar alıyordu. Halife Me’mun ise onun yaptığı her tercüme kitabına ağırlığınca altın veriyordu. Aynı zamanda bu, o devrede ilme ve ilim adamına verilen değerin bir ölçüsüdür.

Huneyn’in tercüme de en büyük özelliği, tercüme edeceği eserin en az üç metnini birden bulması, bunları birbirleri ile karşılaştırması, bozuk ve noksan kısımları varsa eski haline getirmesi idi. İlk ve orta çağda müslümanların dışında, yabancı bilginlerin eserlerine karşı bu derece sorumluluk duyan, üzerine düşen, vazifeyi bu derece eksiksiz yapan başka bir millet yoktur. Eğer bu zihniyeti günümüzde övmeye kalksak tek kelime ile modern bir düşünce olduğunu söyleyebiliriz.

Huneyn bu konuda o kadar hassastır ki, Galen’in kendisinde noksan olan ve o devirde nadir bulunan bir eserini temin edebilmek için Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısıra kadar seyahatler tertip etmiş, eserin orjinalinide ele geçirmiştir.

Eserleri; El-Aşr Makalat fi’l Ayn ”Göz hakkında on risale” bu eser göz tıbbı hakkında yazılan eserlerin en eskisidir. Bu eser batıda göz doktorlarının çalışmalarını dayandırdıkları temel kitap oldu. 11. yy da yaşayın Ali b. İsa ve Ammar’ın göz hakkındaki eserleri ile birlikte Huneyn’in bu eseri sahasında en kıymetli eserler arasında yer aldı. Hatta batılı göz doktorları, 18. yy sonlarına kadar bu eserleri kaynak olarak kabul ettiler ve asırlarca bu sahada onlardan daha iyi bir eser yazamadılar. Özellikle o devrelerde Avrupalılar hemen hemen bütün eserlerini müslümanların izahlarına dayandırırlar, onlardan ilham alırlar, onların tesiri altında kalırlardı.

Huneyn’in eserlerine batı o derece sarıldı ki bazılarına sahip bile çıktı. Sicilyalı mütercim Demetrius, Konstantin’in “De Oculis” adlı eserini inceledi ve Huneyn’in gözle ilgili eserinin kopyası olduğunu ortaya koydu.

Bu Konstantin’in ne ilk ne de son hırsızlığıdır. O bir kısım müslüman alimlerinin eserlerini hiç çekinmeden kendisine mal edebilmiştir. Ama neticede hırsızlığı meydana çıkmıştır.

Avrupa’da “Joannıtlus” adıyla tanınan Huneyn özellikle tıp alanında yazdığı “Göz hakkında on risale” adlı eseri ile 18. yy sonuna kadar, göz doktorluğunun temelini teşkil etmiştir.

 

İBN-İ HEYSEM

10. ve 11. yy. lar da yetişen müslüman fizik, matematik ve astronomi alimidir.

İsmi Hasan b. Hasan b. Heysem’dir. Künyesi Ebu Ali’dir. Batı ilim dünyasında “Al Hazen” adıyla tanındı. İbn-i Heysem Biruni ve İbn-i Sina ile çağdaştır. Optik ilminin kurucusudur. “Optiğin babası” ünvanını almıştır. Gözlük İbn-i Heysem’in keşfidir.

İlk fotoğraf makinesinin 1826 da Niepçe tarafından yapıldığı bilinmektedir. Oysa asırlar önce İbn-i Heysem bu konuda çalışmalar yapmıştır.

Nil nehri ile ilgili bir sulama projesi ve bazı teknik çalışmalarda bulunmuş, Nil nehrinden nasıl istifade edilebileceğini araştırmıştı. Projesini Fatımi Sultanı El Hakim’e şöyle açıkladı: “ Nil nehrinden faydalanacak öylesine bir alet yaptım ki nehir taşarken de azalırken de hal-ü karda insanlar ondan faydalanırlardı. Bu sözleriyle İbn-i Heysem, Nil üzerine set koymayı yani baraj yapmayı kastediyordu.

Aristo ve Batlamyusun eserlerini inceleyerek hatalarını gösterdi. Bunları özetleyerek Arapça ya tercüme etti.

Göz sisteminin görme merkezi olduğunu ve onun üzerinde meydana gelen izlenimlerin görme sinirleriyle beyne intikal ettiğini ispat etti.

İbn-i Heysem gözün görmesini temin eden kısmın “Adese” olduğunu belirtmiş, iki gözün birden aynı cismi tek olarak nasıl gördüğünü izah etmiştir.

Roger Bacon, İbn-i Heysem’in eserlerinden öylesine faydalanmıştır ki, Paris ve Oxford üniversitelerinde İbn-i Heysem’in “Menazır” adlı eserinden dersler vermiştir, onun bu tutumunu görenler, “ Bacon müslüman oldu” demişlerdir.

Eserleri; İbn-i Heysem’in yüzü aşkın eserlerinin en meşhur ve geniş muhtevalı olanı “ Kitabü’l Menazir” dir. Eser, yedi bölümden meydana gelmiştir.

Birinci bölümde; görme olayının keyfiyeti, gözün özellikleri,

İkinci bölümde; ışık ve özellikleri, ışığın aydınlatmasının nasıl olduğu, göz ile ışık arasına giren nesneler, gözün anatomik yapısı, görmenin nasıl olduğu, nasıl ayırt edebildiği.

Üçüncü bölümde; gözde veya görmede meydana gelen yanılmalar ve bunların sebepleri, gözün yanılması ile bilgide meydana gelen yanılmalar, düşünce ve araştırmalar da vaki olacak hatalar

Dördüncü bölümde; parlak cisimlerden ışığın yansıması yolu ile gözün bunları görmesi, gözde bunların görüntülerinin meydana gelmesi.

Beşinci bölümde; görüntülerin, hayallerin yerleri

Altıncı bölümde; ışıkların eşyadan göze yansıması yolu ile görmede meydana gelebilecek yanlışlık ve hatalar ve bunların sebepleri

Yedince bölümde; hatalı görüntüler ve yanlış görme olayları anlatılmaktadır.

İbn-i Heysem’in bu meşhur eseri orta çağda beş defa Latince’ye çevrilmiş olup bütün üniversite ve ilim merkezlerinde tanınan tek müracat eseri durumundaydı.

Risaletün Amil-il-Ayni vel-İbsar: Gözün yapısı ve görme olayının incelenmesi hakkındadır.

Apollo ile Aya inen ilk Astronotlar, orada gördükleri muhteşem kraterlere önemli adlar verirken, bir tanesini de İbn-i Heysem olarak isimlendirdiler.

EBU BEKİR RAZİ

Göz hakkında “Kitabün fi Keyfiyetil Ebsar” adında bir eser yazmış ve bu eserinde görme hissinin gözden çıkan ışıklarla olmayıp, göz sinirleri vasıtası ile, beyin merkezine gönderilen ışıkların burada aks yolu ile yansımasından meydana geldiğini açıklamıştır.

Ebu Bekir Razi bu yeni buluşu ile eski Yunan tıbbından bazı görüşleri reddetmiştir.

Ebu Bekir Razi ayrıca “Gözün konumu ve şekli göz hastalıkları, ilaçları ve tedavileri” isimleri ile de eserler yazmıştır.

Ayrıca “el Havi fit tıbb” adlı 30 cildi bulan ansiklopedinin göz hastalıkları ile ilgili bölümü. Razi’nin bu eseri Avrupa üniversitelerinde temel araştırma ve ders kitabı olarak okutulmuştur.

Ayrıca bir sebebe bağlı olarak göz bebeğinin ışıkta küçülüp karanlıkta büyüdüğünü açıklayan “Risale fi’l illetil-leti min Ecliha Teziku’n-Nevazıru fi’n-Nuri ve Tettesiu fi’z Zulmeti” adında bir eser yazmıştır.

  Son zamanlarda gözleri kör olmuştu. Kız kardeşi onu evine aldı. Kendisine ameliyat için gelen doktora gözün yapısı ile ilgili sorduğu suallere istediği gibi cevaplar alamayınca ameliyat olmaktan vazgeçti ve gözün yapısını bilmeyen bir doktorun ameliyat yapamayacağını söyledi, 925 senesinde vefat etti.

  Paris tıp fakültesi salonunda; Razi’nin İbn-i Sina ile birlikte fotoğraflarının asılı bulunuşu ona verilen değer ve hürmetin açık ifadesidir. O kadar ki eserleri 17. yy’ın başlarında bile Türbinger ve Oder nehri kenarlarındaki Frankfurt üniversitelerinde ders programlarının temelini teşkil etmekteydi.

 

KİNDİ

İsmi Yakup b. İshak b. Soppa b. İmran’dır. Künyesi Ebu Yusuf’tur.

Güney Arabistanın meşhur Kinde kabilesinden geldiği için Kindi ismi ile, Avrupa’da Akintus lakabıyla tanınır. İbn-i Heysem, Bacon ve Witelov onun eserlerinden istifade ettiler.

İslam aleminde felfesi görüşleri Kindi ile zuhur etmiştir. Bir asır sonra Farabi, daha sonra İbn-i Sina kendisini takip edenlerdendir. Bu üç filozofla İslam dünyasına felsefe zuhur etmiştir. Felsefe sahasında ciddi çalışmalar yapmış, Aristo ve Eflatunun fikirlerinin tesiri altında kalmıştır. Psikoloji sahasında Eflatuna uyuyor, metafizikte Aristoyu değil Phisagor’u destekliyordu. Felsefe ile meşgul olması doğru yoldan ayrılmasına neden olmuş, derin bilgisine büyücülük gibi şeyler karıştırarak Allah (c.c) ’ın zati sıfatlarını inkar etmiştir. Yanlış fikirleri büyük İslam alimi İmam-ı Gazzali tarafından inceden inceye ele alnarak gerekli cevaplar verilmiştir.

Bizim konumuzla ilgili olan yeri ise ”Optik” le etraflı bir şekilde uğraşması, görme olayı gözden koniksi olarak dağılıp genişleyen ve eşyayı saran ışık demeti sayesinde meydana gelmektedir.

Ehl-i Sünnet alimleri kendisini itikad yönüyle red, ilim yönüyle takdir ederek ilminden faydalanmışlardır.

Kindi’nin yazdığı eserlerinin sayısı 270’e ulaşmakta ve 17 ilim sahasını içine almaktadır. Bunlardan 22’si felsefeye 14’ü matematiğe 32’si tabiat ilimlerine 7’si musiki nezeriyelerine 5’i psikolojiye 9’u da mantığa dairdir.

HALİFE B. EBU’L MEHASİN EL HALEBİ

Eseri; el-Kafi fi’l-Kuhl

ŞEMSEDDİN MUHAMMED B. DANYAL EL-KEHHAL EL HUZAİ EL MUSİLİ EL HAKİM

Eseri; Manzume fit-Tıbbi

SELAHADDİN B. YUSUF EL HAMEVİ

Eseri; El-Kafi fi’l Kuhl

EBUL MEKARİM ALİ B. ABDÜLKERİM B. TARHAN EL KEHHAL EL HAMEVİ

Eseri; el-Kanun fi Emrazi’l Uyun

Biz de Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) duasıyla sözümüzü noktalıyoruz:

YA RABBİ. . . ! DİLİMİ YALANDAN, KALBİMİ NİFAKTAN, AMELİMİ RİYADAN, GÖZÜMÜ HIYANETTEN TEMİZLE VE KORU. ÇÜNKÜ GÖZLERİN HIYANETİNİ SEN BİLİRSİN, GÖNÜLDEN GEÇENLER SENDEN GİZLİ DEĞİLDİR. . . .” (AMİN)

 

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

 1) Marifetname İbrahim Hakkı Hz. Terc. M. Fuat Başar Alem Yay.

 2) Kur’an Nurundan Amme Cüz’ü Tefsiri Muhammed Ali Sabuni Tercüme Dr. Ahmet İyibildiren Uysal Yay.

 3) En Güzel Dualar Ali Eren Çile Yay. İst. 1991

 4) Esma-ül Hüsna Arif Pamuk Pamuk Yay.

 5) Tıbbi Nebevi Ansiklopedisi Ali Rıza Karabulut Mektebe Yay. 4. Baskı 1993

 6) İlimlerin Diliyle Allah Şaban Döğen Yeni Asya Yay. İst. 1992

 7) Hüzmeler ve İktibaslar Enver Aydın Nil A. Ş. İzmir 1990

 8) İnsan Bilinmezi Onk. Dr. Haluk Nur Baki Damla Yay. İst. 1997

 9) Kimya-yı Saadet İmam-ı Gazzali Mehmet A. Müftüoğlu Çelik Yay. 1981

10) Kalplerin Keşfi İmam-ı Gazzali Salih Uçan Çelik Yay. 1980

11) Riyazüssalihin Muhyiddin Nevevi Terc. Sıtkı Gülle Çile Yay. 1981

12) El Esas Fit-Tefsir Said Havva Şamil Yay. İst. 1991

13) Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri Ö. Nasuhi Bilmen Efendi Bilmen Yay.

14) Hak Dini Kur’an Dili Elmalılı M. Hamdi Yazır Efendi Selahattin Kaya Eşer Neşriyat İst. 1992

15) Fi Zil’al-il Kur’an Seyyid Kutup Akit İst.

16) Ahkam Tefsiri M. Ali Sabuni Mazhar Taşkesenlioğlu Şamil Yay. İst. 1984

17) Muğcemül Müfehres Muhammed Fuat Abdulbaki Kahire 1997

18) Arapça Türkçe Sözlük Serdar Mutçalı Dağarcık İst.

19) Osmanlı Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat Türdav İst. 1995

20) Taberi Tefsiri İmam-ı Taberi İhtisar ve Tahkik:M. Ali Sabuni-Mehmet Keskin Milli Gazete İst. 1995

21) Celaleyn Tefsiri Tercümesi Ali Rıza Kaşeli Tetkik ve Kontrol: Mehmed Talu Fatih Enes Yay. İst. 1997

22) Hülasatül Beyan Büyük Kur’an Tefsiri Konyalı Mehmed Vehbi Efendi Üçdal Neşriyat İst. 1991

23) Hadislerle Kur’an’ı Kerim Tefsiri İbn-i Kesir Dr. Bekir Karlığa Dr. Bedrettin Çetiner Çağrı Yay. 1983

24) Kavaidül İğrab Salah Bilici Kitabevi

25) Ehli Sünnet İtikadı A. Ziyaeddin Gümüşhanevi Bedir Yay. İst. 1992

26) Allah (c.c.)’ın İsimleri Harun Yahya Vural Yay. İst. 2000

27) Esma-ül Hüsna Şerhi A. Osman Tatlısu Yağmur Yay.

28) Necatül Mü’minin El Hac Oflu Mehmed Emin Efendi M. Rahmi Akpınar Yay. İst. 1975

29) Riyazüssalihin Terc:Salih Uçan Çelik Yay. İst. 1979

30) Tarikati Muhammediye İmam-ı Birgivi Celal Yıldırım Demir Kitabevi İst. 1981

31) Beyan Dergisi Ekmel Yayıncılık

32) Tezkiretül Evliya Ferudeddin Attar Süleyman Uludağ Erdem Yay. 1991

33) Ramüz-el Hadis A. Ziyaeddin Gümüşhanevi Abdülaziz Bekkine Gonca Yay. İst. 1997

34) Semerkand Dergisi Şubat 2002

35) Gönül Erleri İstanbul ve Anadolu Evliyaları Sadi Yılmaz Huzur Yay. İst. 1992

36) Risale-i Kudsiye Şerhi ve İzahı Mahmud Ustaosmanoğlu Sirac Kitabevi İst. 2000

37) Avarifü’l Mearif Gerçek Tasavvuf Şihabuddin Sühreverdi Dr. Dilaver Selvi

Semerkand Yayıncılık İst. 1999

38) Mü’minlere Vaazlar M. Zahid Kotku Seha Neşriyat

39) Ni’meti İslam El Hac Mehmed Zihni Efendi Sönmez Neşriyat İst.

40) Haleb-i Sağir ve Tercümesi İbrahim Halebi Hasan Ege S. Bilici Kitabevi İst.

41) Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı Şeyh Abdurrahman El Ceziri Hasan Ege Bahar Yay. İst.

42) Siracül Müttekin İzahı Siratül Mühtedin Selim Köroğlu Yasin Yay. İst. 1994

43) Tac Tercümesi Seyyid Mansur Ali Hasıf El Hüseyni Eş Şafi Bekir Sadak Eser Neşriyat İst.

44) İslam’da Helal ve Haram Yusuf el Kardavi Hilal Yay. İst.

45) Dini Meselelerimiz Mehmed Talu Fatih Enes Kitabevi İst. 1994

46) İslama Göre Cinsel Meseleler Abdullah Aydın Mehdi Yay, İst. 1998

47) Abdullatif Abdullatif Harputi Ahmet Aslantürk Eser Neşriyat 1981

48) İzahlı Mülteka El Ebhur Tercümesi İbrahim Halebi M. Uysal Uysal Yay.

49) Haftalık Vaazlar Mahmud Ustaosmanoğlu Sirac Kitabevi İst. 1995

50) İbn-i Abidin Ahmed Davudoğlu Şamil Yay. İst. 1982

51) İslam Fıkhı Ansiklopedisi Prof. Dr. Vehbi Züheyli Risale Yay. İst. 1994

52) Ruhul Furkan Tefsiri Mahmud Ustaosmanoğlu Sirac Kitabevi İst. 1991

53) Kabir Alemi Celaleddin Suyuti Bahaddin Sağlam Kahraman Neş. İst. 1984

54) Evlilik ve Cinsel Hayat Asım Uysal Uysal Yay. İst. 2001

55) Günümüzün Meselelerine Fetvalar Halil Gönenç Anadolu Yay. İst. 1998

56) Hukuk-i İslamiye ve İslahat-ı Fıkhiyye Kamusu Ö. Nasuhi Bilmen Bilmen Yay. İst.

57) Esma-ül Hüsna İfek Ltd. Şti.

58) Hak Dini Kur’an Dili Elmalılı M. Hamdi Yazır Efendi (Osmanlıca) Bedir Yay. İst. 1993

59) Nesefi Tefsiri Ebul Berekat Abdullah Ahmed b. Muhammed Nesefi Eda Neş. İst. 1993

60) Alusi Tefsiri Ebul Fadl Şehabeddin Es Seyyid Alusi Bağdadi Beyrut

61) Ruhul Beyan İbrahim Hakkı Bursevi Mektebül Mahmudiyye

62) El- Futuhat-il İlahiyye İmam Süleyman İbni Ömer Eş Şafi Beyrut

63) El Keşşaf Zemahşeri Beyrut

64) Saffet üt Tefasir M. Ali Sabuni Beyrut

65) Tefsirül Beyzavi Dersaadet Kitabevi

66) Savi Tefsiri Eş- Şeyh Ahmed Savi Maliki Eser Neşriyat İst.

67) Tefsirül Celaleyn Salah Bilici Kitabevi İst.

68) Kıymetüz-zaman İndel Ulema Abdulfettah Ebu Gudde Beyrut

   69) Dualarım A. Mahmud Ünlü İst. 1994

   70) Kur’an Mesajı Meal Tefsir Muhammed Esed İşaret yay. 2000

   71) Minhacül Müteallim İmam-ı Gazali Terc. Ömer Atmaca

   72) Ta’limül Müteallim İmam-ı Burhanüddin ez-Zernuci Terc. Dr. Vehbi Yavuz

   74) Peygamber Ve İlim Yusuf el-Kardavi Terc. Dr. Dilaver Selvi ŞuleYay.

   75) İslam Alimleri Akit



[1] Bakara 29

[2] Bakara 30

[3] Tekasür - 8

[4] En’am - 46

[5] Mülk - 23

[6] Secde - 7

[7] Marifetname sh. 80, 81 Alem yay. sadeleştiren M. Fuat BAŞAR

[8] Tin - 4

[9] Kur’an’ın Nurundan Amme Cüzü Tefsiri Muhammed Ali es-sabuni Terc. :Dr. Ahmet İYİBİLDİREN Uysal Kitabevi sh. 330

[10] Marifetname sh. 80, 81 Alem yay. sadeleştiren M. Fuat BAŞAR

[11] Mü’min (Gafir) 64 Bk. Tegabün-3, Ar’af-11

 

[12] Mü’minun - 14

[13] İnfitar - 8

[14] Dualar Ali EREN Çelik yay. sh. 298 / Esma-ül Hüsna Arif PAMUK Pamuk yay. sh. 26 Küçük Kitaplar serisi.

[15] Yasin-82 Bk. Al-i İmran-59, Nahl-40, Meryem-35, Gafir-68

[16] İbrahim-34 Bk. Nahl-18

[17] İbrahim-34

[18] Enbiya-37

[19] Mearic-19

[20] Adiyat-6

[21] Nahl-4

[22] Sebe-13

[23] İsra-100

[24] Kehf-54

[25] Kehf-29

[26] Ahzap-72

[27] Mürselat-20

[28] Nahl-53

[29] Tıbb-ı Nebevi Ans. cilt-1 sh. 299 Ali Rıza KARABULUT

[30] Al-i imran-47

[31]Kassas-68

[32] İlimlerin Diliyle Allah sh. 94

[33] İlimlerin Diliyle Allah sh. 99

[34] Hicret takvimi 26. Temmuz. 2002

[35] Kalplerin Keşfi İ. Gazali sh. 502

[36] Riyazü’s Salihin sh. 361

[37] İsra -109

[38] Kehf–49

[39] Haşr–24

[41] Nesil takvimleri 25. Ocak. 2002-09-12

[42] Ra’d-16

[43] Vakıa-57

[44] İnfitar - 6, 7, 8

[45] Kehf-57

[46] Kıyame-4

[47] Şuara – 221, 222, 223

[48] Mülk – 3

[49] Mü’minun-78

[50] İnsan – 1, 2, 3

[51] Yasin – 77, 78, 79

[52] Ahkaf - 26

[53] Hüzmeler ve iktibaslar. Enver Aydın. Nil A. Ş.

[54] Alak - 5

[55] Nahl – 78

[56] Saffat - 96

[57] Nahl - 66

[58] Hac – 73 Bkz. Bakara – 26

[59] bakılacak

[60] Nahl – 68, 69

[61] Said-i Nursi

[62] Casiye - 4

[63] Mülk – 19 Bkz. Nahl - 79

[64] Mü’min - 7

[65] Gaşiye – 17

[66] Nahl – 66 Bkz. Mü’minun - 21

[67] İnsan Bilinmezi sh. 64-67 damla yay. Haluk Nurbaki

[68] Zariyat-21

[69] Nahl-13

[70] Vakıa-57

[71] Neml-13-14

[72] Vakıa- 57

[73] Neml- 13-14

[74] A’raf –176

[75] Yunus-24

[76] Ra-d-3

[77] Haşr-21

[78] Nahl-44

[79] Nahl-44

[80] Kimya-yı Saadet sh. 639

[81] Dualarım sh. - 129

[82] Elmalı

[83] Taberi

[84] Ö. Nasuhi Bilmen

[85] Nur -35

[86] Nur -1

[87] Fizilal-i Kur’an

[88] M. Esed “ Kur’an Mesajı “

[89] Elmalı

[90] Ö. Nasuhi Bilmen

[91] Fizilal-i Kur’an

[92] Taberi

[93] El-esas Fi’t tefsir Said Havva C-10 sh. 65

[94] Ö. Nasuhi BİLMEN Tefsiri C-5 sh. 2347

[95] Hak Dini Kuran Dili C-7 sh. 313

[96] Fizilal’il Kur’an C. 10 sh. 419

[97] Ahkam Tefsiri C. 2 sh. 181

[98] A. g. e. C. 2 sh. 164

[99] Muğcemül Müferres

[100] Dağarcık ( ) maddesi

[101] Ahkam Tefsiri C. 2 sh. 162

[102] Osm. -Türk Ans. Büy. Lugat edep mad.

[103] Dağarcık ( )maddesi

[104] Safvetüt Tefasir C. 2 sh. 304 Bak:Alusi, Ruhul Beyan, Fütühatül İlahiyye

[105] Taberi, Elmalı, Celaleyn, Hulasat’ül Beyan, İbni Kesir, Ö. Nasuhi Bilmen

[106] Dağarcık ( ) maddesi

[107] Keşşaf. Zemahşeri Beyrut C. 3 sh. 222

Beyzavi. Ders-i Saadet C. 2 sh. 121/ Fütühatül ilahiyye Beyrut C. 5 sh. 284

[108] Keşşaf. Zemahşeri Beyrut C. 3 sh. 222

[109] A. g. e.

[110] Alusi Beyrut C. 10 sh. 202

[111] A. g. e

[112] Hulasat’ül Beyan C. 9. 10 sh. 3716

[113] Kavaidül İğrab sh. 40

[114] Alusi Beyrut C. 10 sh. 202

[115] Hulasat’ül Beyan C. 9. 10 sh. 3716

[116] Dağarcık ( )maddesi

[117] Taberi. Celaleyn, İbni Kesir

[118] Ö. Nasuhi Bilmen, Hulasat’ül Beyan

[119] Fizilal’il Kur’an, El-esas Fi’t-Tefsir

[120] Dağarcık( )maddesi

[121] Elmalı Tef. C. 4 sh. 3502

[122] Dağarcık ( ) maddesi

[123] Taberi, Ahkam Tef. İbni Kesir, Celaleyn, El-Esas Fit-Tef. , Fizilali Kuran

[124] Ö. Nasuhi Bilmen Tef.

[125] Hulasatül Beyan

[126] Ehli Sünnet İtikadı Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi sh. 40

[127] Ahkam Tef. C. 2 sh. 162

[128] Dağarcık ( ) mad.

[129] Celaleyn Tef.

[130] Ö. N. Bilmen Tef.

[131] Ayetin türkçe meali için bak: A. Davutoğlu

[132] Araf -180

[133] Allah’ın İsimleri sh. 159 Harun. Yahya

[134] Esma-ül Hüsna sh. 52

[135] Allah’ın isimleri s. 159 Harun. Yahya

[136] A. g. e.

[137] Necatül Müminin sh. 458

[138] Ö. N. Bilmen

[139] Taberi

[140] Ahkam Tef.

[141] Nesefi Tef.

[142] Fizilali Kuran

[143] El-Esas Fit Tef.

[144] Safvetüt Tefasir, Beyzavi

[145] Hulasatul Beyan

[146] Elmalı Tef.

[147] Riyazüs Salihin TercC. 3 sh. 1255 H. no:1630 İbni Kesir Tef. C. 11 sh. 5856 tarikatı Muhammediyye sh. 429

[148] İbni Kesir Tef. C. 11 sh. 5856

[149] Ahkam Tef. C. 2 sh. 163

[150] Mümin -19

[151] Ali-İmran-5

[152] Ahzab-52

[153] Beyan dergisi mart-2002 sh. 32

[154] Allah’ın isimleri H. Yahya sh. 199

[155] Nisa-1

[156] İlimlerin dili ile ALLAH

[157] İki cümle vardır ki Rahman olan Cenab-ı Hakk’a sevgili dile kolay ve mizanda sevabı ağırdır. (Buhari - Müslim)

[158] Riyazu salihin Terc. C. 3 s. 1254 Hadis No 1628 İbni Kesir c. 11 s. 5857

[159] Riyazus Salihin Terc. C. 3 sh. 1255 H. 1629

[160] Ruhul Beyan Tef. C. 6 sh. 140, İbni Kesir C. 11 sh. 5857

[161] Tezkiretül Evliya sh. 106-108

[162] Mülk-23

[163] Ramul el-Hadis C. 2 sh. 346 Hadis No:4

[164] Semerkand derg. Şubat 2002 sayı. 38

[165] Riyazus Salihin Terc. C. 3 sh. 1254 H. no:1627, İbni Kesir Tef. C. 11 sh. 5858

[166] Gönül Erleri İst. ve Anadolu Evliyaları C. 1 sh. 211

[167] İsra-36

[168] İbni Kesir Tef. C. 11 sh. 5858

[169] Merfu Hadis:Senedi nasıl olursa olsun Resulullah (s.a.v.)’a serahaten veya hükmen nispet edilen hadis’dir.

[170] İbni Kesir Tef. C. 11 sh. 5858, Tarikatı Muhammediyye sh. 428

[171] a. g. e

[172] a. g. e

[173] Tarikatı Muhammediyye sh. 429

[174] Kırk Hadis, İbni Kesir C. 11 sh. 5869

[175] Riyazus Salihin Terc. sh. 1256 H. no:1631

[176] Risale-i Kudsiyye şerhi ve izahı Siraç Kitapevi C. 1 sh. 479, 480

[177] a. g. e. sh. 353

[178] Osm. Türk. Ans. Büy. Lugat Türdav edep maddesi

[179] Araf-199

[180] Avariful Mearif sh. 353

[181] Avariful Mearif sh. 357

[182] Tarikatı Muhammediyye sh. 430, İbni Kesir C. 11 sh. 5870

[183] İbni Kesir C. 11 sh. 5869

[184] Tarikatı Muhammediyye sh. 430

[185] İbni Kesir C. 11 sh. 5870

[186] a. g. e.

[187] Tarikatı Muhammediyye sh. 430

[188] a. g. e. İbni Kesir C. 11 sh. 5869, 5870

[189] a. g. e.

[190] Müminlere Vaazlar C. 2, T. Muhammediyye sh. 430, Maarifetname sh. 1128

[191] Araf - 146

[192] T. Muhammediyye sh. 154

[193] Müminlere Vaazlar C. 2 , T. Muhammediyye sh. 430, Maarifetname sh. 1128

[194] Secde - 9, Mü’minun –78

[195] T. Muhammediyye sh. 430, Maarifetname sh. 1128 Müminlere Vaazlar C. 2

[196] Kıymetüz Zaman İndel Ulema, sh. 22

[197] Müminlere Vaazlar C. 2, Maarifetname sh. 1128, T. Muhammediyye sh. 431

[198] Ali-İmran-133

[199] Müminlere Vaazlar C. 2, Maarifetname sh. 1128, T. Muhammediyye sh. 431

[200] Ni’met-i İslam sh. 313-321 Halebi Sagır ve Terc. sh. 213, Dört Mezhebin fıkıh Kitabı sh. 283

[201] Osm. Türk. Ans. Büy. Lugat Hasm. maddesi.

[202] Rad - 22

[203] Marifetname sh. 1128

[204] T. Muhammediyye sh. 430-432

[205] Taç Terc. C. 8 sh. 532 Hadis no:903

[206] T. Muhammediyye

[207] İslamda helal ve haram sh. 159

[208] Dini meselelerimiz c. 1 sh. 554

[209] Nahl -78

[210] İbni Kesir

[211] Fizilali Kuran

[212] Celaleyn

[213] Elmalı (Osmanlıca)

[214] Ö. N. Bilmen, Beyzavi

[215] Hulasatu’l Beyan

[216] Ahkam

[217] Taberi

[218] Sabuni (Beyrut)

[219] Keşşaf, Beyzavi, Alusi

[220] Alusi

[221] Fizilali Kuran

[222] Mearic-29, 30 Mü’minun-5, 6

[223] İbni Kesir C. 11 sh. 5857, El Esas Fit Tef. C. 10 sh. 66

[224] İbni Kesir C. 11 sh. 5857

[225] İslama göre Cinsel Hayat sh. 55-57, Kimyayı Saadet sh. 369

[226] Ramuzul El Hadis C. 2 sh. 347 H. no:13

[227] Abdüllatif sh. 381

[228] Riyazus salihin Terc. C. 3 sh. 1257

[229] Mülteka Terc. M. Uysal C. 4 sh. 157

[230] Kimyayı Saadet sh. 366-368

[231] Haftalık Vazlar sh. 110

[232] Kimyayı Saadet sh. 367-370, 371

[233] Muhsin:Akil, baliğ, hür, müslüman, iffetli olan erkektir. Bu özelliklere sahip kadına da “Muhsana” denir.

[234] Celd:Muhsan olmayan mükellef zani veya zaniyenin muayyen uzuvlarına belirli bir şekil üzere değnek ve kamçıyla vurmak

[235] İhsan:Müslüman, hür ve başından sahih bir nikah geçmiş olan kimse

[236] Ta’zir:Bu ceza şekli dayak atmak, hapsetmek vs. emsali şeylerle yapılan ve İslam devlet reisinin tayin ve takdir ile ne şekilde ve ne kadar olacağı icra edilmesi gereken şer’i bir te’dip cezasıdır.

[237] Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı C. 7 sh. 121-132

[238] İbni Abidin C. 8 sh. 210

[239] Ankebut-30-35, A’raf-80-84, Neml-54-59, Hud-70-83, Şuara-160-175, Hicr-58-77

[240] Had:Cezayı gerektiren herhangi bir suç. Bizzat şari’ tarafından belirlenmiş miktarı belli cezalar

[241] Vehbe Zuhayli C. 7 sh. 364

[242] İbni Abidin C. 8 sh. 210

[243] Vehbe Zuhayli C. 7 sh. 364

[244] a. g. e.

[245] Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı C. 7 sh. 137-143

[246] T. Muhammediyye sh. 456

[247] Ruhul Furkan C. 2 sh. 595

[248] İstibra:Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek. Sidik eserinin tamamen kesilmesini beklemek. Nikahla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için kadın bir adet görünceye kadar beklemek.

[249] Nimeti İslam sh. 27, Mülteka Terc. C. 1 sh. 79, 80

[250] İstinca:Necaseti gidermek demektir buna lisanımızda taharetlenmek denir. Taharetlenmekten aciz olana ancak nikahlısının yardımı caizdir. O da yoksa böyle bir aciz (hasta)’den taharetlenmek sakıt olur. Zira avret mahallinin messi (dokunulması) ancak hanımına veya kocasına helal olabilir. (N. İslam sh. 26)

[251] Kabir Alemi Suyuti, sh. 271, 272

[252] İğdiş:Hadım, erkeklik kabiliyetinden mahrum edilmiş.

[253] Beyan Dergisi yıl 4, sayı 42

[254] İstimna bil yed:El ile tatmin, meninin el ile getirilmesi bu şekilde cinsel tatmin yoluna gidilmesi. Halk dilinde masturbasyon.

[255] Evlilik ve Cinsel hayat. sh. 89

[256] İslama Göre Cinsel Hayat sh. 520

[257] Evlilik ve Cinsel hayat sh. 92

[258] İbni Kesir C. 10 sh. 5548

[259] Dört Mezhebin fıkıh kitabı C. 7 sh. 144

[260] Evlilik ve Cinsel Hayat sh. 93

[261] T. Muhammediyye sh. 457

[262] Müminun-5, 6

[263] Mü’minun-7

[264] İbni Kesir C. 10 sh. 5547

[265] Dört Mezhebin fıkıh kitabı C. 7 sh. 146

[266] Günümüz meselelerine fetvalar C. 2 sh. 232

[267] İslama göre Cinsel hayat sh. 93

[268] İbni Abidin C. 4 sh. 287

[269] İslama göre Cinsel hayat sh. 89-93

[270] Hukuki İslamiye ve İstılahatı Fıkhiye Kamusu C. 1 sh. 261-265

[271] İbni Abidin C. 4 sh. 287

[272] Celaleyn

[273] El esas Fit Tef. , İbni Kesir

[274] Sabuni

[275] Beyzavi, Ruhul beyan , Savi, Futühatil ilahiyye

[276] Nesefi, Taberani

[277] Hulasatul Beyan

[278] Ö. N. Bilmen

[279] Alusi

[280] Fizilali Kuran

[281] Alusi, Nesefi, Elmalı, Beyzavi, Keşşaf, Celaleyn, Sabuni, Taberi Tefsirlerinin ortak görüşleri cem olmuştur.

[282] Elmalı Tef.

[283] Ahkam Tef.

[284] Fizilali Kuran

[285] Hulasatul Beyan, Celaleyn, Ö. N. Bilmen

[286] Ruhul Beyan

[287] Beyan derg. yıl. 3 sayı. 28

[288] Esmaul Hüsna İfek Ltd. Şti. sh. 42

[289] İbrahim - 38

[290] Allah’ın isimleri sh. 65 Harun. Yahya

[291] Haşr-18

[292] Zilzal-7, 8

[293] Lokman-16

[294] Ö. N. Bilmen C. 8 sh. 4062 (Tin suresi tef. )

[295] Zümer - 9

[296] Al-i İmran -18

[297] Nisa -162

[298] Taha -114

[299] Mücadele -11

[300] Yusuf - 76

[301] Hacc - 54

[302] Mü’min - 83

[303] Alak –1

[304] Alak – 3

[305] Kalem - 1

[306] Minhacül Müteallim- İmam-ı Gazzali

[307] Ta’limül Müteallim-İmam-Burhanüddin Ez-Zernuci

[308] Peygamber Ve İlim sh. 22 – 33 arası

[309] Ta’lim-i Müteallim

[310] Kehf – 60

[311] Müsned 4/271, 276 Müslim-Birr H. 67 (Tıbbi Nevevi C. 1 Shf. 91’den naklen)

[312] Buhari-Müslim-Ebu Davud-Tırmizi

[313] İslam Alimleri C. 1Shf 59 Tıbbi Nevevi C. 1 Shf. 285

 

FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAK TAVSİYE

Ebu Ümeyye eş-Şa'bani anlatıyor: "Ey Ebu Sa'lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?" (Mealen): "Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez.."[1]

Bana şu cevabı verdi: "Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a sormuştum. Demişti ki: "Ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin(selefi salihini dinlemeden) kendi görüşlerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir."[2]

Amr b. As radıyallahu anhüma'dan rivayete göre, "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki: "Ey Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle baş başa kalırsan ne yaparsın?" "Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resûlü!" dedim. Buyurdular ki: "Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin."[3]

 Hz. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm seslendiler: "Ey Ebu Zerr! "Buyurun, Ey Allah'ın Resûlü, emrinizdeyim!" dedim.

"İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?" buyurdular.

"Benim için Allah ve Resûlü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!" dedim. "Sabrı tavsiye ederim!" buyurdular -veya sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler: "Ey Ebu Zerr!" "Buyurun ey Allah'ın Resûlü, sizi dinliyorum!" dedim.

"Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?" "Allah ve Resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!" dedim.

"Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!" dedi. Ben sordum: "Ey Allah'ın Resulü! (O zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı?" "Böyle yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!" buyurdular. "Bana ne emredersiniz!" dedim.

"Evine çekil!" buyurdular. "Evime girilirse?" dedim. "Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!" buyurdular."[4]

 Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil.)"[5]

Ebu Davud, "koşandan" kelimesinden sonra şu ziyadeyi kaydetmiştir: "Yanındakiler: "Bize ne emredersiniz (ey Allah'ın Resûlü!)? dediler. "Evinizin demirbaşları olun!" buyurdu."

Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Kişinin en hayırlı malının, peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dinini fitnelerden kaçırmış olur."[6]

Ma'kıl b. Yesar anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir."[7]

Mikdad İbnu'l-Esved radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bahtiyar, fitneden kaçınan kimse ile, belâlarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona!"[8]

İSMİ ZİKREDİLEN FİTNELER

Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Hz. Ömer radıyallahu anh'ın yanında idik. Bize:

"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın fitne hakkındaki hadisini kim hafızasında tutuyor?" dedi. Ben atılıp: "Ben biliyorum!" dedim. "Sen iyi cür'etlisin, nasılmış söyle bakalım!" dedim. "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki: "Kişinin fitnesi ehlinde, malında, çocuğunda, nefsinde ve komşusundadır. Oruç, namaz, sadaka, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker bu fitneye kefaret olur!"

Ömer radıyallahu anh atılıp: "Ben bu fitneyi kastetmemiştim. Ben öncelikle denizin dalgaları gibi dalgalanacak (bütün cemiyeti sarsacak) fitneyi kastetmiştim!" dedi. Bunun üzerine ben: "Ey mü'minlerin emiri! O fitne ile sizin ne alakanız var! Sizinle onun arasında kapalı bir kapı mevcut!" dedim. "Bu kapı kırılacak mı, açılacak mı?" dedi. "Hayır açılmayacak, bilakis kırılacak!" dedim. Hz. Ömer (hayıflanarak): "(Eyvah!) Öyleyse ebediyen kapanmayacak!" buyurdu." Ravi der ki: "Biz Huzeyfe radıyallahu anh'a sorduk: "Ömer bu kapının kim olduğunu biliyor muydu?"

"Evet dedi. Yarından önce bu gecenin olacağını bildiği katiyette onu biliyordu. Ben size hadis rivayet ettim; boş söz (ve efsane) anlatmadım." Huzeyfe radıyallahu anh'a soruldu: "O kapı kimdir?" "Ömer radıyallahu anh'tır!" buyurdu."[9]

Müslim rahimehullah'ın bir rivayetinde (Huzeyfe radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki: "Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (beşeri değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir."

Bu rivayette Huzeyfe radıyallahu anh der ki: "(Ey Ömer!) Seninle o fitne arasında kapalı bir kapı vardır, kırılması yakındır!"

Hz. Ömer atıldı: "Ey babasız kalasıca! O kırılacak mı? Keşke açılsaydı. Böylece tekrar (kapatılarak eski normal hale) dönülürdü!"

Huzeyfe der ki: "Ben ona bu kapı ile öldürülecek veya ölecek bir şahsın kinaye edildiğini bildiren bir hadis söyledim. Mugalata (ve efsane anlatıp boş laf) etmedim."

Ravi der ki: "Sa'd b. Tarık'a (hadiste geçen) "esvedü mürbad" tabiri ne demektir" diye sordum. "Siyah üzerinde şiddetli beyazlıktır" dedi. Ben tekrar "el-Kûzu mechıyy" nedir? dedim. "Tepetaklak (ters çevrilmiş) testi!" diye cevap verdi."[10]

Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetimden bir kısım insanlar Dicle denen bir nehir yanında. Basra denen geniş bir düzlüğe inerler. Nehrin üzerinde bir koprü vardır. Oranın halkı (kısa zamanda) çoğalır ve muhâcirlerin (Müslümanların) beldelerinden biri olur. Ahir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip nehir kenarına inerler. Bundan böyle (Basra) halkı üç fırkaya ayrılır: Bir fırka sığır ve kır develerinin peşlerine takılıp (kır ve ziraat hayatına dönerler, bunlar) helâk olurlar. Bir fırka nefislerini(n kurtuluşunu esas) alırlar (ve Beni Kantûra ile sulh yolunu) tutarlar. Böylece bunlar küfre düşerler. [11]

Bir fırka da çocuklarını geride bırakıp onlarla savaşırlar. İşte bunlar şehit olurlar."

Cübeyr b. Nüfeyr'den, o da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Zi-Mihber denen bir sahabisinden naklen anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Rumlarla güvenilir bir sulh yapacaksınız. Onlar arkanızda (başkalarına) düşman olacaklar, sizler (de diğer düşmanlarınızla) savaşacak ve (Allah'ın keremiyle) yardıma mazhar olacaksınız; ganimet elde edecek, selamete ereceksiniz. Sonra dönüp tepelikli bir çayıra ineceksiniz. Hıristiyanlardan biri salibi kaldıracak ve: "Salib galebe çaldı!" diyecek. Müslümanlardan bir adam öfkelenip onu (salibi) kıracak. Bunun üzerine Rum, (antlaşmasına) ihanet edip büyük bir savaş için toplanacak. Müslümanlar da silaha sarılıp savaşacaklar. Allah bu orduya şehadet lutfedecek."[12]

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın zevcelerinden Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Bir halifenin ölümü anında (ehl-i hal ve akd arasında) ihtilaf olacak. (O zaman) Medine ahalisinden bir adam (Mehdi), kaçarak Mekke'ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve (fitne çıkar korkusuyla) istemediği halde onu (evinden) çıkaracaklar. Rükn ile Makam arasında ona biat edecekler. Onları yani Müslümanları (ortadan kaldırmak için) Şam'dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke-Medine arasındaki el-Beyda'da yere batırılacak. İnsanlar bu (kerameti) görünce ona Şam'ın Ebdal'ı ve Irak ahalisinin velileri ona gelip biat ederler. Sonra Kureyş'ten, dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam zuhur eder ve (Mehdi ve adamlarına) karşı bir ordu gönderir. Ama onlar bu orduya galebe çalarlar. Bu ordu, Kelbi'nin (ihtirasıyla çıkarılmış) bir ordudur. Bu Kelbi'nin ganimetine iştirak edemeyen zarara uğramıştır. (Mehdi), malı taksim eder. Halk arasında peygamberlerinin sünnetini (ihya eder ve onun) ile amel eder. İslam yeryüzüne yerleşir. Yedi yıl hayatta kalır. -Bazı raviler dokuz yıl demiştir.- Sonra vefat eder ve müslümanlar cenaze namazını kılarlar.[13]

Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır." Orada bulunanlardan biri: "O gün sayıca azlığımızdan mı?" diye sordu. "Hayır, buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!" "Zaaf da nedir ey Allah'ın Resûlü?" denildi. "Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!" buyurdular."[14]

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh diyor ki: "Vallahi bilemiyorum! Arkadaşlarım gerçekten unuttular mı yoksa unutmuş mu gözüküyorlar? Allah'a kasem olsun, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Kıyamete kadar gelecek fitne başılardan üçyüz ve daha fazla etbaı bulunan herkesi, hiçbirini bırakmadan, bize ismiyle, babasının ismiyle, kabilesiyle söyleyip haber verdi."[15]

İSMEN ZİKREDİLMEYEN FİTNELER

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü'min olarak akşama erer de kâfir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar."[16]

İbn-i Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Bu ümmette dört (büyük) fitne olacak. Sonuncusunda Kıyamet kopacak![17]

Arfece radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Şerler ve fesadlar olacak. Kim, birlik içinde olan bu ümmetin işinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun." -Bir rivayette: "...onu öldürün!" denmiştir-."[18]

 Hz. Muaviye radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki: Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i kitap, yetmiş iki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da Ehl-i Sünnet ve'l cemaattir."[19]

Bir rivayette şu ziyade var: Ümmetimden birkısım gruplar çıkacak, bunları bid'alar istila edecek, tıpkı kuduzun, buna yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'a da onların her hallerine sirayet edecek.

Amr b. As radıyallahu anhüma anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir." "Bu fırka hangisidir?" diye soruldu. "Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır! buyurdular."[20]

Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): Lât ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir! buyurdular. Ben atılıp: "Ey Allah'ın Resulü! Allah Teâla Hazretleri "O Allah'ki Resûlünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın" (Saff 9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim!" dedim. Aleyhissalatu vesselam cevaben: "Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler!" buyurdular."[21]

Sevban radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetim arasına kılıç bir kere girdi mi, artık Kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden birkısım kabileler müşriklere iltihak etmedikçe, ümmetimden birkısım kabileler putlara tapmadıkça Kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamber de yoktur. Ümmetimden bir grup hak üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah'ın (Kıyamet) emri, onlar bu halde iken gelir." Ali İbnu'l-Medini: "Bunlar ashabu'l-hadistir" demiştir."[22]

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek." "Bu nasıl olur?" diye soruldu. Şu cevabı verdi: "Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.[23]

,Üsame b. zeyd radıyallahu anhüma anlatıyor: Resulullah aleyhissalâtu vesselâm, Medine'nin Ütüm denen (eski ve yüksek) binalarından birine yaklaşmıştı: Benim gördüklerimi sizler de görüyor musunuz?" buyurdular. Yanındakiler: "Hayır" deyince, açıkladı: Ben, şu evlerinizin arasında bir kısım fitnelerin yerlerini görüyorum, tıpkı yağmur yerleri gibi.[24]

  Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Müslümanlar arasına tefrika girip (iki fırkaya ayrıldıkları) zaman dinden çıkan bir taife zuhur edecek. Onları, iki taifeden halka en yakın olanı öldürecektir.[25]

  İbn-i Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Ümmetim çalımlı çalımlı yürüdü ve meliklerin evlatları, Rumlar ve İranlılar hizmetini yaptı mı, şerirleri hayırlılarına musallat edilecektir.[26]

İbn-i  As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gün: Size İran ve Bizans'ın hazineleri açılınca, nasıl bir kavim olacaksınız? diye sormuştu. Abdurrahman İbnu Avf: Allah'ın emrettiği şekilde oluruz! dedi. Aleyhissalatu vesselam: Bilakis, sizler birbirinizle münafese (menfaat yarışı) edecek, hasetleşecek sonra da birbirinizden yüz çevirecek ve kinleşeceksiniz. Daha sonra da muhacirlerin miskin (ve zayıf olan)larına gidip birkısmını diğeri üzerine valiler yapacaksınız."[27]

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümeranız hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehâvetkâr kimselerse, işlerinizi aranızda müşavere ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü (hayat), altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer ümeranız şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini ikame imkanı kalmaz).[28]

Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur? diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): Ey Allah'ın Resûlü, yani böyle bir hal mi gelecek? dediler. Evet, hatta daha beteri! buyurdu ve devam etti: Emr-i bi'l-ma'rufta bulunmadığınız, nehy-i ani'l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur? diye sordu. Yanındakiler hayretle: Yani bu olacak mı? dediler. "Evet, hatta daha beteri! buyurdular ve sormaya devam ettiler: Münkeri emredip, ma'rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur? Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek: Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı? dediler. Evet, hatta daha beteri! buyurdular ve devam ettiler: Ma'rufu münker, münkeri de ma'ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur? yanındaki Ashab: Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı?" diye sordular. Evet, olacak! buyurdular.[29]

Ebu Amir el-Eş'ari radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Ümmetimden bir kavim, ferci (zinayı), ipeği, içkiyi, çalgıyı helal addedecektir. Bir kısım kavimler de bir dağın eteğine inecekler. Onların sürüsünü, çoban sabahları yanlarına getirecek. (Fakir) bir adam da, bir ihtiyacı için yanlarına gelecek. Onlar adama: Bize yarın gel! derler. Bunun üzerine Allah onları geceleyin yakalayıverir ve dağı tepelerine koyarak bir kısmını helak eder. Geri kalanları da mesh ederek Kıyamete kadar maymun ve hınzırlara çevirir.[30]

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün:) Ey Allah'ın Resûlü! Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı? diye sordum. Evet var! buyurdular. Ben tekrar: Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı? dedim.

 

 

 

 

"Evet, var! Fakat onda duman da var" buyurdular. Ben: "duman da ne?" dedim.

Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (ma'rûf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun buyurdular. Ben tekrar: "Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?" diye sordum.

Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar buyurdular. Ben: Ey Allah'ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz? dedim.

Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. (İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!) buyurdular.

O zaman ne cemaat ne de imam yoksa? dedim. O takdirde bütün fırkaları terket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal buyurdular.[31]

Abdurrahman b. Abdi'l-ka'be anlatıyor: Mescide girmiştim. Abdullah b. Amr b. As radıyallahu anhüma'yı gördüm: Ka'be'nin gölgesinde oturuyordu. Ka'be'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı: Bir seferde Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın münadisi seslendi: es-Salâtu câmi'a: Haydin namaza! Resûlullah'a gittik, yanında toplandık. Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları inzar etmesi (korkutması) gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz birkısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü'min: "Bu fitne helâkimdir diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. "Helakim işte bundan, işte bundan" diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim bir imama biat edip, samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münâzaaya girişecek olursan sonradan çıkanın boynunu uçurun." Ravi (Abdurrahman) der ki: Abdullah b. Amr'a yanaştım ve: Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resûlullah aleyhissalâm'dan işittin mi? dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak: Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben: "Ama, amca oğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâla hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim. Biraz sustu sonra: "Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi."[32]

Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Irak ehline bir ölçeklik yiyecek ve tek dirhemlik paranın gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurmuşlardı. "Nereden?" diye soruldu. "Acem diyarından. Onlar bunu yasaklayacak" buyurdu ve devamla: "Şam ehline de tek dinarlık paranın ve bir ölçeklik yiyeceğin gelmeyeceği zaman yakındır!" buyurdular. Yine: "Bu nereden gelmeyecek?" diye soruldu. "Rum cihetinden!" buyurdular. Sonra (Hz. Cabir) bir müddet sustu (ve ilave etti: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm dedi ki: "Ümmetimin sonunda bir halife gelecek; malı sayı ile değil, avuç avuç dağıtacak!)"[33]

Yine Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetimin sonunda bir halife gelecek, malı sayarak değil, avuçlayarak dağıtacak."

Hadisi (Hz. Cabir'den rivayet eden) Ebu Nadre ve Ebu'l-Alâ'ya: "Bunun Ömer b. Abdilaziz olmasına ne dersiniz?" diye sorulmuştu. Onlar: "Hayır, (o değildir)!" dediler."[34]

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Irak'a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam'a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır'a ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz" buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hureyre'nin eti ve kanı şahit oldu."[35]

Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İblis'in arşı deniz üzerindedir. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan, yanında mertebece en yüksek olanı en büyük fitneyi çıkarandır. Askerlerinden biri gelip: "Şunu şunu yaptım!" der. İblis: "Hiçbir şey yapmamışsın!" der. Sonra bir diğeri gelip: "Ben falanı(n peşini) hanımıyla arasını açıncaya kadar bırakmadım!" der. İblis onu kendisine yaklaştırıp: "sen ne iyisin!" der."[36]

Ebu'l-Bahteri anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı dinleyen bir zatın bana anlattığına göre Resûlullah demiştir ki: "İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helak olmayacaklardır."[37]

Seleme b. Ekva' radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim bize kılıç kaldırırsa bizden değildir."[38]

Ebu Musa ve İbnu Ömer radıyallahu anhüm anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim bize karşı silah taşırsa bizden değildir."[39]

Abdullah İbnu'z-Zübeyr radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim kılıcını çeker sonra koyarsa kanı hederdir."[40]

ASABİYET VE EHVA

Cündeb b. Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim ummiyye (gayesi İslam olmayan) bir bayrak altında bir asabiyete yardım ederken öldürülürse onun ölümü, cahiliye ölümü üzeredir."[41]

Süraka b. Malik el-Cu'şemi radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "En hayırlınız, (zulme düşerek) günah işlemedikçe aşiretini müdafaa edendir."[42]

Vasile b. Eska' radıyallahu anh anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü dedim, asabiyet nedir?" "Asabiyet, buyurdular, zulümde kavmine yardım etmendir."[43]

Amr b. Ebi Kurre anlatıyor: "Huzeyfe radıyallahu anh Medain'de iken, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın öfke halinde, ashabından bazılarına sarfettiği sözleri anlatıyordu. Huzeyfe'den bunları işitenlerden birkısmı Selmân radıyallahu anh'a gelip, Huzeyfe'nin anlattıklarını kendisine söylüyorlardı. Selmân da onlara: "Huzeyfe söylediğini daha iyi bilir!" diyordu. Onlar da tekrar Huzeyfe'nin yanına dönüp kendisine: "Biz senin söylediklerini Selman'a sorduk. Ne tasdik etti ne de reddetti" dediler. Bunun üzerine Huzeyfe (Sebze tarlasında bulunan) Selmân radıyallahu anhüma'nın yanına gidip: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittiğim şeyler hususunda beni niye tasdik etmedin?" diye sordu. Selman da: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm öfkelenir ve öfkeli iken konuşurdu. Razı olur ve rıza halinde de konuşurdu!" cevabını verdi ve sonra devamla: "Ey Huzeyfe! dedi. Sen, kalplerde, birkısım insanlara sevgi, birkısım insanlara buğz hasıl edip aralarında ihtilaf ve ayrılıklara sebep olan bu konuşmalardan vazgeçsen olmaz mı! Nitekim biliyorsun ki, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) hutbesinde şöyle buyurmuştu: "Allahım! Ben senin katından bir garanti talep ediyorum: Ümmetimden kime öfkeli halimde (haksız yere) sebbetmiş veya lanet etmiş (veya vurmuş veya incitmiş) isem -ki ben de ademoğluyum, tıpkı onların öfkelenmeleri gibi öfkelenirim. Halbuki sen beni alemlere rahmet olarak gönderdin- bu (haksız sözümü) o kimseler için Kıyamet günü rahmet, (zekat, ecir, yakınlık vesilesi, tuhûr) kıl. (Ta ki o vesile ile sana yaklaşsın!)"

Ey Huzeyfe! Allah'a yemin olsun, ya bu konuşmalardan vazgeçeceksin, yahut da seni Ömer b. Hattab radıyallahu anh'a yazıp şikayet edeceğim!"[44]

FİTNELERİN GELDİĞİ CİHET VE FİTNELERİN ÇIKTIĞI KİMSELER

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Küfrün başı doğu cihetindedir. Övünme ve çalım satma işi at, deve, sığır besleyenler, çadırda oturanlar arasındadır. Sükûnet de koyun besleyenlerdedir."

Buhari'nin bir diğer rivayetinde denir ki: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İman Yemenlidir. Fitne şu tarafta, şeytanın boynuzunun doğduğu yerdedir."

"İman Yemenlidir. Küfür de şark cihetindedir. Sükûnet koyun besleyenlerin yanındadır. Övünmek ve çalım satmak feddâdların, yani at besleyip çadırda kalanların yanındadır."[45]

MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİYLE SAVAŞLARI

Ahnef b. Kays radıyallahu anh anlatıyor: "Şu adamı kastederek (evden) çıkmıştım. Yolda Ebu Bekre radıyallahu anh'a rastladım. "Ey Ahnef nereye gidiyorsun?" dedi.

"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın amcaoğluna yardım etmeyi arzu ediyorum!" dedim. "Dön! dedi. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim: "İki müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölen de ateştedir!" (Bu söz üzerine Resûl-i Ekrem'e): "Ey Allah'ın Resûlü! Katili anladık ama maktûl niye ateşte?" diye sorulmuştu. "Çünkü o da kardeşini öldürme hırsı taşıyordu!" cevabını verdi. Bir başka rivayette ise: "O da kardeşini öldürmek istemişti" demiştir."[46]

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden kimse kardeşine silahla işarette bulunmasın. Zira, o bilemez, belki de şeytan elinde bir fesatta bulunur da ateşten bir çukura düşer."[47]

Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Müslümana sövmek fısktır, onunla çarpışmak da küfürdür."[48]

İbnu Abbas radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak (dinden) dönmeyin."[49]

İbn-i Mes'ud'dan yaptığı bir rivayette şu ziyadeye yer verir: "Kişi ne babasının ne de kardeşinin cinayetinden sorumlu tutulmaz."



[1] (Maide 105).

[2] Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizi, Tefsir, Maide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).

[3] Buhari, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melahim 17, (4342); İbnu Mâce, Fiten 10, (3957).

[4] Ebu Davud, Fiten 2, (4261); İbnu Mace, Fiten 10, (3958).

[5] Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizi, Fiten 33, (2205).

[6] Buhari, İman 12, Bed'ü'l-Halk 14, Menakıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti'zan 16, (2, 970); Ebu Davud, Fiten 4, (4267); Nesai, İman 30, (8, 123, 124).

[7] Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizi, Fiten 31, (2202

[8] Ebu Davud, Fiten 2, (4263).

[9] Buhari, Mevâkitu's-Salat 4, Zekat 23, Savm 3, Menakıb 25, Fiten 17, Müslim, Fiten 17, (144), Tirmizi, Fiten 71, (2259).

[10] Müslim, İman 231, (144).

[11] Ebu Davud, Melahim 10, (4306).

[12] Ebu Davud, Melahim 2, (4292, 4293)

[13] Ebu Davud, Melahim 1, (4286, 4288, 4289).

[14] Ebu Davud, Melahim 5, (4297).

[15] Ebu Davud, Fiten 1, (4243).

[16] Müslim, İman 186, (118); Tirmizi, Fiten 30, (2196).

[17] Ebu Davud, Fiten 1, (4241).

[18] Müslim, İmaret 59, (1852); Ebu Davud, Sünnet 30, (4762); Nesai, Tahrim 6, (7, 93)

[19] Ebu Davud, Sünnet 1, (4597).

[20] Tirmizi, İman 18, (2643).

[21] Müslim, Fiten 52, (2907).

[22] Müslim, İmaret 170, (1920); Ebu Davud, Fiten 1, (4252); Tirmizi, Fiten 32, (2203, 2220, 2230). Hadisi, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi parça parça rivayet etmişlerdir. Rezin ise bu lafızla (kaydettiğimiz şekilde tek bir rivayet halinde) tahric etmiştir.

[23] Müslim, Fiten 56, (2908).

[24] Buhari, Fezailu'l-Medine 8, Mezalim 25, Menakıb 25, Fiten 4; Müslim, Fiten 9, (2885).

[25] Müslim, Zekat 150, (1065); Ebu Davud, Sünnet 13, (4667).

[26] Tirmizi, Fiten 64, 2262

[27] Müslim, Zühd 7, (2962).

[28] Tirmizi, Fiten 78, (2267).

[29] Rezin tahric etmiştir. Bu rivayet daha muhtasar olarak Ebu Ya'lâ'nın Müsned'inde ve Taberâni'nin el-Mu'cemu'l-Evsat'ında tahric edilmiştir. Heysemi, Mecma'u'z-Zevaid'de kaydetmiştir (7, 281).

[30] Buhari, Eşribe 6.

[31] Buhari, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247).

[32] Müslim, İmaret 46, (1844); Nesai, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956).

[33] Müslim, Fiten 67, (2913).

[34] Müslim, Fiten 67, (2913).

[35] Müslim, Fiten 33, (2896); Ebu Davud, Harac 29, (3035)

[36] Müslim, Münafikûn 66-67, (2813).

[37] Ebu Davud, Melahim 17, (4347).

[38] Müslim, İman 162, (99).

[39] Buhari, Fiten 7; Müslim, İman 163, (100); Tirmizi, Hudûd 26, (1459).

[40] Nesai, Tahrim 26, (7, 117).

[41] Müslim, İmaret 57, (1850); Nesai, Tahrim 28, (7, 123).

[42] Ebu Davud, Edeb 121, (5120).

[43] Ebu Davud, Edeb 121, (5519).

[44] Ebu Dâvud, Sünnet 11, (4659).

[45] Buhari, Bed'ü'l-Halk 15, Menakıb 1, Megazi 74; Müslim, İman 85, (52); Muvatta, İsti'zan 15, (2, 920).

[46] Buhari, Diyat 2, Fiten 10; Müslim Fiten 14, (2888); Ebu Davud, Fiten 5, (4268); Nesai, Tahrim 29, (7, 125).

[47] Buhari, Fiten 7; Müslim, Birr 126, (2617); Tirmizi, Fiten 4, (2163).

[48] Buhari, Fiten 8, İman 36, Edeb 44; Müslim, İman 116, (64); Tirmizi, İman 15, (2636); Nesai, Tahrim 27, (7, 132).

[49] Tirmizi, Fiten 28, (2194); Buhari, Fiten 8, Diyat 2; Ebu Davud, Sünnet 16, (4686); Müslim, İan 66, (119); Nesai, Tahrim 28, (7, 127

 

YUKARI