Ölene Sorulacak Sorular

Bir kimse öldüğünde Münker ve Nekir melekleri gelerek ona Muhammed (s.a.s) ve onun risaleti hakkında soru sorduklarında o bu sorulara cevap veremezse Allah’ü Teala kıyamete kadar azap mı eder, yoksa belli bir zamana kadar mı azap eder?

Cevap: Ayet[1] ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafirlere ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır.

Ahmed b Hanbel’in Bera b Azib’den rivayet edip Ebu İvane’nin "Kabir sualleri hakkında" adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında:

"Sonra onun (kabirde azab gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir."

Başka bir rivayette de şöyledir:

"Sonra onun (kabirde azab gören kişi) için sağır,dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. Şayet onunla bir dağa vursa dağ unufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır."

Ahmed ve Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği ve İbn-i Hibban’ın "Kabir sualleri hakkındaki" kitabında rivayet edip sahih dediği hadis şöyledir:

"Toprağa "sıkıştır" denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allah onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir."

Tirmizi’nin Ebu Said’den rivayet ettiği hadis şöyledir:

"Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar."

Bu haberlerin verdiği ortak mana: Kafirlerin her birine değişik şekilde azap edilmesidir.

İbn-i Ebi’d Dünya "Kabirler" kitabında Şabi’den şunu nakletti: Bir adam bir kabrin yanindan geçerken kabirden çikan birini gördü. Öyle ki başka bir adam ona demirden bir sopa ile vurunca adam yerin dibine geçiyordu. Sonra tekrar mezardan çikiyor ve bu şekilde tekrar ediyordu. Bu haber Rasulullah’a ulaşinca bu olayi şöyle açikladi:

"Işte bu Ebu Cehl Ibn-i Hişam’dır. O, kıyamete kadar böyle azap olunur."

İkinci Soru:

Ölü, mezarının yanına oturan kimseyi tanır mı? Kur’an okumasını işitir mi?

Cevap: Bu soruda iki mesele vardır.

Birincisi: Ölünün, kabrinin başına gelen kişiyi bilip bilmemesi.

İkincisi: Okunan Kur’anı işitip işitmemesidir. Soruyu yalnız kabre yakın olduğu zaman duyması veya kabirden uzak olduğu zaman duymaması diye ve Kur’an okunmasını işitip, diğer sözleri işitmez diye sınırlandırmak anlamsızdır. Sorunun cevabında bunları ayrı ayrı açıklayacağız.

Ölünün, mezarını ziyaret eden kişiyi tanıması ve onun söylediklerini işitmesi, tartışma konusu olan meşhur "Ölümden sonra ruhlar nerede ikamet eder?" sorusunun bir parçasıdır.

İbn-i Abdul Bir ve diğer alimlerin rivayetine göre hadis ehlinin çoğu ruhun ölünün kabrinin etrafında olduğu görüşündedirler. Fakat bu alimler bunun şehitler için de geçerli olduğunu söylemekten çekinmişlerdir. Zira bu konuda zahirinden bunun tam aksi anlaşılan hadisler varid olmuştur. (Bu konudaki açıklama ilerideki bu soruların cevabında yapılacaktır.) Nebilerin diğer bakımdan şehitlerden daha üstün olduğunda şüphe yoktur. Şüphesiz onların ruhları da şehitlerin ruhlarından faziletçe daha üstündür.

Bu ikisi dışındaki ruhlar mümin ve kafir olmak üzere ikiye ayrılır. Kafirlerin ruhu (daha önce geçtiği ve gelecek bazı soruların cevabında görüleceği üzere) keder, sıkıntı, tatsızlık, üzüntü ve azap içindedir.

 

Mü’minin ruhu ise eğer Allah’a isyan olarak ma’siyette bulunmuşsa kafirin azabindan daha hafif olan bir azap içinde, eger Allah’a itaat içinde yaşamişsa müjde ve sevinç içindedir. (Bu konudaki ayrintili açiklama ileride gelecektir.) Sahih hadislerin zahirinden anlaşildigina göre müminlerin ruhlari yükseklerde, kafirlerin ruhlari ise ateştedir.

Bu iki guruptaki ruhlarin da cesedle baglantisi vardir. Fakat bu baglanti manevi bir baglanti olup, dünya hayatindaki ruh ile cesed baglantisina benzemez. Bu olaya en çok benzeyen uyku hadisesidir. Uyuyanin ruhu cesedinden ayrilmiştir. Fakat bu bir daha dönmemek üzere olan tam bir ayrilik degildir. Burada ruhun cesedle olan baglari kuvvetlidir. Ölünün ruhu ise cesedinden tamamen ayrilmiştir. Fakat ruh ile beden arasinda mümin için nimetleri hissedecek, kafir için ise azabi hissedecek bir baglanti kalir. Ehl-i Sünnet’in tercih ettiği görüşe göre ruhlara verilen nimet ve yapılan azap beden tarafından da hissedilir. Buna göre berzah alemindeki nimet ve azab hem ruh hem de bedene tattırılır.

Ehl-i Sünnet’ten bir kısmı ise bunun sadece ruha tattırılacağını söylerler. Bazı kitaplarda tercih edilen görüşü destekleyen manevi mütevatire[2] ulaşmış bir çok rüyalar yer almaktadır. Ebu Bekr İbn-i Ebi-d Dünya "El Kubur" kitabında Ebu Abdullah bin Mundeh "Er-ruh" kitabında Abdu’l Bir "El-İstizkar" kitabında Abdu’lhak "El-Akibeh" kitabında ve diğer alimlerin kitaplarında bu hususta birçok rüyalar nakledilmiştir. Bu rüyalar delil derecesine yükselmese de, eğer bu konuda bir delil yoksa bir tercih unsuru olabilir.

Bunu bu şekilde açıkladıktan sonra azab ve nimetin hem ruh hem de bedenle tadılacağı hususunda şöyle söylüyorlar: "Ölü kendisini ziyaret edeni bilir ve yanında Kur’an okuyanı da işitir. Çünkü ruh bedenden ayrılmadığına göre ölünün ziyaret edeni tanıması ve Kur’an okuyanı işitmesinde engel teşkil edecek birşey yoktur.

Azab ve nimetin sadece ruhlara tattırılacağı görüşünde olanlar ise:

"Ölü ziyaret edeni tanıyamaz, Kur’an okuyanı işitemez" demiyorlar. Ancak bu görüş sahiplerinden bazıları; " Azap gören ruhlar azabla, nimetlendirilen ruhlar da nimetle meşgul oldukları için bunları işitmeyip, tanımayacaklar" derler.

Bunu söyleyenler azdır ve meşhur olan; bu görüşün aksi olan görüştür. (Dördüncü sorunun cevabında bu tercih edilen görüşü kuvvetlendiren bazı şeyleri Allah’ın yardımıyla zikredeceğiz.)

Üçüncü Soru:

Ölü için sadaka verme, köle azat etme, kurban kesme ve vakıf olarak birşey bırakma gibi hayırlı amellerin sevabı ölmüş kimseye ulaşır mı?

Cevap: Ehl-i sünnet alimlerinin çoğunluğuna göre ölü için sadaka vermeninsevabı ölmüş kimseye ulaşır. Ve ona fayda verir.

Bid’atçilerden bazıları ehl-i sünnetten ayrıldılar ve şöyle dediler: "Ölen kimse için kendi yaptığından başka hiçbir şey fayda vermez."

Fakat ölü hakkında sadakanın fayda vereceği meşrudur ve sahih haberlerle sabit olmuştur. Ve ölü bundan yararlanır. Bununla ilgili haberler Buhari ve Müslim ve diğer kitaplarda geçmektedir.Müslim’in sahihinin mukaddimesinde İbn-i Mübarek’ten nakledildiğine göre ölü için verilen sadakanın ona fayda vereceği konusunda ihtilaf yoktur. Alimler, mü’minlerin ölüye yapacakları istiğfar ve duaların ona fayda vereceğinde icma ettiler. Bu icma: bid’atçilerin; ölüye ancak hayatında yaptıkları fayda verir, diye sınırlandırdıkları şeklindeki görüşü reddeder.

Ölü için yapılan şeylerden sadaka, ona fayda verdiğine göre köle azadı, kurban yahut vakıf da sadaka gibidir ve ölüye fayda verme açısından aralarında hiçbir fark yoktur.

Ehl-i sünnet alimleri bedenle yapılan ibadetler hususunda ihtilaf etmişlerdir. Seleften ve hanefilerden bazıları Ahmed b. Hanbel’den gelen bir rivayete dayanarak ölü için yapılan bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vereceğinin sahih olduğu görüşündedirler.

Diğer alimler ise bu konuda aksi görüştedirler. Buhari, Müslim’de ( İmam Malik ve Şafi gibi) geçen hadiste Aişe (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Kim üzerinde oruç borcu oldugu halde ölürse velisi onun oruç borcunu tutsun."

Ibn-i Abbas’tan şöyle rivayet edildi:Rasulullah (sav)’e bir adam geldi ve şöyle dedi: "Benim annem bir aylik oruç borcuyla öldü. Onu kaza edeyim mi?

Rasulullah (s.a.s): "Evet kaza et" buyurdu.

( Buhari - Müslim )

Yine bunun gibi şu hadis de buna delalet eder;

Büreyde (ra) diyor ki:

Bir kadin Rasulullah (s.a.s)’e gelip şöyle dedi;

"Ey Allah’ın rasulü annemin bir ay oruç borcu vardı. Onu kaza edeyim mi?" Rasulullah (s.a.s):

"Evet onun oruç borcunu tut" dedi.

Kadın:

"Annem haccetmemiş idi. Onun yerine haccedeyim mi?"

Rasulullah (s.a.s):

"Evet onun yerine haccet" buyurdu.

(Müslim)

Hacc hakkında İbn-i Abbas’tan Buhari’de rivayet edilen hadis de bunun gibidir. Hacc gibi bazı bedeni ibadetlerin ölüye fayda vereceği kabul edildiğine göre diğer bütün bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vermesine engel ne olabilir?

Bütün Müslümanların icması şudur ki: Borçlu olarak ölmüş bir kişinin borcu başkaları tarafından ödenmiş olsa bu ödeme ölüyü borçtan kurtarır. Hatta bu borcu mirasçılarından başka kimseler ödese bile bu geçerlidir.

Buhari ve Müslim’de şu rivayet geçmektedir: Ebu Katade (ra) bir kişinin iki dinarlik borcuna kefil oldu. Daha sonra kefil oldugu bu adam öldügünde Ebu Katade ona ait borcu ödeyince Rasulullah (s.a.s) ona: "Işte şimdi onun derisine serinlik verdin" dedi.

Ibni Hamden El Hanbeli "Reaya" kitabinda ölüye fayda versin diye, Allah’a yaklaşmak için yapilan her şeyin ölüye fayda verecegini açiklamiştir. Bu amel ister mali olsun, ister bedeni olsun farketmez. Sadaka, köle azadi, namaz, hacc, Kur’an okuma gibi bütün amellerin sevabı ölüye fayda verir, demiştir.

Sonra şöyle devam etti: Denildi ki: bu amel işlenirken veya işlenmeden önce ölüye faydalı olsun diye yapmaya niyet edilirse bu ölüye ulaşır. Fakat amel yapıldıktan sonra sevabı ölüye olsun diye niyet edilirse olmaz. Hanbelilerden bazı alimler böyle bir şart koşarlar. Delilleri ise Rasulullah (s.a.s)’in ölü için hayır yapmak isteyen bir kişiye hiçbir zaman; "Allah’ım bu amelin sevabını şu kimseye ver, şu kimseye verme" diye söylemesini emretmemesidir.

Selefin de bir amel yaparken böyle şeyler söylediği nakledilmemiştir.

Bazı alimler: "Bir ölü için bir amel yapılacaksa o amele başlarken ölü için niyet edilmesi şarttır, şayet amel bittikten sonra niyet edilirse bu geçersizdir" demişlerdir.

Bazı alimler şöyle demişlerdir:

"Amel yaptıktan sonra amelin sevabının ölüye bağışlanması geçerlidir. Zira kişi ibadet ettikten sonra şöyle dua eder: " Allah’ım bu amelin sevabını falan ölüye ulaştır." Bundan dolayı bu alimler amele başlamadan önce ölü için niyet etmeyi şart koşmamışlardır. Doğru olan rasule ittibadır.

Bu konuda; niyeti, amelin başlangıcında şart koşan görüş tercih edilir. Çünkü ameller niyetlere göredir. (İnşallah bu soruların sonuna doğru bu konuda daha geniş açıklama gelecektir.)

Dördüncü Soru:

Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı? Şayet ulaşırsa kabir yanında okunduğu zaman mı, yoksa uzakta okunduğunda mı ulaşır? Ve ölü okuma sevabının tamamını mı yoksa dinleme sevabını mı alır?

Cevap: Burada iki mesele var. Bu meselelerden birincisi, ikinci meselenin bir parçasıdır. Ben bu konuda Hanbeli mezhebinin şu görüşünü tercih ettim.

Okuyucu, ölü için niyet edip okumaya yöneldiğinde okuduğu Kur’an ölüye fayda verir ve sevabı da ona ulaşır.

Bazı alimler şöyle dedi: Okumanın başında ölü için okumaya niyet etmek şart değildir. Bilakis önce okuyup sonra bunun sevabını ölüye hediye ederse bu sevap ölüye ulaşır. Daha önce zikrettiğim gibi birinci görüş tercih edilmiştir.

Bu iki görüş arasında yani Kuran’ın kabirde okunmasıyla kabirden uzakta okunmasının sevabının ölüye ulaşması hususunda fark yoktur. Her iki durumda da okumanın sevabı ölüye ulaşır.

Bazı Şafiiler ölü ancak dinleme sevabı alır dediler. Bu görüşün iki kurala dayandığını söylediler.

Birincisi: Sevabı hediye etmek sahih değildir.

İkincisi: Ruhlar kabirler etrafındadır. Azaplanmayı ve nimetlenmeyi bedenlerinin hissetmesi sebebiyle ölülerin ruhları, kabirle ve bedenle manevi bir birleşmeyle birleşmişlerdir. (Bedenin azap ve nimeti hissetmesinin sabitliği daha önce açıklanmıştı.)

Bunun için ölü okumayı duyar ve duyunca da dinleme sevabı ona ulaşır. Bu söz, söyleyen kişiyi çıkmaza sokar. Çünkü ölünün idraki ve duyuşu mükellef kişilerin (dirilerin) idraki gibi değildir. Bu konuda Allah’ın fazlına ihtiyaç duyar. Allah isterse ölüye duyma nimetini verebilir.

Şafiilerden bazıları okuma sevabı konusunda başka bir görüş ileri sürdüler. Kur’an okurken ölü için niyet edilirse doğru olmaz.

Eğer önce kendisi için okur, sonra bu sevabın ölüye ulaşması için Allah’a dua ederse ölüye sevabın ulaşması bu şekilde mümkün olur. Zaten bu da dua hükmündedir. Onun işi Allah’a kalmıştır, isterse onun duasını kabul eder, isterse kabul etmez. Bu söz onlarda şu sözü söyleyen kimsenin sözüne zıt değildir: Sevabı hediye etmek doğru değildir. Çünkü kul, mal konusunda hibe etme hakkına sahip olduğu gibi,ibadetler (sevap) konusunda herhangi bir tasarruf hakkına sahip değildir. Çünkü burada okuma sevabının ölü için olmasını amaçlıyor, veya "sevabımı ölüye verdim" diyor. Bu görüş daha önce zikredilen duaya zıttır. Daha önce de geçtiği gibi sevabın ölüye ulaşması kesin değildir. Kabirde Kur’an okuma hakkında sahabelerden gelen rivayetler azdır. Fakat dört mezhep zamanından günümüze kadar müslümanlar Kuran’ı ölünün mezarının yanında okumayı sürdüre gelmişlerdir.

Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Harun Ebu Bekir-il Hilal bu konuda "Cami" kitabında şöyle dedi: Abbas İbn-i Ahmed-İddevri bize şöyle dedi: Ahmet İbn-i Hanbel’e kabirlerin yanında Kur’an okumak konusunda bir şey bilip, bilmedigini sordum.

"Bilmiyorum" dedi. Sonra dedi ki: Yahya Bin Muin’e sordum. Mübeşşir Bin Ismail El-Halebi’den şöyle dedi: Abdurrahman Ibnil Ala Bin El Lahlah’ın babasından şöyle dedi: Babam dedi ki; Ben öldüğüm zaman beni lahite koy ve Allah’ın adıyla Rasulullah’ın sünneti üzere de, başımın yanında Bakara’nın başlangıcını ve sonunu oku.

Ben İbn-i Ömer’in de bu şekilde vasiyet ettigini duydum. Sonra Hilal başka bir rivayette şöyle dedi: Ahmed Ibn-i Hanbel bir cenazede iken ölü defnedilince, kör bir adam kabrin yanina gelerek Kur’an okudu. Ahmed Bin Hanbel ona şöyle dedi: "Ey adam kabrin yaninda Kur’an okumak bid’attir."

Muhammed İbn Kuddeme ona şöyle dedi: "Ey Eba Abdullah! Mübeşşir El Halebi hakkında ne diyorsun?" Ahmed Bin Hanbel dedi ki: "Güvenilir bir zattır." Ona Mübeşşir’il Hanbeli’nin daha önceki yukarıda zikredilen hadisini zikredince Ahmed Bin Hanbel (ra) ona şöyle dedi: "Adamına git ve okumasını söyle."

Hilal aynı şekilde şöyle demiştir: Ebu Bekr El-Mervuzi bize şöyle demiştir: Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbeli’yi şöyle derken işittim: "Kabirlere girdiginiz zaman; Fatiha, Felak, Nas ve Ihlas surelerini okuyun ve okuduklarinizi kabir ehline hediye edin, böylece bu okuduklarinizin sevabi onlara ulaşir."

Ayni şekilde Zaferani’nin şöyle dedigi rivayet edilmiştir: "Şafii’ye (ra) kabrin yanında Kur’an okuma hakkında sordum" O şöyle dedi:

"Bir sakınca yoktur." Zaferani güvenilirdir ve Şafii’nin eski görüşünü rivayet etmiştir ve Şafii’den rivayet ettiği bu rivayet gariptir. Şafii’nin yeni görüşünde eski görüşüne muhalif birşey varit olmadikça eski görüşüyle amel edilir, fakat Şafii’nin Kuran’ın sevabının ölüye ulaştığını söylediği yeni görüşü şöyledir: "Kur’an zikrin en şereflisidir. Zikir, zikredildigi yer için bir bereket saglar ve bu bereket orada bulunanlara yayilir." Bu görüşün temeli şuna dayanmaktadir: Kabre iki hurma dikildigi zaman bunlar yaşadiklari müddetçe Allah’ı tesbih ederler. Böylece onların tesbihleri sonucu kabirde sahibi için bir bereket hasıl olur ve bu bereket dallar kuruyuncaya kadar devam eder. Rivayetin bu tefsiri bazı müfessirlere göredir. Bitkilerin Allah’ı tesbih etmesinin bereketi hasıl olunca zikirlerin en şereflisi olan Kur’an; ki hayvan, bitki ve cansızlardan daha şerefli olan ademoğlu tarafından okunuyor, bilhassa okuyan salih kişi ise bu Kuran’ın bereketinin hasıl olması tabii ki daha evladır. Allah en iyisini bilir.

İçinde Abdulhak’ın da bulunduğu bir grup alimler ölünün duymasına, ölü hakkında selam vermenin meşruiyetini delil olarak göstererek şöyle dediler: "Eğer

ölü selamı işitmeseydi onlara yapılan hitap boş ve faydasız olurdu." Bu zayıf bir görüştür. Çünkü bu, bunu gerektirmez. Namazdaki teşehhüdde Rasulullah’a hitaben selam söylenir. Elbette Rasulullah teşehhüdde ona bütün selam söyleyenleri duymaz. Mezarlarin yanindan geçen kimsenin mezardaki mü’minlere selam söylemesi ölülerin, o selamı duymasını gerektirmez. Bu dua mahiyyetindedir. Ve "Ey Rabbim! Onların üzerine selam olsun" demektir. Aynı şekilde namazda rasule "Ey Allah’ın rasulü! Selam senin üzerinedir" demek yani "Ey Rabbimiz! Salat ve selamı rasulün üstüne yap" demektir. Buhari ve Müslim’deki bir hadiste Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bizim üzerimize ve salih kullarin üzerine selam olsun" dediginde bu söz bütün salih kullara ulaşir.

Aslinda bu söz Allah’tan bir istemedir. O sözün

Beşinci Soru:

Kur’an okuyucu Kuran’dan birşey okudugu zaman ve onu ölülere hediye ettigi zaman bu onlara ulaşir mi yoksa ulaşmaz mi? Ve okunani ölü işitir mi yoksa işitmez mi?

Cevap: Bu ihtilafli bir konudur. En iyi olan okuyucunun şöyle demesidir:"Allah’ım eğer bu okuyuşumdaki amelimi kabul ettiysen bunun sevabını senden bir lütuf olarak filana ver." Eğer böyle demeyip de: "Allah’ım okuduğum Kur’an sevabını filana ver" derse; bu sevabın ölüye ulaşıp ulaşmaması alimler arasında ihtilaflıdır.

Birinci söz (yani eğer Kur’an okuyuşumu kabul ettiysen bunun sevabini senden bir lütuf olarak filan kişiye ver) dua mahiyetindedir. Allah dilerse onu kabul eder, dilerse kabul etmez. Allah bunu kabul etmişse muhakkak ki ölüye fayda verir.

Altinci Soru:

Ölü için namazdan, sadakadan veya Kur’an okumadan veya buna benzer başka iyilik çeşitlerinden hediye edilerek sunuldugunda ölü onu bilir mi? Bundan gelecek olan sevap ölünün amel defterine yazilir mi?

Cevap:Sadakanin sevabi ölüye ulaşir ama namazin ve orucun sevabinin ona ulaşip ulaşmadigi hususu ihtilaflidir. Gerçi ölü hayatta ikentutamadigi oruçlarinin velisi tarafindan tutulmasi veya birisine tutturulmasi durumunda bu sevap ölüye ulaşir. Hac meselesinde de ücretle veya kendiliginden veya ölen kişinin vasiyetiyle, ölünün hayattayken eda edemedigi hac farizasinin eda ettirilmesi caizdir. Ancak Kur’an okumanın sevabının ona ulaşıp ulaşmayacağı konusunda alimler arasında meşhur bir ihtilaf vardır. Şehirlerin bir çoğunda ölü için Kur’an okumak adet halini almıştır. Kur’an okumanın bereketinin ölüye fayda vermesi hususunda ihtilaf yoktur.

Müslim’in sahihinde sabit olduğuna göre; ölünün ancak şu üç konudaki ameli kesilmez. "Onun için dua eden salih oğul, faydalanılan ilim veya sadaka-i cariye." Bu hadis Sünende ve İbn-i Huzeyme’nin sahihinde geçmektedir.

Yedinci Soru:

Hesap ve azaptan sonra dünyada olduğu gibi birbirlerine yakın ve akraba olanlar buluşurlar mı?

Cevap:Bu soruda bir kusur vardır. Eğer bu"hesap ve azaptan sonra"dan kastedilen kişiler cennete ve cehenneme yerleştikten sonrası ise böyle bir soruya gerek yoktur. Zaten cennet ehli toplanıpbirbirlerini ziyaret edecek cehennem ehli ise toplanıp birbirleriyle atışacak.

Eğer "hesap ve azaptan sonra"dan kasd olunan kabirdeki sorgu ve sualden sonraki durum ise kabirdeki olaylara hesap denilemez. Allah’ın diledikleri dışında insanların çoğu kıyamet günü hesaba çekilecektir. Bazı insanlar azap görecek bazıları ise görmeyecektir. Kabir sorgusu ve azaptan, kıyamet günü yapılacak olan sorgu ve azap kastedilmemesi gerekir.

Birçok hadiste ölülerin ruhlarının karşılaşacağına dair rivayetler vardır. Bunlardan İbn-ü Ebi’d-Dünya’nın"Kubur" adlı kitabında Said İbn-i Müseyyeb’ten şöyle bir rivayet vardir.

O şöyle dedi! Selman-i Farisi ile Abdullah Ibn-i Selam karşilaştilar. Biri digerine "Eger sen benden önce ölürsen öldükten sonra benimle buluş ve Allah tarafindan karşilaştigin şeyleri bana anlat. Eger ben senden önce ölürsem seninle buluşup Allah tarafindan karşilaştigim şeyleri sana haber veririm." Digeri şöyle dedi: "Evet. Cennetteki ruhlar diledikleri yerlere giderler".

Sekizinci Soru:

Günahkar olan bir kişi kiyamete kadar kabirde azap görür mü? Yoksa sadece Münker ve Nekir melekleri geldikleri zaman mi azap görür?

Cevap: Bu, işlenen haramin büyük veya küçük olmasina göre degişir. Bazi ölüler affedilebilir, bazilari affedilmez. Bazi günahkarlar azap görmeyebilir. Ve bazilari için azap sürekliolur. Bazilarindan ise azap daha sonra kaldirilabilir.

Bu konuya ilişkin hadislerden örnekler vardir. Halid Ibn-i Urfefa ve Süleyman Ibn-i Sard’dan Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Karin agrisindan ölen kimseye kabirde azap edilmez."

(Ahmed - Nesei - İbn-i Hibban)

Abdullah İbn-i Ömer (ra)’den rivayet edilen bir başka hadiste Rasulullah şöyle buyurdu:"Cuma gecesi veya Cuma günü ölen hiçbir kimse yoktur ki Allah onu kabir fitnesinden korumuş olmasin" (Tirmizi ve Hakim rivayet etti ve sahih dedi)

Ibn-i Abbas’tan o şöyle dedi: Bir adam kabrin üstünü örterken Mülk suresini okuyan bir adam gördü. Sonra adam bunu Rasulullah (s.a.s)’e haber verdi. Rasulullah da şöyle buyurdu:

"Bu sure engeldir, kurtuluştur ve bu, kabirdeki kimseyi kabir azabindan korur."

(Tirmizi rivayet etti ve hasen dedi)

Semera Ibn-i Cunduh (ra)’dan Rasulullah’ın uzun rüyasından bahseden hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur:

"Kendi ağzını yırtan ise işte o yalan söyleyip yalanı ufuklara çıkıp yayılan kişidir. İşte bu yalancı kıyamete kadar bu şekilde azap edilecektir." (Buhari)

Yine aynı hadiste Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor:

"Başı parçalanan kişi ise Allahu Teala bu adama Kur’an öğretmiş, bu adam geceleri uyuyup gündüzleri de bununla amel etmemişti. İşte bu kimseye kıyamete kadar bu şekilde azap edilecektir."

Ebu Hureyre (ra) İsra kıssasını anlatırken Rasulullah (s.a.s)’in şöyle buyurdugunu rivayet etmiştir:

"Başlari kaya ile ezilen bir kavimin yanindan geçtim. Başlari ezildikçe tekrar eski hallerine dönüyorlar ve tekrar eziliyorlardi. Onlarin üzerinden bu azabtan hiçbir şey kaldirilmayacaktir."

(Bezzar-Beyhaki rivayet ettiler)

Bu gibi hadisler çoktur. Bazi günahkarlardan kabir azabinin hafifletilecegine delalet eden hadislerden birisi de Ibn-i Abbas’tan rivayet edilen iki hurma dalı hadisidir.

Kabirde bazı günahlarından dolayı azap gören ve üzerlerine Rasulullah (s.a.s)’in hurma dalları koyduğu iki kişi müslümandırlar. Bunların kafir olduklarına dair herhangi bir rivayet yoktur.

Dokuzuncu Soru:

Şehitlerin ruhu semada mıdır yoksa yerde midir?

Cevap: Şehitlerin ruhu istediği yere gider sonra arşta asılı olan kandillerde geceler.

İbn-i Mesud şöyle dedi: Şehitlerin ruhu hakkında Rasulullah (s.a.s)’e sorduk. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Şehitlerin ruhu yeşil kuşlarin içindedir. Arşta bu kuşlar için asili kandiller vardir. Bu ruhlar cennette diledigi yerde dolaşirlar. Sonra bu kandillerde gecelerler."

(Müslim - Ebu Davud - Tirmizi - Darimi)

Ahmed bin Hanbel İbn-i Abbas (ra)’den hasen olarak şu hadisi nakletmiştir. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Şehitlerin ruhu cennetin kapisi üzerindeki bir nehir kenarindadir. Riziklari sabah akşam cennetten onlara çikartilir."

Bu iki hadis arasinda bir zitlik yoktur. Çünkü şehitlerin ruhunun kenarinda bulunduklari nehir cennetin kapisindadir. Müslim’de geçen hadis de ruhların geceledikleri kandillerin de cennetin kapısının yanında olma ihtimali vardır. Bundan dolayı iki hadis arasında zıtlık yoktur.

Buhari ve Müslim’de İbn-i Ömer’den şöyle rivayetedilmiştir: "Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Her ölüye kabirde cennetteki veya cehennemdeki yeri sabah ve akşam gösterilir, ona; "Işte bu sana dirilinceye kadar her gün gösterilecektir" denilir. Bu hadis diger hadislerle zitlik teşkil etmez. Çünkü bu hadis şehit olmayan kişilerin durumunu anlatiyor.

Onuncu Soru:

Müslümanlarin çocuklarinin ruhu kendi kabirlerinin üstünde midir yoksa cennetteki Beyti Mamur’da (cennetteki İbrahim (as)’ın evi) mıdır.Yoksa başka bir yerde midir? Cennette İbrahim (as)’ın onlara Kur’an okuttuğuna dair sabit bir delil var mıdır?

Cevap: Kuvvetli olan görüşe göre müminlerin ruhu Allah’ın dilediği yerdedir. Ve kabirdeki cesetlerle bir bağlantısı vardır. Yine kabirde gördüğü mükafatı beden ve ruhlarıyla hissederler. Ruh ve ceset arasındaolan bağlantının nasıl olduğunu bilemeyiz. Bu dünyadaki cesetle ruh bağlantısına benzemez. Müslüman çocuklarının ruhu hakkında ise şu sahih hadis vardır: Rasulullah (s.a.s)’in gördüğü uzun rüya hadisinde Rasulullah (s.a.s) müslüman çocuklar hakkında şöyle der:

"Müslüman çocuklarının ruhu İbrahim (as)’in yanındadır."

Bu hadis Buhari’de geçer. Bu hadisin hiçbir rivayetinde İbrahim (as)’in onlara Kur’an okuttuğuna dair bir söze rastlanmamıştır.

Onbirinci Soru:

Kabirdeki bir ölünün yakınına veya uzağına başka bir ölü defnedildiğinde kabirdeki ölü onu tanır mı ve dünyadaki diğer olup biten şeyler hakkında, yeni gelen ölüye soru sorar mı?

Cevap: Evet. Bunun hakkında hadisler varit olmuştur. Bu hadislerden bazıları;

İbn-i Ebid-Dünya’nın, Ebi’z-Zübeyr’denonun da Cabir’den rivayetine göre Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Ölülerinizin kefenlerini güzel seçin. Çünkü onlar kefenlerinden dolayi övünürler ve kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler"

Ibn-i Mübarek, Ebu Eyyub’denmevkuf olarak rivayet ettiği ve Taberani’nin buna benzer Rasulullah’a merfu olarak rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah şöyle buyurdu: "Sağ olanların amelleri ölülere gösterilir. İyilik görürlerse sevinirler ve rahatlarlar. Eğer kötülük görürlerse Allah’ım onlara hidayet ver derler."

Bu rivayette defnedilenlerin onların yakınında veya uzağında olduğuna dair bir kayıt yoktur. Fakat sadece yakınlarında defnedilenleri duyabilmeleri de mümkündür. İbn-i Ebid-Dünya şöyle rivayet etti; Osman İbn-i Abdullah, Said İbn-i Cübeyr’e şu soruyu sordu: "Ölülere sag olanlarin haberi gelir mi?

Said Ibn-i Cübeyr: "Evet" dedi. Bir kişi öldügünde yakin akrabalarinin haberlerini diger ölülere ulaştirir. Mezardaki kişi haberler hayir ise sevinir, şer ise üzülür.

(Bu hadisi Tirmizi, Taberani, Enes Ibn-i Malik’ten Rasulullah’a merfu olarak rivayet etmişlerdir.)

Buhari’nin tarihinde Numan İbn-i Beşir’den Rasulullah (s.a.s)’in şöyle dedigi rivayet edilmiştir:

"Kabirlerde bulunan kardeşlerinize eziyet etme hususunda Allah’tan korkun. Çünkü amelleriniz onlara gösterilir.

(Hakim rivayet etti ve sahih dedi.)

"KABİRLER" kitabında İbn-i Ebid-Dünya şöyle rivayet etmiştir. Yahya bin Abdurrahman bin Ebi Lebibe o da babasından o da dedesinden şöyle rivayet etmişlerdir: Bişr İbn-i Berra bin Ma’rur öldüğünde annesi ona çok üzüldü ve Rasulullah (s.a.s)’e şöyle dedi: "Beni Seleme’den ölenler olarak ölüler birbirini tanır mı ki ben Bişr’e selam göndereyim?" Rasulullah (s.a.s) ona: "Evet ey Bişr’in annesi! Kuşlarin birbirini tanidiklari gibi onlar da birbirlerini tanirlar." Bunun üzerine Beni Seleme’den bir kişi ölüm döşegine düşse Bişr’in annesi ona gidip Bişr’e selam söyle derdi.

Taberani başka bir yoldan şöyle rivayet etti: "Bişr’in annesi, Kab İbn-i Malik ölüm döşeğine düştüğü zaman ona gelip; Bişr’e selam söyle" dedi.

Bu rivayet Ebu Lebibe’nin rivayetini desteklemektedir.

Sufyan İbn-i Uyeyne, Amr İbn-i Dinar’dan o da Ubeyd İbn-i Umeyr’denşöyle dedigini rivayet etmiştir:

Kabir ehli sag olanlarin haberlerini beklerler. Bir kişi öldügünde ona gelirler ve: "Filanin durumu nasil?"diye sorarlar. O da: "Salih bir kişidir" diye cevap verir. "Peki falan kişi ne yapti?" derler. O da: "O size gelmedi mi?" der. Onlar: "Hayir bize gelmedi" derler. O da"Biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz" dediktensonra: "Demek ki bu bizim yolumuzdan başka bir yola gitti" derler. Bu rivayet Ubeyd İbn-i Umeyr’insözüdür. Ubeyd İbn-i Umeyr; tabi’in alimlerinin en büyüklerinden birisidir. Ona ulaşan senet sahihtir. Bu gibi kişiler kendi görüşlerinden birşey söylemezler. Bu rivayet mürsel hükmündedir.

Nesei’nin Ebu Hureyre’den Rasulullah’a merfu olarak rivayet ettiği buna benzer bir rivayet vardır. Bu rivayetin sonunda şöyle bir ibare vardır. "Onlar yeni ölen kişiye: Falan kişi ne haldedir?" diye sorduklarında yeni kişi: "O daha size gelmedi mi?" diye sorunca onlar: "Hayır" deyince , yeni ölen kişi: "Demek ki o cehenneme gitti" derler.

İbn-i Mübarek’in, Ebu Eyyüb’denRasulullah’a merfu olan buna benzer bir rivayeti vardır

Taberani Ebu Eyyüb’denşöylerivayet etmiştir. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Mü’min kişi ölünce salih kullar bu kişiyi müjdeleyici bir kişinin karşilandigi gibi karşilarlar ve birbirlerine onu rahat ettirelim derler. Sonra ona; "Filan erkek ne yapti? Filan kiz ne yapti? Evlendi mi? Diye sorarlar. Fakat ondan önce ölmüş olan bir kişi hakkinda sorduklarinda; O cehenneme gitti der." [3

Bu rivayetlerden anlaşiliyor ki ölülerin ruhu birbirleriyle buluşurlar ve konuşurlar. Fakat bu, dünyada buluştuklari gibi degildir.

Çünkü Berzah hayati (kabir hayati) dünya hayatina benzemez. Dolayisiyla orada olan olaylar dünyadakilere benzemez. Allah daha iyi bilir.

Onikinci Soru:

Allah’u Teala’nın: "Şüphesiz sen kabirlerinde onlara işittirici değilsin." (Fatır 22) ayetiyle Rasulullah’ın; "Muhakkak ki ölü sizin ayakkabınızın sesini işitir. Onu çıkarın." hadisi arasında nasıl bir uygunlaştırma sözkonusu olabilir?

Cevap: Hadisin naklinde bir bozukluk vardır. Sanki o, şu iki hadisten birleştirilmiştir:

İlki: "Muhakkak ki ölü kendisinden ayrılanların eve döndüklerinde ayakkabılarının seslerini işitir."

Diğeri: "Ey iki ayakkabı sahibi! Ayakkabılarını çıkar."

Buhari ve Müslim’de geçen iki hadis Enes (ra)’den şu şekilde rivayet edilmiştir; Rasulullah (s.a.s) dedi ki:

"Bir kimse kabre gömüldügünde yakinlari geri dönüp ondan uzaklaşinca onlarin ayakkabilarinin sesini işitir."

Ikinci hadis; Ebu Davud, Nesei, Ibn-i Mace`de yeralmaktadir. Ibn-i Hibban’ın rivayet edip sahih dediği Beşir İbn-i Hasasiye’den rivayet edilen hadiste şöylebir ibare vardir: "Ayaginda ayakkabilar olan bir adam kabirlerin üzerinde yürürken Rasulullah (s.a.s) ona dedi ki:

"Ey iki ayakkabi sahibi! Ayakkabilarini çikar." Adam Rasulullah’ı görünce Onu tanıdı ve ayakkabısını çıkardı."Bu hadisi tahriç eden Beyhaki: "Bu hadis ancak bu senedle bilinir" dedi.

Taberani; Usmet İbn-i Malik’den rivayet ettiği hadisi şöyle nakleder: Rasulullah ayağında ayakkabı olduğu halde mezarlıkta yürüyen bir adam gördü ve ona dedi ki:"Ey filan ayakkabı sahibi! Ayakkabını çıkar"

(Bu hadisin senedi zayıftır)

Bunları açıkladıktan sonra alimlerin de hadisle ayet arasındaki uygunlaştırma konusunda görüşleri vardır.

Onlardan bir kısmı ayetleri te’vil edip hadisin zahirine göre amel ettiler ve onun bütün ölüleri kapsadığını söylediler. (Yani bütün ölüler ayak seslerini duyarlar)

Onlardan diğer bir kısmı da Katade’nin dediği gibi bunu sadece Bedir ölüleri için haslaştırmışlardır. Katade bu hadisi zikrettikten sonra şöyle dedi: "Allahu Teala onları diriltti. Ta ki azarlanarak üzüntü ve pişmanlık içinde Rasulullah’ın sözünü duydular."

Başkaları da onu sadece belli zamanlar kabir sorgusu anında duyarlar dediler. Sorgudan sonratekrar duyma yoktur. Onların bir kısmı hadisi te’vil edip ayetinzahirine göre amel etmişlerdir. (Yani ölüler duymazlar görüşündedirler.) bu meseledeki ihtilaf meşhurdur. Buhari’nin Fethül Bari şerhinde ona degindim. En iyisini Allah bilir.

Onüçüncü Soru:

Kabirlerdeki iki sorgu melegi herkesin kendi dili ile mi sorarlar? Yani; Türk’e Türkçe veya Farisi’ye Farsça ile mi? Yoksa sadece Arap dili ile mi sorulur. Eğer Arap dili ile sorulursa Arapça bilmeyen kişiye Arapça mı öğretilir? Sağda ve solda bulunan yazıcı iki melek insanın başından geçen olayları Arapça mı yazar, yoksa başka bir dil ile mi yazar?

Cevap:Sorgu meleklerinin hangi dille soracağına dair bir nakil bilmiyorum. Fakat yazıcı iki melek de, hakkında yazmak için görevlendirildiği kişinin dilini bilirler. Bu kesindir. Fakat yazarken o dille veya başka bir dille yazabilirler. Zayıf hadisde rivayet olunduğuna göre"Cennet ehlinin dili Arapça’dır." Buna dayanarak melekler o kişinin söylediklerini bilip bunu Arapça yazabilirler. Çünkü melekler ne yazdığını bilir.

Sorgu meleklerinin sualininse sahih bir hadisin zahirine göre Arapça olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadiste sorulana şöyle derler;"Bu adam (yani Muhammed) hakkında neye inanıyorsun?" veya kişiye kendi lisanı ile hitap edilmesi de mümkündür

Ondördüncü Soru:

Çocuklar için olan sorgu bütün çocukları mı kapsar yoksa sadece müslüman çocuklar için midir?

Cevap: Müslüman çocuklara hesap yoktur. Müşrik çocuklara ise hesap olup olmadığı hususu ise ihtilaflı meseledir.

Kimisi: "Onların hükmü müslüman çocuklarının hükmü gibidir"der.

Bazıları da: "Hayır. Onlara hesap vardır" diye hüküm verir. Çünkü onlar hakkında varid olan kuvvetli bir hadiste olduğu gibi; Tebliğ ulaşmamış ve onun gibiler mahşerde imtihan olunur. En iyisi bu konuyu Allah’a bırakmaktır. Ta ki dayanacak delil oluncaya kadar herkesin üstüne farz olup dünyada yapılması gereken şeylerle ilgilenmek bu meseleyle ilgilenmekten daha önemlidir.

Onbeşinci Soru:

Kabirde çocuğa soru sorulur mu yoksa sorulmaz mı? Eğer sorarlarsa Münker ve Nekir melekleri onlara ne sorar? Buluğ çağına girenlere ne sorulur?

Cevap: Kabir sorgusu buluğ çağındakiler içindir.

Onaltıncı Soru:

Öldükten sonra sorgu melekleri geldiğinde ruh bütün bedene girer mi yoksa bedenin bir kısmına mı girer?

Cevap: Evet, ruh bütün vücuda girer fakat bu, ancak onun oturmasına müsaade eder, yoksa ayağa kalkmasına müsaade etmez

Onyedinci Soru:

Müslümanların ölen çocuklarının beraberinde anne ve babası olmaksızın cennete giremeyecekleri doğru mudur?

Yine Müslümanların ölen çocuklarının mahşer gününde altın ya da gümüş taslarla anne ve babalarını sulamaya çalışacakları doğru mudur?

Cevap: Soruda zikredilen çocuklar hakkında haberler varid olmuştur. Bu haberlerin[4] tümü; cennete sokma ve sulamanın ancak Allah’ın dilediği kimseler için geçerli olduğunu göstermektedir.

Onsekizinci Soru:

Ölünün ruhu dünyadaki gibi görüp işitir mi? Bazılarının dediği gibi onların görme ve işitmesi mevcut mudur?

Cevap: Ölünün ruhu işitir ve görür fakat bu işitme ve görmenin dünyada iken mevcut olan gibi olması gerekmez. Allah (c.c) ona görüp işitecek, elemi ve nimeti hissedecek bir idrak bahşeder.

Yirminci Soru:

Kabir küçük büyük her ölüyü sıkıştırır mı?

Cevap: Evet kabrin her ölüyü sıkıştırdığına dair sahih rivayetler vardır.[6]

Yirmibirinci Soru:

Ölüye Ruman adı verilen ve onu oturtup Münker ve Nekir’in sorularına nasıl cevap vereceğini öğreten bir melek gelir mi?

Cevap: Ruman hakkında varid olan haberler zayıftır.

Yirmiikinci soru:

Ana babanın çocukları için ağlamaları haram mıdır, mekruh mudur? Ve bu yüzden ölü, küçük olsun büyük olsun acı çeker mi? Çocuğun, ölen anne babası defnedilirse onların arkasından ağlaması mübah mıdır yoksa değil midir? Onların arkasından sesi aşırı olmaksızın ve iyiliklerini saymaksızın ağlarsa sevabından mahrum olur mu? Cennette hamd evi ölünün arkasından ağlayan kişi için mi yoksa sabreden kişiler için mi yapılır? Bir kişinin bir veya birden fazla çocuğu ölürse kişi yalnız sabrettiği zaman mı ona ateşten bir koruyucu olurlar yoksa sabretmese de ona ateşten bir koruyucu olurlar mı?

Cevap: Babanın ölen çocuğuna ağlaması, çocuğun ölen babasının arkasından ağlaması defnetmeden önce de sonra da mekruh değildir.[7]

Fakat ağlamayla birlikte feryat, yanaklarını dövme, elbiselerini yırtma, söylenmemesi gereken sözleri söylemek olursa bu caiz değildir.[8] Çocuğu ölen kişi sabrederse ve ona isabet eden şeylerin Allah’ın takdiri ile olduğuna inanırsa; gözleriyle ağlayıp kalbi üzülse de Allah’a hamd ederse Allah (cc) meleklere buna cennette hamd evi inşa edin der. Bir, iki veya üç çocugu ölüp de feryat etmeyen sabreden kişilerin faziletleri hakkinda çok rivayetler

Yirmiüçüncü Soru:

Dünyadaki ömürden geri kalan zaman bilinir mi? Bazi ilim iddia edenler H.835 senesinde dünya ömründen kalan 175 senedir, demeleri ve buna Rasulullah (s.a.s)’in "Ben yer altında bin seneden fazla ölü olarak kalmayacağım" hadisini ve Rasulullah’ın "Ben 6000 senenin başında rasul oldum" hadislerini delil göstermeleri doğru mudur?

Cevap: Bunu iddia edenlerin zikrettikleri birinci hadis "mevzu" (uydurma)’dır.

İkinci hadisin ise lafzı şöyledir; Dünyanın ömrü 7000 senedir. En son binine ben rasul olarak gönderildim. Buhadisi İbn-i Cevzi mevzu (uydurma) hadisler arasında zikretmiştir.

Kıyamet gününün ne zaman olacağını Allah bilir.

Yirmidördüncü Soru:

Yezid bin Muaviye’ye lanet edilir mi? Onu seven ve şanini yücelten kimseye ne gerekir?

Cevap: Kiya’l - Hemasi diye bilinen Taberi; lanet etmenin caiz olup olmayacağı konusunda dört mezhebin ihtilaf ettiğini nakletti. Kendisi ise lanet etmenin caiz olacağı görüşünü tercihetti. Gazali de bukonudaki değişik görüşleri naklettikten sonra caiz olmayacağı görüşünü seçti.

Yezid bin Muaviye’yi sevmek ve onun şanini yüceltmek ancak itikadi bozuk bid’atçilerden sadır olur. Çünkü Yezidde öyle kötü sıfatlar vardı ki onu sevmek kişiden imanın kaldırılmasını gerektirir. Çünkü iman Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.

DİPNOTLAR

[1] Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır:

"Onlar (kafirler) ateşten çıkmayacaklardır." (Bakara: 167)

"Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyecekler." (A’raf: 40)

"Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azab da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız." (Fatır: 3)

[2] Manevi mütevatire ulaşan rüya;

Aynı rüyanın birçok kişi tarafından görülmesi o rüyayı manevi mütevatire ulaştırır.

[3] Taberani Kebir’de ve El Evsat’ta zayıf senetle rivayet etti.

(Mecma Ez-Zevaid, İbn-i Hacer El Heytemi)

[4] Ebul- Hassan dedi ki: Ben Ebu Hureyre’ye hitaben: "Benim iki oğlum öldü. Sen bize Rasulullah (s.a.s)’den ölülerimiz hakkında gönüllerimizi hoş edecek bir hadis söyleyemez misin?" dedim. Ebu Hureyre cevaben şöyle dedi: Evet söylerim Rasulullah şöyle buyurdu: "Onların küçükleri cennet halkının cenetten hiç ayrılmayan küçükleridirler ki, onların biri babasını yahut anne ve babasını karşılar da benim, senin şu elbisenin kenarlarından tutuşum gibi (Rasulullah (s.a.s) burada eliyle o tutuşu işaret edip göstermiştir) elbisesinden tutar ve artık Allah onu babasıyla beraber cennete sokuncaya kadar hiç bırakmaz."

(Müslim)

[5] Ölü defnedildiği zaman siyah (tenli) ve mavi (gözlü) iki melek gelir. Birine Münker ve öbürüne Nekir denir. Mütakiben bu iki melek o kimseye şöyle sorar: Bu adam (Muhammed) için ne demiştin? Bunun üzerine o (ölmeden önce) söylediğini aynen söyler. "O Allah’ın kulu ve rasulüdür. Allah’tan başka ibadete bunu söyleyeceğini biliyordum" derler. Sonra toprağa "Çullan onun üzerine" denir. Toprak onun üzerine çullanır. ( Bu çullanma neticesinde) yan kaburga kemikleri yerlerinden oynar ve Allah onu o yatağından layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve Resul’ü olduğuna şehadet ederim." Sonra o iki melek "Senin böyle söyleyeceğini esasen biliyorduk" derler.

Sonra onun kabri yetmiş arşın murabba (kare) genişletilir; sonra aydınlatılır ve sonra kendisine: "Uyu" denir. O da "Aileme dönüp onlara haber vereyim mi?" der. O iki melek: "Gelin, güvey gibi uyu! Ki onu ailesinden elbet en çok seven kişi uyandırır" dediler. O kişi Allah onu yatağından mahşere kaldırıncaya kadar (rahat, rahat) uyur. Şayet münafık ise "İnsanların dedikleri gibi bende aynı şeyi söyledim; bilmiyorum" diyecek. Bunun üzerine iki melek "Senin esasen mahşere kaldırıncaya kadar toprağa devamlı azap içinde kalır."

(Tirmizi)

[6] İbn-i Abbas şöyle rivayet etti; Saad İbn-i Muaz defnedildiğinde Rasulullah (s.a.s) onun kabrinin yanında şöyle dedi: "Kabir sualinden kurtulan olsaydı Saad İbn-i Muaz kurtulurdu. Kabir onu bir sıkıştırdı sonra gevşedi. (Taberani sahih senedle rivayet etmiştir.)

[7] Enes (ra) şöyle demiştir;

- Bir kere Rasulullah (s.a.s) ile demirci sanatkar olan Ebu Seyf b. Evs’in evine gitmiştik. Ebu Seyf’in zevcesi Ümmü Bürde peygamberin oğlu İbrahim’in süt annesi – süt ninesi idi. Rasulullah (s.a.s) İbrahim’i kucağına aldı. İbrahim’i öptü, kokladı. Bundan sonra bir kere daha Ebu Seyf’in evine gittik.

Bu defa İbrahim can veriyordu. Rasulullah (s.a.s)’in iki gözü yaş dökmeye başladı. Bunun üzerine Abdurrahman İbn-i Avf; Ya Rasulullah! Halk musibet zamanında sabretmeyebilir. Fakat sen de mi? Diye şaşırarak sordu; Rasulullah: "Ey İbn-i Avf! Bu hal babanın çocuğuna karşı beslediği incelik ve şefkattir. Yoksa sabır ve tevekküle engel ağlama değildir" buyurdu. Sonra bu gözyaşını bir diğeri takip etti. Bu defa Rasulullah (s.a.s): Gözler ağlar, kalp üzülür. Biz Rabbimizin razı olacağı sözden başka bir kelime ile üzüntümüzü belirtmeyiz. Ey İbrahim! Biz senin ayrılığında pek ziyade üzüntülü ve kederliyiz" buyurdu.

(Buhari-Müslim)

[8] Rasulullah (s.a.s) "Ölünün arkasından yanaklarını döven, elbisesini yırtan, cahiliyyenin adetlerini yapan kişi bizden değildir" buyurdu.

(Buhari)

[9] Ebu Hureyre (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.s) Ensar’dan bir grup kadına hitaben "Sizlerden herhangi birinizin üç çocuğu ölür ve kendisi vefat eden çocukları sebebiyle Allah’tan sevap ümit ederse muhakkak cennete girmiştir" buyurdu.

İçlerinden bir kadın: iki tanesi de böyle değil mi? Ya Rasulullah! Dedi. Rasulullah (s.a.s) cevaben: "İki tanesi de öyledir" buyurdu

Nafile Namazlar

Bizi Rabbimize yaklaştıran ibadetler

Haftanın günlerinde kılınan nafile namazların faziletleri burada anlatılacaktır. Önce gündüzleri kılınan nafile namazları anlatalım.

Ebu Hürryre r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur

Evinden cıktığın zaman iki rekât namaz kıl; bunlar seni kötü çıkıştan korur. Evine girdiğin zaman dahi iki rekât namaz kıl; bunlar da seni kötü girişten korur.

Enes b. Malik r.a Resulüllah S.A.V efendimiz sabah namazı üzerine şöyle buyurmuştu. Bir kimse, abdestini alıp da, mescide yönelip orada namazını kılarsa, oraya gidişinin her adımında kendisine bir iyilik yasılır; Her kötülüğü de silinir. iyilikler, on misli sevap getirir. Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğarken, evine giderse Allah-u Tealâ, onun için bedenindeki tüylerin sayısı kadar sevap yazar. Ayrıca onun için makbul bir hac sevabı verir. Namaz vakti gelinceye kadar orada oturur ise., kendisine her oturma karşılığı iki bin sevap yazılır. Yatsı namazını cemaatle kılmaya giden için dahi aynı şekilde sevap vardır. Onun bu ibadetleri, makbul bir Ömre ve makbul bir hac sevabına çevrilir.

Osman b. Affan r.a.   Resulüllah S.A.V. efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, yatsı namazını cemaatle kılarsa geçenin yarısını ibadetle geçirmiş olur. Sabah namazını cemaatle kılan dahi, gecenin tümünü ibadetle geçirmiş olur.

Ebu Hüreyre r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur: Yatsı ve sabah namazı kadar münafıklara ağır gelen bir namaz yoktur. Şayet onda olan sevabı bilmiş olsalardı; sürünerek giderlerdi. İstiyorum ki: Ashabıma emir vereyim, odun toplayalar. Evlerinde oturup da bizimle namaz kılmaya gelmeyenlerin evlerini ateşe vereyim.

Ebu Hüreyre r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, zevalden sonra dört rekat namazı; Kur'an'ını güzel okuyarak, rükûunu ve secdelerini güzel ederek kılarsa, kendisi ile birlikte yetmiş bin melek namaz kılar.

Bu melekler, geceye kadar o kimsenin günahlarının bağışlanmasını Yüce Allah'tan dilerler.

Resulüllah S.A.V efendimiz, zeval (öğle) vaktinden sonra, dört rekât namaz kılmayı hiç bırakmazdı. Bu namazlarda, kıraati uzun okur, namazı uzatırdı. Şöyle buyurdu; Bu saatte sema kapıları açılır. Onun için bu saatte amelimin yükselmesini isterim. Aradan biri şöyle sordu: Ya Resulullah, bu dört rekat namaz arasında İki rekâtta bir selâm verilir mi?. Diye sorduğu zaman, Resulüllah S.A.V efendimiz söyle buyurdu: Bu dört rekât namaz içinde iki rekâtta bir selâm verilmez.

Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur: İkindi namazından evvel dört rekât namaz kılana Allah rahmetine nail eylesin.

Pazar günü namazı.

Ebu Hüreyre r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur: Bir kimse, pazar günü dört rekât namaz kılarsa, Allah’u Teala onun için her rekât namaz için bin namaz sevabı yazar.Sonra Allah-ü Teâla onun için cennette pek güzel kokulu miskten bir şehir ihsan eder. Bu namazı kılan kimse, her rekâtında Fatiha suresinden sonra bir kere amenerresulü (Bakara suresinin 285. ve 286. âyetlerini) okur.

Hazret-i Ali r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur: Pazar günü, çokça namaz kılmak sureti ile, Yüce Allah'ı birleyiniz. Çünkü, Yüce Allah birdir; ortağı yoktur.

Bir kimse, pazar günü, öğlen namazından sonra dört rekât namaz kılarsa, yalnız farzını ve sünnetini kıldıktan sonra Yüce Allah'tan her ne dilerse, Yüce Allah onun bütün dileklerini yerine getirir. hıristiyanların yaptığı şeylerden dahi Allah-u Teâlâ onu korur. Bu namazı şöyle kılar:

Birinci rekatta: Fatiha suresi ile Secde suresini okur. (32. sure) ikinci rekatta: Fatiha suresi ile Mülk suresini okur. (67. sure) Bundan sonra teşehhüde oturur ve selâm verip namazdan çıkar. Bundan sonra kalkar iki rekat daha kılar. Bu iki rekatta; Fatiha suresi İle Cuma suresini okur. (62. suredir.)

Pazartesi günü namazı.

Cabîr b. Abdullah r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, güneş yükseldikten sonra iki rekat namaz kılar Allah-u Teâlâ onun bütün günahlarını bağışlar. Bu namazın her rekatında şunları okur:

Bir kere Fatiha Suresini. Bir kere Ayet'el - Kürsîyi (Bakara suresinin 255.ayetidir.)

Birer kere, İhlâs, Muavvezeteyn (felak- nas surelerini- (112. 113. 114. surelerdir.)

Selâm verdikten sonra, on kere Allah-u Teâlâ'dan bağışlanmasını diler. On kere de, Resüllullah S.A.V efendimize salavat okur.

Enen b. Malik r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, pazartesi günü anlatılacağı şekilde on iki rekât namaz kılarsa, kıyamet günü o kimse söyle çağırılır: Ey Falan oğlu falan nerededir?. Gelsin, Yüce Allah'tan sevabını alsın.

Bu kimseye verilecek ilk sevap bin hulle (elbise)dir. Sonra başına taç giydirilir ve kendisine şöyle denir: Cennete gir. Bu kimse cennete girerken bin melek karşılar Her melekte, onun için bir hediye vardır.

O kimse için hazırlanan bin tane nurdan sarayı gezdirinceye kadar o kimse ile olurlar.

Bu namaz şöyle kılınır : Her rekâtında, bir kere Fatiha süresi, bir kere Ayet'el - Kürsî (Bakara suresinin 255. âyetidir.) okunur.

Namaz bittikten sonra on iki kere İhlâs suresini okur. (112. suredir.) On iki kere de, günahlarının bağışlanması için istiğfar eder.

Salı günü namazı.

Enes b. Malik r.a Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bîr kimse glintin ortasında (veya güneş yükseldikten sonra) on rekât onmaz kılarsa, yetmiş gün, onun üzerine günah yazılmaz. Yetmiş gün içinde ölürse, şehit olarak ölür. Yetmiş senelik günahı dahi bağışlanır.

Bu namazın her rekatında şunlar okunur: Bir kere Fatiha suresi. Bir kere Ayet'el Kürsî. (Bakara suresinin 255. âyetidir.) Üç kere İhlâs suresi.

Çarşamba günü namazı.

Muaz b. Cebel r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz buyurur:

Bir kimse, salı günü on iki rekat namaz kılarsa, arş tarafında bir melek onun için şöyle seslenir: Ey Allah'ın kulu, amelini yenile. Allah-ü Teâlâ, senin geçmişte işlediğin günahtan bağışladı. Bu arada, o kimsenin kabir azabı kaldırılır. Kabrin darlığı ve sıkıntısı kalkar. Kıyametin zorlukları ondan alınır, her gün onan için, bir peygamber ameli yazılır.

Bu namazın her rekatında şunlar okunur: Bir kere Fatiha suresi.       Bir kere Ayet'el Kürsî. (Bakara suresinin 255. âyetidir.) üç kere İhlâs suresi. (112. sure.) Üç kere Muavvezeteny.(Felak- Nas) (113. ve 114. sure.)

Perşembe günü namazı.

İbn-i Abbas r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur; Bir kimse, perşembe günü öğlenle ikindi arasında iki rekat namaz kılarsa. Allah-u Teâlâ o kimseye recep, şaban ve ramazan ayını oruçlu geçirmiş gibi sevap verir. O kimseye : Kâbe-i Muazzama'ya gidip hac etmiş gibi sevap verir.

O kimseye: Allah-u TeâJâ'ya iman edip ona tevekkül edenlerin sayısı kadar iyilik yazar. Bu namazın her rekatında. şunlar okunur:

Birinci rekatında bir kere Fatiha suresi. Yüz kere Ayet'el-Kürsî (Bakara suresinin 255. âyetidir.)

İkinci rekatında bir kere Fatiha suresi. Yüz kere ihlas süresi. (112. Sure.)

Bu namaz bittikten sonra, Resulüllah S.A.V efendimize yüz kere salavat-ı şerife okunmalıdır

 Cuma günü namazı.

Hazret-i Abbas r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur: Cuma gününün tamamında namaz kılınabilir.

Cuma günü, güneş doğup da bir mızrak boyu veya daha fazla yükseldikten sonra bir kimse kalkıp güzelce abdest aldıktan sonra; sevabını Allah'tan bekleyerek iki rekat kuşluk namazı kılarsa Allah-u Teâlâ onun için iki yüz sevap yazar; iki yüz de kötülüğü ondan siler.

Bir kimse, aynı işleri yaptıktan sonra dört rekat namaz kılar ise. Allah-u Teâlâ onun için cennette dört yüz derece yükseltir.

Bir kimse, anlatıldığı gibi sekiz rekat namaz kılarsa Allah-u Teala onun cennetteki derecesini sekiz yüz derece yükseltir. Ve onun bütün günahlarını bağışlar.

Bir kimse, aynı şekilde on iki rekat namaz kılarsa Allah-ü Teala onun için bin iki yüz sevap yazar. Ve., onan bin iki yüz kötülüğünü siler. Cennette dahi, onun bin iki yüz derecesini yükseltir.

Ebu Hüreyre r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, cuma günü sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar mescidde oturur; Yüce Allah'ı zikrederse onun Firdevs cennetinde yetmiş derecesi yükselir. Her derecesinin arası, yarışa çıkan bir at hızı ile yetmiş senelik mesafedir. Bir kimse, cuma namazını cemaatle kılarsa Firdevs cennetinde onun için elli derece yükseltilir. Her derecenin arası, hızlı giden bir at yürüyüşü ile elli senelik mesafedir.

Bir kimse, cuma günü ikindi namazını cemaatle kılarsa, hepsi köle olan İsmail peygamber soyundan seksen köle azad etmiş gibi sevap alır.

Bir kimse, cuma günü, akşam namazını cemaatle kılarsa, makbul bir hac ve makbul bir umre sevabı alır.

İbn-i Abbas r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, cuma günü öğlenle ikindi arasında iki rekat namaz kılarsa Rabbimizi rüyada görmeden dünyadan çıkmaz.

Bu arada, cennetteki yerini görür ve orası, kendisine gösterilir. Bu namazın her rekatında aşağıda belirtilen sureler ve âyetler okunur.

Birinci rekatta: Bir kere Fatiha suresi. Bir kere Ayet'el - Kürsî. (Bakara suresinin 255. Ayetidir.) 25-Yirmi beş kere Felak suresi. (113. suredir.)

İkinci rekatta: Bir kere Fatiha suresi. Bir kere ihlâs suresi (112. suredir.) 21-Yirmi bir kere Felak suresi. (113. suredir.)

Selamdan sonra da 51-Elli bir kere ; لا حول ولا قوة إلا بالله ; La havle ve la kuvvete illa billah. (Güç ve kuvvet ancak Allah'ındır.)

Resullullah S.A.V efendimizin huzuruna bir bedevi gelip şöyle dedi: Ya Resulellah, biz uzak köylerdeyiz. Şehre de uzağız. Her Cuma günü şehre gelmemiz de zor. Şimdi bana öyle bir amel söyle ki; Cumayla alakalı olsun; köyüme döndüğüm zaman kendilerine bildireyim.

Resulellah S.A.V efendimiz şöyle buyurdu: Ey Arabi, cuma günü, güneş yükseldikten sonra İki rekat namaz kıl. Bu namazın ilk rekatında: Fatiha suresini. Felak suresini okursun. İkinci rekatta: Fatiha suresini. Nas suresini.okursun. Bundan sonra, teşehhüde oturursun; sonra da selam verirsin.

Daha sonra, oturduğun yerde yedi kere Ayetel - Kürsîyi okursa Bundan sonra, dörder dörder olmak üzere; sekiz rekat daha kılarsın. Bu namazların her rekatında şunları okursun: Bir kere Fatiha suresi. Bir kere Nasr (iza cae nasrullahi) suresi. Yirmi beş kere ihlâs suresi.

Namaz bittikten sonra, yetmiş kere şunu oku: لا حول ولا قوة إلا بالله La havle ve 1â kuvvete illâ billah'il - aliyy'il - azim. (Güç ve kuvvet Yüce azim Allah'ındır.)

Muhammed'in nefsi elinde olan Yüce Zat hakkına yemin ederim ki Mümin erkek ve mümin kadından her kim bu namazı cuma günü anlattığım gibi kılar ise., onun cennete gireceğine kefil olurum.

O kimse, oturduğu yerden kalkmadan Allah-ü Teâlâ onu ve ana babasını bağışlar; şayet Müslüman iseler. Arşın alt tarafından dahi, şöyle bir nida gelir: Ey Allah'ın kulu, yeniden amel işlemeye bak. Allah-u Teâlâ senin gelmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Resulullah S.A.V efendimiz, bu namazın o kadar çok faziletini anlat ki izahatı yapılsa uzun olur.

Biz, daha önce bir başka namazın faziletlerini anlattık. O namaz cuma günü on iki rekat olarak kılınır. Onda on iki kere de ihlâs suresi okur. O namazı kılmak isteyen kılabilir.

Cumartesi günü namazı.

Ebu Hüreyre r.a, Resulullah S.A.V efendimiz söyle buyurur:

Her kim, anlatılacak şekilde, cumartesi günü dört rekât namaz kılarsa Allah’u Teâla, onun okuduğu her harf için bir hac ve bir umre sevabı yazar. Yine okuduğu her harf için bir sene gece namaz kılmış, gündüz oruç tutmuş gibi sevap ameli yazılır.

Okuduğu âyetlerin her harfine bir şehit sevabı verilir. Kendisi, Yüce Allah'ın arşı altında peygamberlerle ve şehitlerle beraber olur. Bu namazın her rekatında şunlar okunur: Bîr kere Fatiha suresi. Üç kere Kâfirun suresi. (109. suredir.)

Namazı bitirip de selâm verdikten sonra, Ayet'el - Kürsîyi okur.

Gunyetut Talibin; 997

Pazar gecesi kılınacak namazın fazileti.

Enes b. Malik r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, pazar gecesi yirmi rekât namaz kılarsa Allah-u Teala’dan çorak isteyenlerin ve istemeyenlerin sayısı kadar Allah-u Teâlâ o kimseye sevap ihsan eder. Allah-u Teâlâ o kimseyi, kıyamet günü, güven altında olan kimselerle diriltir.

Ve, onu, peygamberlerle birlikte cennete koymak, Allah-u Teâlâ'ya düşer.

Bu namazın her rekâtında şunları okur:

Bir kere Fatiha suresi, Elli kere ihlâs suresi. (112. suredir.) Birer kere Muavvezeteyn sureleri.. (113. ve 114. surelerdir.)       

Yüz kere istiğfar eder.  أستغفر الله(Estağfirullah..) Yüz kere kendisi için, ana babası için istiğfar eder.  اللهم اغفر لى ولوالدي(AIlahummeğfir li ve li valideyye.)

Yüz kere kendi gücünden ve kuvvetinden geçip Yüce Allah'ın gücüne ve kuvvetine İltica eder. لا حول ولا قوة إلا بالله  (La havle ve la kuvvete illâ billahilaliyy'il-azim.)

Banlardan sonra söyle der: Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Şehadet ederim ki, Yüce Allah, Adem'i seçti; yarattı, İbrahim Aleyhisselâm Aziz Celi) Allah'ın halilidir. Musa Yüce Allah'ın kelimidir. İsa Subhan Allah'ın ruhudur. Muhammed Aziz Celil Allah'ın habibidlr. (Eşhedü en la ilâhı illallah.. Ve eşhedü enne Ademe safvetullahi ve fıtratihi ve İbrahim halilullhi Azze ve Celle ve Musa Kelimullahi Teâlâ ve İsa Ruhullah Sübhanehu ve Muhammed Habibullah Azze ve Celle..)

Pazartesi gecesi kılınacak namazın fazileti.

Enes b. Malik r.a. Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur: Bir kimse, anlatılacağı gibi, dört rekât namaz lalar da, Yüce Allah'tan bir dilekte bulunursa, Yüce Allah onun dileğini yerine getirir. Bu namazı şöyle kılar: Birinci rekâtında; bir kere Fatiha suresi. On kere İhlâs suresi (112. sure.) ikinci rekatta; bir kere Fatiha suresi. Yirmi kere İhlâs suresi. Üçüncü rekatta; Bir kere Fatiha suresi. Otuz kere ihlâs suresi. Dördüncü rekatta; bir kere Fatiha suresi. Kırk kere İhlâs suresi Bundan sonra, teşehhüde oturur ve selâm verir.

 Daha sonra şunları okur: Yetmiş, beş kere İhlas suresini okur. Yetmiş beş kere, kendisinin ve ana babasının bağışlanmasını Yüce Allah'tan diler. Yetmiş beş kere Resulullah S.A.V efendimize salavat okur. Bu namazın adına da Hacet namazı denir.

Ebu Umame r.a Resulullah S.A.V efendimiz söyle buyurur:

Bir kimse, anlatılacağı şekilde pazartesi gecesi iki rekât namaz kılarsa Allah-u Teâlâ onun adını cennet ehli kimseler arasında yazar; isterse o cehennem ehli kimselerden olsun Açıktan işlediği günahları bağışlanır. Okuduğu her ayet sayısı kadar hac ve umre (sevabı yazılır. Namaz kıldığı bu pazartesiden öbür pazartesiye kadar ölürse, şehid olarak ölür.

Bu namazın her rekatında şöyle okur:  Bir kere Fatiha suresi. On beş kere ihlâs suresi. (112. sure.) iki rekattır.

Selâm verdikten sonra on beş kere Ayet'el - Kürsiyi, (Bakara suresinin 255. âyetini) okur ve on beş kere Allah-u Teâlâ'dan bağışlanmağını diler.

Salı gecesi kılınacak namazın fazileti.

Bu manada, Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurmuştur:

Bir kimse, salı gecesi on iki rekat namaz kılar ise Allah-u Teâlâ onun için cennette bir köşk yapar. Enine boyuna onun genişliği, dünyanın yedi katıdır.

Bu namazın her rekatında şunlar okunur:

Bir kere Fatiha suresi. Beş kere Nasr (iza cae nasrullahi..) suresi. (110. suredir.)

Çarşamba gecesi kılınacak namazın fazileti.

Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle buyurur: Bir kimse, çarşamba gecesi iki rekat namaz kılarsa, her semadan yetmiş bin melek iner. Kıyamet gününe kadar o kul için sevap yazarlar. Bu namazda şunlar okunur:

Birinci rekatında; Bir kere Fatiha suresi. On kere Felak suresi. (113. sure,)

ikinci rekatında: Bir kere Fatiha suresi. On kere Nas suresi-(114. sure.)

Perşembe gecesi kılınacak namazın fazileti.

Ebu Hüreyre r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse; akşamla yatsı namazı arasında kılacağı iki rekat namazın her rekatında:

Bir kere Fatiha suresini, Beş kere Ayetel - Kürsî (Bakara suresinin 255. ayetidir.)

Beş kere İhlas suresini (112. suredir.) Beşer kere Muavvezeteyn surelerini (113. ve 114. sureleri) okumalıdır.

Namaz bittikten sonra, on beş kere Allah-ü Teâlâ'dan günahlarının bağışlanmasını dilemelidir. Bir kimse, bu şekilde kıldığı namazın sevabını ana babasının ruhuna bağışlarsa onların hakkını ödemiş olur. Bu namazını kıldığı takdirde, Allah-u Teâlâ o kimseye sıddıklara ve şehitlere ihsan eylediği sevabı ihsan eyler.

Cuma gecesi kılınacak namazın fazileti

Cabir b. Abdullah r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse tarifi yapılacağı şekilde aksamla yatsı arasında on iki rekat namaz kılarsa, geceleri namaz kılıp gündüzleri oruç tutup da on iki sene ibadet eden kimseye verdiği sevabı verir.

Bu namazın her rekatında şunları okur: Bir kere Fatiha suresini. On kere İhlas suresini.

Enes b. Malik r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, cuma gecesi yatsı namazını cemaatle kıldıktan sonra iki rekat sünnet, sonra dört rekat nafile kılar, her rekatında: Bir kere Fatiha, suresi, Bir kere ihlas suresi. (112, sure..) Birer kere Muavvezeteyn. (113. ve 114. sureler.) okursa, daha sonra vitir namazını da kıldıktan sonra sağ yanına yatar uyarsa, kadir gecesini ihya edip ibadetle geçirmiş gibi sevap alır.

Resulullah S.A.V efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: Ezher günü olan cuma günü, garra (nurlu) gecesi olan cuma gecesi bana çokça salavat  okuyunuz.

Cumartesi gecesi kılınacak namazın fazileti.

Enes b. Malik r.a. Resulullah S.A.V efendimiz şöyle buyurur:

Bir kimse, cumartesi gecesi akşamla yatsı arasında on iki rekât namaz kılarsa (Bu namazda fatiha’dan sonra dilediği zammı sureyi okuyabilir) Allah-u Teâla onun için cennette bir saray yapar. Mümin olan her erkek ve her kadına sadaka vermiş gibi sevap alır. Yahudilik belâsından dahi, emin olur. Ve., artık onu bağışlamak, Allah-u Teâlâ'ya düşer.

 

FARZ OLAN HAC İLE UMRE HAKKINDADIR

FARZ OLAN HAC İLE UMRE

HAKKINDADIR

 

İÇİNDEKİLER

 

·         Hac ile umrenin mahiyetleri

·         Haccın nevileri, rukünleri

·         Tavafın mahiyeti ve nevileri

·         Haccın farz olmasının şartları

·         Haccın edasının farz olmasının şartları

·         Haccın sahih olmasının şartları

·         Mikat ile alakalı mâlumat

·         Haccın farz olmasının sebebi ve zamanı

·         Haccın farz olmasındaki hikmet

·         Haccın vacipleri, sünnetleri ve âdabı

·         Hac ibadeti hakkında tatbikat

·         Umre, temettü ve kıran haccı hakkında tatbikat, hedy'in mahiyeti ve hükümleri

·         Hac ile alakalı yasaklar

·         Bedel = niyabet sureti ile hac

·         Hac hususundaki bedellik, vasiyet ve adak ile alakalı meseleler

·         İhsar'a ait meseleler

·         Resûl-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in kabri saadetlerini ziyaret

 

HAC İLE UMRENİN MAHİYETLERİ

1- Hac, lûgatta tazim edilecek makamları ve diğer yerleri ziyaret etmektir. Dinimizde; Arafat'ta, kendi vaktinde bir miktar durmaktan, daha sonra Kâbe-i muazzama'yı usulüne uygun tavaf etmektir.

2- Umre, lûgatta ziyaret manasınadır. Istılahta: Kâbe-i muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mevki arasında sa'y etmekten ibarettir ki, bunun için belirli bir zaman yoktur. Senenin her mevsiminde yapılabilir. Yalnız arefe günü ile kurban bayramının dört gününde yapılması mekruhtur. Ramazan-ı şerif'te yapılması ise menduptur.

3- Umre, bir sünneti müekkededir. Arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca: "Hacc-ı ekber" denilmektedir.

HACCIN NEVİLERİ

4- Hac, farz, vacip, nafile kısımlarına ayrıldığı gibi, Haccı ifrat, Haccı temettü, Haccı kıran nevilerine de ayrılır. Şöyle ki:

1- Farz olan hac, şartlarını kendisinde toplayan bir müslümanın ömründe bir defa eda etmekle mükellef olduğu hacdır.[1]

2- Vacip olan hac, adak yapılan veya başlanılmışken bozulan nafile bir hacca bedel, kaza edilecek olan hacdır.

3- Nafile olan hac, henüz mükellef olmayan bir çocuğun veya farz haccını eda etmiş olan bir zatın hak rızası için nafile yolu ile yapacağı hacdır ki, tekrar tekrar yapılabilir.

4- Haccı ifrat, umre ile beraber olmaksızın yalnız başına yapılan farz, vacip veya nafile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur.

5- Haccı temettü, hac mevsiminde evvela umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra aynı mevsimde, daha yurda-aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır.[2]

6- Haccı kıran, hac aylarından evvel veya hac ayları içinde ve mikat'tan önce veya mikat'ta umre ile arası bir ihram ile, bir niyet ile birleştirilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde eda edilen hacdır. Bu şekilde hac yapılması, haccı temettü'den daha faziletlidir. Bunların tafsilatı, tatbikatı ileride görülecektir.[3]

HACCIN RUKÜNLERİ

6- Haccın rukünleri, yani mahiyetini teşkil eden farzları ikidir. Biri, Arafat'ta bir müddet beklemek[4], yani durmaktır, diğeri de Kâbe-i muazzama'yı tavaf etmektir.[5]

7-Hac yapmak isteyenler için Arafat'ta durmak zamanı, Zilhiccenin dokuzuncu gününe rastlayan arefe gününün öğle vaktinden Kurban bayramı ilk gününün şafağın doğuşuna kadar olan müddetin herhangi bir kısmıdır. Bu müddet içinde Arafat'ta hatta bir dakika durulsa bile, bu vakfe farzı, yerine getirilmiş olur. Burada uyanık bir halde durmakla, uyku halinde veya baygın bir halde durmak eşittir.

8- Arafat'ta belirli müddetten evvel veya sonra durmakla vakfe farzı yerine getirilmiş olmaz.

9-

10- Arafat'ın ortasında Cebel-i rahme'nin yanında kıbleye karşı ALLAH Teâlâ'ya dua edilmesi daha faziletlidir. Burası muazzam çok faziletli bir vakfe yeridir. Dünyanın her tarafından akın edip gelen, yurtları, dilleri, renkleri başka, fakat düşünceleri, gayeleri bir olan binlerce Ehli İslam, Arafat'ta -kefenlere bürünmüş, kabirlerinden yeni hayat bulup mahşer sahasında toplanmış olacak- bir muhterem insan kitlesini temsil eder. Bunların tertemiz birer dil ile Hak Teâlâ Hazretlerini hep birden tevhid ve tekbire başlamaları, bunların hazin, garibane bir eda ile ALLAH’ü azimüşşandan bağışlamalar, keremler niyaz etmeleri melekleri bile heyecana getirecek ulvî, ruhanî bir manzara meydana getirir.

Şüphe yok ki; ALLAH Teâlâ Hazretleri, bu garip kullarına lutfedecek, meleklerine hitaben: "Şu uzak ülkelerden gelip tozlar, topraklar içinde kalmış, kıyafetleri perişan, rahmet ve inayetimi niyaz edip duran kullarıma bakınız!. Ben Azimüşşan, onları afv ve mağfiretime nail edeceğim." buyuracak, O Feyyaz-ı Kerim'in rahmet ve inayet denizleri dalgalanıp duracaktır.

11- Kâbe-i muazzamanın, TARİHİ

Minare sayısı dokuzdur. Bir çok kapıları ve içinde minberi, zemzem kuyusu ve İbrahim Aleyhisselam'ın makamı vardır.

12- Ziyaret Tavafına gelince; bu Arafat’ta vakfeden sonra Kâbe-i muazzama'nın etrafında yedi defa dolaşmaktan ibarettir ki, bunun dört defası, bir rukündür, bir farzdır.[6]

Ziyaret Tavafının vakti, Kurban bayramının ilk gününün şafağın doğuşundan başlayarak hayatın son gününe kadar uzayan bir müddetin herhangi bir vaktidir ki, bu vakit de yapılacak bir tavaf ile hac farizası tamamlanmış olur.

TAVAFIN MAHİYETİ VE NEVİLERİ

13- Tavaf ıstılâhta: "Kâbe-i muazzama'nın çevresinde yedi defa dönmekten ibarettir." Şöyle ki:

Kâbe-i muazzama'nın güney tarafındaki yan yüzün bir köşesine "Rükn-i Hacer", diğer köşesine de "Rükn-i Yemani" denir. Rükn-i Hacer'de, "Hacer-i Esved = Hacer-i Es'âd" denilen mübarek bir taş vardır ki bu, tavafın başlangıç yerini gösteren bir işarettir.

İşte bu Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden tavafa başlanır, Beyt-i muazzam sola alınarak Beyt-i muazzam'ın kapısına doğru sağa gidilmek sureti ile devir yapılır. Böylece her dönme, Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden başlar, orada son bulur. Bu devirlerin her birine bir "Şavt" denir. Bu halde yedi şavt da bir tavaf olmuş olur.[7]

14- Tavaf, bir nevi namazdır; ALLAH Teâlâ'ya heyecan ile muhabbet ve tazimin bir alametidir, Arş-ı ilahi etrafında dolaşan kudsî meleklerin hallerine bir benzeyiş tarzıdır.

Kâbe-i muazzama, bu görünen âleminde, gayb ve meleküt âlemindeki rububiyyet makamının apaçık bir örneğidir. Bu maddi beytin çevresindeki bedenî hareketler, melekût âlemindeki Arşı kudretin etrafında yapılan ruhani hareketlerin birer benzerliğidir.

15- Gerek tavafa başlarken ve gerek tavaf esnasında Hacer-i Esved'in önüne geldikçe ona yönelinir, namazda durur gibi tekbir ve tehlil[8] ile bu mübarek taşa eller kaldırılıp sürülür ve mümkün ise öpülür.[9] Bunlar mümkün olmayınca karşıdan el sürmek işareti yapılır. Buna "İstilam = selamlamak" denilmektedir.

Hacer-i Es'ad'e böyle el koymak,[10] Hak Teâlâ Hazretleri ile ibâdet ve itâat hususunda ahitleşmenin ve bu ahde vefa edileceğinin bir işareti, simgesi demektir.

16- Tavafın nevilerine gelince bunlar, aşağıda yazıldığı şekilde beştir.

1- Tavaf-ı kudûm: Taşradan Mekke-i mükerreme'ye varıldığında yapılan tavaftır. Bu tavaf, ihrama girme sınırı haricindeki başka beldelerden Mekke-i mükerreme'ye gelen zatlar için sünnettir.[11]

2- Tavaf-ı ziyaret: Arafat'tan inildikten sonra yapılan tavaftır. İşte haccın iki rüknünden biri, bu tavaftır ki, dört şavtı farzdır.[12]

3- Tavaf-ı sader: Hac esnasında Mina mevkiinden Mekke-i Mükerreme'ye inildiği vakit yapılan tavaftır. Buna "tavaf-ı veda" da denir. Bu tavaf afakî hakkında vaciptir. Bununla hac ile alakalı farz, vacip, sünnet bütün vazifeler bitmiş olur. Hacılar, bu şekilde Kâbe-i Muazzama'ya veda ederek vatanlarına dönmek üzere bulunurlar.[13]

4- Tavaf-ı tatavvu: Mekke-i mükerreme'de bulunan kimselerin Kâbe-i muazzama etrafında vakit vakit yaptıkları nafile tavaftır. Böyle bir tavaf, dışardan gelenler hakkında nafile namaz kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü onlar, her vakit bu şerefe nail olamazlar.

5- Tavaf-ı umre: Dört şavtı, umrenin rüknünden ibaret olan tavaftır ki, her halükarda lazımdır, bunun yerine başka bir şey geçemez.

17- Tavaf esnasında tekbir ve tehlil ile salatü selam okunur.

Tavaflarda şavtların peş peşe olması şart değildir. Bundan dolayı bir tavaf daha tamamlanmadan namaz için veya abdesti yenilemek için bırakılsa bozulmaz. Geri kalanı sonra tamamlanabilir. Tavafta kadınların erkeklerle bir sırada bulunmaları da tavaflarını bozmaz.

HACCIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

18- Bir kimseye haccın farz olması için sekiz şart vardır. Şöyle ki:

1- Müslüman olmalıdır. Gayrımüslimler, hac ile mükellef değildirler. Bundan dolayı farz edelim ki, bir gayrimüslim hac yaptıktan sonra müslüman olsa, diğer şartları mevcut olunca, yeniden hac etmesi icap eder.

Yine böylece bir müslüman, hac ettikten sonra -ALLAH muhafaza- dinden çıkıp sonra tövbe ederek İslamiyete dönse, şartları mevcut olunca tekrar hac etmesi lazım gelir.

2- Bülûğ çağına ermiş olmalıdır. 2 Bir çocuk, akıllı, iyi ile kötüyü, kâr ve zararı ayıracak olsa, hac ile mükellef bulunmaz. Onun yapacağı hac, nafileden ibaret bulunur. Bundan dolayı bülûğ çağına erince ve şartları da bulununca tekrar hac etmesi gerekir.

Velisiyle beraber hacda bulunan çocuğa, velisi haccın bütün vazifelerini yaptırır, mesela şeytanları taşlattırır, ta ki bunları öğrenip büyüdükten sonra kolaylıkla yapabilsin. Bununla beraber bu taşlamayı terk etse, kendisine bir şey lazım gelmez. Çünkü bu, o çocuk hakkında yapılması gerekli bir vazife değildir.

3- Akıllı olmalıdır. Deli olanlar, hac ile mükellef değildirler.2 İyileştikten sonra haccın farz olma şartları bulununca, hac etmeleri lâzım gelir.

4- Hür olmalıdır. [14]

5- Haccın farz olduğunu bilmelidir. Şöyle ki, dar-ı harpte gayri-müslimlere ait bir beldede bulunup müslüman olan kimse, haccın farz olduğunu bilmedikçe hac ile mükellef olamaz. Fakat İslam ülkesinde böyle bir cehalet, bir mazeret teşkil etmez.

6- Hac vazifesini meşakkatsiz bir şekilde gidip yerine getirmeye yeterli bir vakit bulunmalıdır. Bundan dolayı bir kimse hac farizası için diğer şartları tamamen bulunduğu tarihten itibaren bu vazifeyi yerine getirmeye müsait bir vakit bulmadan vefat etse, bu fariza ile mükellef olmuş olmaz.

7- Hicaz'a gidip gelinceye kadar kendisinin ve ailesi efradının normal bir şekilde nafakaları bulunmalıdır. Temel ihtiyaçlarından sayılan malların bulunması ile hac farz olmaz. Fakat ihtiyaçtan fazla bir mal mesela, gelir getiren bir gayri menkul veya fazla eşya bulunsa, bunları satıp hac etmek lâzım gelir. Bir evde kira ile oturmak da haccın farz olmasına mani değildir.

8- Kendi haline münasip nakil vasıtası ve yolda yapacağı masrafları karşılayacak parası bulunmalıdır.[15]

HACCIN EDASININ FARZ OLMASINDAKİ ŞARTLAR

19- Haccın edasının farz olması için beş şart vardır. Şöyle ki:

1- Vücut sıhhatli bulunmalıdır. Bundan dolayı bizzat hac edebilecek bir beden sağlığına sahip olamayan kimseye hac etmek farz olmaz. Kör veya kötürüm olanlar da bu hükümdedir.

2- Haccın edası dış engellerden uzak bulunmalıdır.

3- Yolda emniyet bulunmalıdır.

Bu yüzden yol tehlikeli bulundukça, hacca gidilmesi farz olmaz.

4- Hac için en az on sekiz saatlik bir yolculukta bulunması gereken bir kadının yanında kocası veya ebediyyen mahremi olan bir erkek bulunmalıdır. Bunların akıllı, bülûğ çağına ermiş veya yaklaşmış olmaları lâzımdır. Beraberinde böyle bir kimse bulunmayacak bir kadın için hac etmesi farz olmaz.[16]

Kendisine hac farz olan bir kadını, yanında böyle bir mahremi bulunduğu takdirde hacca gitmekten kocası men edemez. Çünkü böyle farz olan bir ibadeti yerine getirmek kocasının hakkından önce gelir. Genç bir kadının yalnız süt kardeşi ile veya damadı ile hacca gitmesi zamanın fitne ve fesadı sebebi ile daha sonraki alimler tarafından caiz görülmemiştir.

5- Hacca gidecek kadın kocasından boşanmış veya kocası ölmüş ise iddeti (bekleme süresi) bitmiş olmalıdır. Bundan dolayı böyle bir kadın iddet içinde bulundukça hacca gidemez. Hatta yola çıktıktan sonra Mekke-i mükerreme'ye en az on sekiz saat uzak bir yerde iken kocasının o sırada ölmesi gibi bir sebeple iddet beklemesi icap etse, bu iddeti bitirmedikçe oradan çıkmaması lâzım gelir.

HACCIN SAHİH OLMASININ ŞARTLARI

20- Bir hac vazifesinin sahih bir surette yerine getirilmiş olması için şöylece dört şart vardır:

1- İslam: Bu, haccın farz olmasının şartı olduğu gibi sahih olmasının da şartıdır. Bu yüzden gayrimüslim’in haccı sahih olmaz, hatta daha sonra müslüman olsa bile.

2- Mekanı mahsus: Bundan maksat, Arafat ile Kâbe-i Muazzama'dır. Bundan dolayı Arafat'ta vakfe ile Beytullah tavaf edilmedikçe, sahih bir hac meydana gelmiş olamaz.

3- Vakti mahsus: Bundan maksat, Arafat'taki vakfe zamanıdır ki; Arefe gününün öğle vaktinden kurban bayramının şafağının doğuşuna kadar devam eden bir müddettir.

Bununla beraber haccı ifrad'ın ve temettu ile kıran haccının tüm vazifelerini yerine getirebilmek için muayyen bir vakit vardır ki; o da Şevval, Zilkade ayları ile Zilhiccenin ilk on gününden ibarettir. Bu müddete hac ayları ve hac mevsimi denilir.

Bu hac ayları içinde en son hac vakti, Arefe günüyle ilk kurban günüdür. Bundan dolayı Arefe günü öğleden sonra Arafat'ta az çok bulunup bayramın ilk gününde de tavaf-ı ziyareti yapan bir kimse hac vazifesini yapmış olur.

4- Hac niyetiyle ihram: Şöyle ki; ihram, haccı veya umreyi veya her ikisini eda için mübah olan şeylerden bazılarını kendisine belli bir vakit haram kılmak, yani onları yapmaktan sakınmaktır.[17] Bu ihram, hacca veya umreye veya hac ile beraber umreye niyet etmekle ve telbiyede bulunmakla meydana gelir. Telbiye:

لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ

"Lebbeyk. ALLAH'ümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerike leke leb-beyk. İnnelhamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk. Lâ şerike lek."[18]

ALLAH'ım! Ben senin emr-u fermanına her zaman itaat ederim, her zaman itaat ederim. Senin için ortak yoktur. Davetine daima ihlas ve sadakatla icabet ederim. Şüphe yok ki hamd de nimet de sana mahsustur, mülk de! Senin ortağın yoktur, mabudum!. demektir.

21- İhram, Beytullah için bir tazim alametidir. Hatta dışardan bir ihtiyaç, mesela ticaret için gelen bir müslüman, hac veya umre kastında bulunmasa da yine ihramsız olarak Mekke-i mükerreme şehrine giremez. Bu haramdır, hürmete aykırıdır.

22- İhrama giren bir erkek dikişli elbiselerini çıkarır, bir peştamal kuşanır üzerine bir omuz havlusu alır, başını ve ayaklarını açık bulundurur, temizlenir, yıkanır veya abdest alır iki rekat namaz kılar, yüksek bir sesle (lebbeyk ALLAHümme lebbeyk…) diye telbiyede bulunur. Hanımı ile cinsel ilişkiyi terk eder, hanımını okşayıp öpmez, akıllı kimseler tarafından güzel kokulu sayılan misk, anber, kâfur gibi şeyleri sürünmez, bunları yatağına da sürmez, av hayvanlarını avlamaz ve avlayanlara işaret edip göstermez, Mekke-i Mükerreme'nin haremindeki yeşil ağaçları, yeşil otları kesip koparmaz,[19] kendisinin saçlarını kesmez, tıraş etmez, hac veya umre işlerini bitirinceye kadar bu halde devam eder.

Kokusundan zevk duyulacak her şey “Koku” sayılır.[20] İhrama giren kadınlar ise elbiselerini çıkarmazlar, başlarını ve ayaklarını açık bulundurmazlar, telbiyede seslerini yükseltmezler

23- İhrama giren şahısların çadır altına sokulmaları, şemsiye tutmaları,[21]  yüzük takmaları, bellerine kemerlerini bağlamaları ve omuzlarına giyinmeksizin palto gibi bir şey almaları haram değildir.

24- Yalnız hac için veya haccı temettü veya haccı kıran için şevvalin birinci gününden zilhiccenin dokuzuncu gününe kadar herhangi bir günde ihrama başlanabileceği gibi bundan evvel de başlanabilir. Çünkü ihram haccın şartıdır. Şart ise kendisine bağlı olan şeyin vaktinden önce yapılabilir, bu caizdir. Abdestin namaz vaktinden önce alınabilmesi gibi.

MİKAT İLE ALÂKALI MALUMAT

25- Hac için dinen belirlenen mevkiler dışından yolculuk yapan şahıslar için ihrama girmelerine mahsus beş mevki vardır ki, bunlardan her birine "Mikat", hepsine birden "Mevakıt" denir. Bunlar; "Zülhuleyfe", "Zati ırk", "Cuhfe", "Karn", "Yelemlem" denilen yerlerdir.[22] Fakat bu mevkilere gelmeden evvel de ihrama girilebilir. Hatta Süveyş yoluyla hacca giden şahıslar, "Rabiğ" hizasında ihrama girerler, Hacılarımızın Uçakla giderken girdikleri yer, burası Şamlıların mikatıda sayılır ve Mekke-i mükerreme'ye üç merhale uzakta bulunup bugün eseri kalmamış bulunan "Cuhfe" kasabası yakınındadır.

26- Bir hac yolcusu, mikat sınırını ihramsız geçerse bakılır; eğer daha haccın vazifelerini yapmaya başlamadan mikata döner, telbiyede bulunur, ihrama girerse, kendisine bir ceza lâzım gelmez.[23] Fakat mikat yerine dönmez de daha sonra ihrama niyet ederse veya haccın vazifelerinden birini yaptıktan sonra ihram için mikat yerine dönerse, ceza olarak dem, yani bir koyun kurban etmesi lâzım gelir.[24] Haccın kaçırılmasından korkulmazsa, mikat yerine dönmek daha faziletlidir.

27- Mekke-i mükerreme'de bulunan şahısların hac için mikat yeri, Mekke-i mükerreme'dir.[25] Tam oradan ihrama girerler, hatta ahalisinden olmasalar bile. Fakat umre için Mekke haremi dışında bulunan bir yere, bilhassa "Ten'im" denilen yere çıkar, oradan umre için ihrama girerler. Bunun için bu yere "umre" de denilmiştir.

28- Mekke-i mükerreme'nin etrafındaki bir miktar sahaya "Mekke Haremi" denir. Bunun haricine, yani Harem havzası, dışına da "Hill" adı verilir.

Hill'in Mekke-i mükerreme'ye en yakını, batı tarafından üç dört mil mesafede bulunan "Ten'im" mevkiidir. Hill’in dışına çıkan Umreneye niyet edebilir.

Hill tabiri, ihrama son vermek manasında da kullanılmaktadır.

29- Mekke haremi ile mikat yerlerinden biri arasındaki yerlerde bulunan şahıslar da bulundukları yerlerden veya Mekke-i Mükerreme'den ihrama girerler. Bunların yakınlık dolayısıyla Mekke-i Mükerreme'ye gidip gelmeleri çok olacağından haklarında böyle bir kolaylık, bir müsâde gösterilmiştir.

HACCIN FARZ OLMASININ SEBEBİ VE EDASININ HEMEN GEREKLİ OLUP OLMAMASI

30- Haccın farz olmasına sebep, Beytullah'ın varlığıdır. Bu mukaddes mabedi ziyaret için Hak Teâlâ'nın emriyle hac farz kılınmıştır. Bu sebep, tekrar etmediği için haccın farziyeti de tekerrür etmez, mükellef olan bir şahsın ömründe bir defa hac etmesiyle bu farz yerine getirilmiş olur. Hatta akıllı ve bülûğ çağına ermiş bir müslüman, fakir iken yürüyerek hac etmiş olsa, daha sonra zengin olmasıyla yeniden hac etmesi icap etmez.

31- Ertesi yıl, hicretin sekizinci yılında Hudeybiye antlaşmasının müşrikler tarafından bozulmasından dolayı, Ramazan-ı Şerifte hareket edilmiş ve Ramazanın son on gününde Mekke fethedilmiş; Şevval içinde Huneyn savaşı, Taif kuşatması yapılmış, Resulullah, yine bir umre yaparak hac vaktinden önce Medine'ye dönmüştür. O sene Mekke'de vali bırakılan Attab b. Üseyd, Arab geleneğine göre insanlara hac yaptırmıştı. Daha ertesi hicretin dokuzuncu yılında Hz. Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a.) Hz. Peygamber tarafından hac emiri tayin buyurulmuş, ilk olarak bu yıl İslâmi hac yerine getirilmişti. Bundan sonra Beyt-i Şerifin (Kabe'nin) çıplak olarak tavaf edilmemesi ve müşriklere hac yaptırılmaması ilan olunmuş ve nihayet hicretin onuncu yılında bizzat Resulullah, ilk ve son olarak haccı eda etmiş ve hac ibadetini tamamen öğretmişti. Bu seneye "Haccetü'1-vedâ" denilmiş ve ertesi yıl Peygamberimiz vefat etmiştir. Bundan dolayı Resulullah'ın yaptığı bu son haccın, farzı eda için olduğunda şüphe yok ise de öncekilerin farz olduğu sabit değildir. Bu, "Hac ve umreyi Allah için tamam yapın."[26] emri, haccın aslının farz olduğunu kesin olarak ifade etmeyip, başlanmış olan herhangi bir hac ve umrenin tamamlanmasının vacib olduğunu ifade ettiğine göre hac, daha sonra: "Yoluna gücü yeten her kimsenin, o beyti haccetmesi, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır."[27] delili ile farz kılınmış ve Peygamber tarafından da ilk imkân senesinde ertelenmeden yerine getirilmiştir.

 

HACCIN FARZ KILINMASINDAKİ DİNİ HİKMETLER

34- Malumdur ki hac, islamiyetin beş mühim esasından birini teşkil etmektedir. "Büniye'l-islamü alâ hamsin. = İslam dini, beş esas üzerine kurulmuştur"[28] hadis-i şerifi bunu bildirmektedir.

Hac, şartlarını bulunduran her müslüman için pek mukaddes bir farzdır. Namaz, oruç, birer bedeni ibadettir. Zekat da bir mali ibadettir. Hac ise hem bedeni, hem de mali bir ibadettir. Bu farz, hem bedence olan sıhhat ve selametin, hem de mali durumun bir şükran vazifesi demektir.

Haccın yapılmasındaki muhtelif usul ve âdâb insanın, ezeli ve kerim olan mabuduna yapacağı tazimlerin, göstereceği kulluk halinin, arz edeceği ihtiyaç ve tevazu tarzının en mükemmel şeklini ihtiva etmektedir.

35- Alîm ve Hakîm olan yaratıcımızın mukaddes bir mabedini, mükerrem bir beytini ziyaret ederek zati ülûhiyyetine olanca temizliği- duruluğu, olanca samimi duyguları ile tazimlerde, dua-yalvarışta bulu-nan bir kulun bu dini vazifesi, temiz ruhlara büyük ferahlık verecek ulvi bir mahiyette bulunmaktadır.

Bundan başka bütün müslümanların kıblegâhı olan ve İbrahim Aleyhisselam gibi büyük bir Peygamberin makamını içinde bulunduran muazzam bir mabette yapılacak ibadet ve itâatin yüceliğine vesile olacağı mükafat ve sevapların sonu yoktur.

Şanı büyük Peygamber (S.A.V) Efendimiz’in içinde doğup büyü-düğü, islam güneşinin ilk doğmaya başladığı ve islamiyetin binlerce mukaddes hatıralarını sinesinde saklamış bulunduğu mübarek bir bel-deyi ziyaretteki feyiz ve bereket de her türlü düşüncelerin üstündedir.

36- İslam âleminin doğu ve batısından tertemiz bir heyecan ile akın edip gelen binlerce dindaşın böyle muhterem bir mekanda toplan-maları, aralarındaki din birliğini, din kardeşliğini, din sevgisini canlan-dırmaları ve birbirinin halinden haberdar olarak fikir alış verişinde bu-lunmaları ne kadar takdirlere şayan bir harekettir.

Seyahatin sıhhi, fikri, sosyal, faydalarını takdir eden yabancı mil-letler, dinen mecbur olmadıkları halde birçok sıkıntılara katlanarak ci-hanın en ücra taraflarını gezip duruyorlar. İslamiyet ise en faydalı bir seyahate bir kudsiyyet, bir mecburiyet vermiş, müslümanları böyle bir seyahatin sonsuz feyizlerinden faydalandırmak istemiştir.

37-

38- Özetle haccın farz kılınmasındaki hikmet ve maslahat, pek bü-yüktür. Müslümanlığın yayılmasına, yükselmesine yöneliktir. Zaten İslam dininin emir ve tavsiye ettiği hangi bir ibadet ve itâat vardır ki, Müslümanların maddi ve manevi sahalardaki ilerlemesini-yükselmesini, feyizlenmesini temin etmesin! Yeter ki, müslümanlar, kendi mukaddes dinlerinin bu emirlerini, tavsiyelerini hakkıyla takdir ederek yerine getirmeye çalışsınlar.

Ne mutlu servete, sıhhate sahip olup da bu gibi dini vazifelerini yerine getirmeye muvaffak olanlara!...

Bu şuna benzer; çok kıymetli bir insan arkadaşını evine davet etse, davet edilen şahıs dese ki, ben senin davetini kabul etmiyorum senin davetine gelip kendimi yoramam demesi ne kadar abes olur. Halbuki davet eden Allah’ımızdır. Müminler de ben Kabe’ye gidip oralarda para harcayamam Hacca gitmeye ne gerek, onun yerine hayır yap başka şey yap demesi; Halbuki Allah’ımız onu evine davet ediyor. Bir şairin dediği gibi

Her kime Kâbe nasib olsa Hüda davet eder,

Her kişi sevdiğini hânesine davet eder

Mekke'nin hürmeti, (saygınlığı) tâ yeryüzünün yaratılmasıyla mevcuttur. Adem (A.S) Rabbimizden Beyti mamuru istedi. Her gün 70 bin melek girip ziyaret eder bir daha onlara sıra gelmezdi. Kabenin aslı olan Beyti Mamuru Allah’u Teala dünyaya indirdiğinde kırmızı yakuttandı. Nuru doğu ve batıyı aydınlatırdı. Cinler ve şeytanlar Onun nurundan kaçtılar, nurun geldiği yeri merak edip yüksek yerden dönüp baktılar ki; Kabe’den geliyor. Yaklaşmak istediler, fakat Melekler etrafını kuşatıp yaklaştırmadılar. Onların yaklaşması yasak olduğundan Haram (Haremi Şerif) denildi.[29]

Resulullah (S.A.V) (bunların sevabını beyan etmek üzere) şöyle buyurdu: "Şüphesiz Beyti Haramı kastederek evden çıktığında, deven, adımını her koyup kaldırdığında, Allah-u Tealâ ona karşılık mutlaka sana bir sevap yazar ve bir günahını siler. Tavaftan sonraki iki rekâtın ise, İsmail oğullarından bir köle azat etmek gibidir. Ondan sonra, Safa ile Merve arasında sa'y etmen ise yetmiş köle azat etmen gibidir.

Arefe günü ikindide vakfe yapmana gelince, şüphesiz Allah-u Tebareke ve Tealâ birinci kat semaya inerek sizinle meleklere iftihar eder ve: "Kullarım uzun yollardan, cennetimi umarak, pejmürde kıyafetlerle bana geldiler, sizin günahlarınız kum taneleri veya yağmur damlaları veya denizin köpüğü kadar olsa da elbette onları mağfiret ederim veya affederim. Ey benim kullarım! Siz de, şefaat ettikleriniz de affolunmuş olduğunuz halde (buradan) inin." buyurur.

Senin, şeytanları taşlamana gelince, attığın her taşa karşılık helak edici günahlardan büyük bir günah affedilir. Kurban kesmen ise, kestiğin kurban Rabbinin yanında senin için saklanmıştır. Başını traş etmene gelince, traş ettiğin her kıla karşılık senin için bir sevap vardır, ayrıca bir günahın da silinir. Ondan sonra Beytullah'ı tavaf ettiğinde ise, hiç günahsız olarak tavaf etmiş olursun. Bir melek gelip ellerini senin iki omuz arasına koyarak: "Gelecekte yeni amellere başla. Çünkü geçmiş bütün günahların affedilmiştir." der.[30]

Mekkei Mükerremede bir hacının dikkat etmesi gerekli hususlar; beş vakit namazı mümkün mertebe Beytullahta kılması takati yettiği kadar tavaf yapması özellikle Elli tavaf çünkü elli tavafı yapan günahından arınmış olur. Kabede oturup Kuran okumak ve hatim yapmak, yolda, otelde, Kabede bütün her yerde kendine, ailesine ve bütün müslümanlara hayır dua temek gerekir.

Medinede kırk vakit namazı peşpeşe kılan cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır ve münafıklıktan uzak olur.[31]

         Efendimiz (S.A.V)’i ziyarete giderken yasini şerif ve fetih suresini okuyup ziyaret yapması, Cennetül Bakiyi ziyaret etmek. Kuba mescidine gidip kuşluk namazını kılması, özellikle cumartesi günü Kuba’ya gidip kuşluk (duha) namazını kılarsa umre sevabı almış olur.[32] Kabul olunmuş haccın karşılığı ancak cennettir. [33]

HACCIN VACİPLERİ

39- Hac ibadetinin vacipleri şunlardır:

1- İhrama mikat denilen yerlerden başlamak.

Bundan dolayı Medine-i Münevvere tarafından hacca gidenler, Zülhuleyfe'den, Iraklılar, Horasanlılar, Mâverâunnehir ahâlisi, Zat-i Irk'tan, Şamlılar ile Mısırlılar ve Mağribîler, Cuhfe, hizasında bir yer-den, mesela Rabiğ köyü hizasından Hacılarımızın Uçakla giderken girdikleri yer; Necitliler, Karn'dan; Yemenliler de Yelemlem'den ihrama girerler. Yolları bu mikatlardan birine tesadüf etmeyen hacılar da bunlardan birinin hizasında bulunacak bir yerden ihrama başlarlar.[34]

2- İhramın mahzurlarını, yani ihrama giren kimse için yapılması haram olan şeyleri terketmek.

Dikişli elbise giyinilmesi, av avlanması, daha ihramda iken saçların kesilmesi veya çirkin sözler söylenmesi gibi.

3- Arafat'ta  öğleden sonra tam güneş batıncaya kadar durmak.[35]

4- Kurban bayramının birinci gününün şafağından sonra ve güneşin doğmasından evvel, bir an bile olsa, Müzdelife'de durmak.[36]

5- Dört şavtı farz olan tavaf-ı ziyareti yedi şavt ile tamamlamak.

6- Tavaf-ı ziyareti eyyam-ı nahirden birinde, yani kurban bayramının birinci veya ikinci veya üçüncü gününde yapmak.[37]

7- Tavaf-ı sader'de bulunmak. Bu, mekkî olmayan, yani Mekke-i mükerreme ile civarı sakinlerinden olmayıp taşradan hacca gelen hacılara mahsustur ki, bir dönüş, veda tavafından ibarettir.[38]

8- Tavaf esnasında abdestli, avret mahalleri tamamen kapalı olmak.[39]

9- Kâbe-i muazzama'yı tavafa daima Hacer-i Esved tarafından başlayıp Beyt-i Muazzam'ı sola alarak tavaf etmek ve bunu yürüyerek yapmak.

Hasta olanlar sedyeler üzerinde tavaf ettirilir.[40]

10- Her tavaftan sonra iki rekat namaz kılmak.[41]

11- Tavafı, Hatim'in gerisinden yapmak.[42]

Şöyle ki; Beytullah'ın kuzeye doğru olan yan yüzünün bir köşe-sine "Rukn-ü Şami", diğer köşesine de "Rukn-ü Iraki" denir. Kâbe-i muazzama'nın Altınoluk'u, bu iki rüknün arasında bu oluğun akacağı yarım dairelik bir yer, bir yarım duvar ile çevrilmiştir. Bu duvara "Hatîm = Hazire-i İsmail", bunun kuşattığı o yere de Hicr-ul Kâbe denilir ve bu yerin bir kısmı, Kâbe-i muazzama'dan sayılır, orada namaz kılınır, dua edilir. Fakat bu yerin Kâbe-i muazzama'dan olduğu haberi ahad (Tevatür derecesine ulaşmayan, sadece birkaç kişinin rivayet ettiği sahih hadisi şerif) ile sabit olduğundan Beytullah'a yönelmeden bu duvara karşı namaz kılınamaz. Bu duvarın iki tarafı açıktır. Memleketimizin Kıblesi Altınoluğa karşıdır.

İşte Harem-i şerif içinde bu duvarın arkasından tavaf edilir ki, bu vaciptir.

12- Hac mevsiminde Safâ ile Merve arasında sa'y etmek ve sa'ye Safâ'dan başlamak ve özürleri olmayanların bu sa'yi yürüyerek yapmaları.

Safâ ile Merve, Mekke-i mükerreme'de Mescidi Haram'ın hemen civarında basamaklı iki tepedir. Bunlar, genişçe bir cadde ile birbirine bağlıdır. Safâ'dan başlayıp Merve'ye dört, ve Merve'den Safâ'ya üç defa gidip gelmek vacip bir vazifedir ki, bu yedi geliş gidişe "sa'y" denir. Her defa Kâbe-i muazzama görülünce bakılır.

Hac için yapılan sa'y, tavafı kudûmden veya ziyaretten sonra, umre için yapılan sa'y da umre tavafından sonra yapılır.

Bu hareket tarzı, bütün kainatın malik ve hakimi olan ALLAH Teâlâ Hazretlerine tazimleri, ihtiyaçları arz için Beyt-i uluhiyyetinin mukaddes kapısı önünde bir şevk ve heyecan ile tekrar tekrar gidip gelmenin, ilahi huzura kabul edilmeyi beklemenin bir remzi demektir.

13- Mina'da ufak taş yığınlarına ufacık taşları atmak ki, buna "Remy-i Cemerat" denir. Şöyle ki:

Mekke-i mükerreme'ye iki saatlik bir mesafede bulunan Mina sa-hasında birbirine birer ok atımı kadar uzak üç mevzide üç taş yığını vardır ki, bunlara "Cemre-i Ula", "Cemre-i Vusta", "Cemre-i Akabe" adı verilmiştir. Kurban bayramının birinci günü sadece cemre-i akabe büyük şeytana yedi taş atılır, ikinci ve üçüncü günlerinde "Bismillah, ALLAH'ü ekber" denilerek üçüne birden yedişer taş atılır. Bu yedi taş birden atılsa olmaz, bir taş yerine geçer.

Bu taşlar havuzun dışından atılır. Şeytan taşlarının havuzuna düşmeleri yeterli olur. Havuzun dışına düşen taşlar yeterli olmaz, yeniden atılması gerekir.

Taşları atacak şahıs hasta olsa, eline konulacak taşları atar veya onun yerine başkası atar. Nitekim baygın bulunduğu takdirde de onun yerine başkası atar.

Bir kısım hac vazifelerinde bu gibi vekaletler geçerlidir.

Cemre-i akabe'ye ilk taş atılmakla beraber telbiye'ye son verilir. Artık  لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ لَبَّيْكَ"= Lebbeyk. ALLAH'ümme lebbeyk" denilmez. Bu anda telbiyelere icabet meydana gelmiş olur.

Bu taşların atılmasındaki hikmet ALLAH Teâlâ'nın ilmine havale edilmiştir. Bu, bizce bir kulluk emridir. Biz bunu yapmakla Hak Teâ-lâ'nın emrine kayıtsız şartsız olan itaat ve bağlılığımızı göstermiş olu-ruz. Bir de bu, habis ruhlara, şeytani vesveselere karşı olan nefretimizin bir alameti, ortaya çıkışı demektir. Hz. İbrahim Aleyhisselam'ın sünnetine bağlılık nüktesine de sahiptir.

14- Mina'da taşları attıktan sonra kurban kesmek, daha sonra da Mekke-i mükerreme'nin hareminde ve kurban bayramının ilk üç günün-den birinde saçları tıraş etmek veya kısaltmak

Şöyle ki; kurban kesmek temettü' veya kıran haccı yapmış olan-lara vaciptir. Bu vacip hac ile umreyi bir arada yapmaya muvaffak ol-manın bir şükrânesidir. Yalnız haccetmiş olan yolcu misafir hükmünde olduğundan, kendisine kurban kesmek vacip değildir. Dilerse bir nafile olmak üzere kurban kesebilir.

Kadınlar saçlarını yalnız uçlarından biraz kısaltırlar.

40- Tıraşa "halk", saçları biraz kesmeye de "taksîr" denir. Bunlar İmam-ı Azam'a göre mekan ile, zaman ile kayıtlıdır. Yalnız Mekke’nin hareminde ve kurban kesme günlerinde yapılabilir.

Mutlaka Mekke-i mükerreme'nin hareminde yapılmalıdır. Başka yerde yapılırsa, ceza olarak bir koyun kurban edilmesi lâzım gelir.

Tıraş , kısaltmaktan daha faziletlidir. Saçsız olanlar başlarının üzerine usturayı gezdirmekle bu vacibi yerine getirmiş olurlar.

41- Haccın vaciplerinden birini terk etmek haccın sahih olmasına mani olmaz. Bundan dolayı ceza olarak yalnız kurban kesmek lâzım gelir. Eti Mekke-i mükerreme fakirlerine dağıtılır. Bununla beraber terk edilen bir vacip yeniden yapılınca ceza düşer. Abdetsiz yapılan bir tavafı iade etmek gibi.

HACCIN SÜNNETLERİ

42- Hac ibadetinin sünnetleri şunlardır.

1- İhrama girerken tamamen yıkanmak veya abdest almak. Bu yıkanmak sadece bir temizlik maksadı ile yapılır. Bundan dolayı hac için ihrama girecek kadın hayızlı ve lohusa olsa da yıkanması sünnettir.

2- İhramın sünneti niyeti ile iki rekat namaz kılmak.

İlk rekâtında Kâfirun suresini, ikinci rekatında da İhlas suresini okumalıdır.

3- İhram için beyaz ve yeni peştamal ile omuz havlusu tutmak. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklisinden daha faziletlidir.

4- İhrama girmeden önce gül gibi güzel kokulu bir şey sürünmek.

5- İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yoku-şa çıkıp inişte, her yolcu kafilesine rast gelince orta bir sesle üç kere "lebbeyk ALLAH'ümme lebbeyk" diye telbiyede bulunmak.

6- Telbiyeler'den sonra Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz'e çokça salat-ü selamda bulunmak.

7- Salat-ü selamdan sonra ALLAH Teâlâ'ya yalvarmak ve bilhassa:

اَللَّهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ رِضَاكَ وَالْجَنَّةَ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَضَبِكَ وَالنَّارِ

"ALLAH'ümme innî es'elüke rızake ve'l-cennete ve eûzü bike min gazabike ve'n-nar."

Ey ALLAH'ım! Ben senden rızanı ve cennetini dilerim, gazabın-dan ve ateşten sana sığınırım, diye dua etmek.

İmam Muhammed'e göre duada tevkit, yani daima aynı dualara alışkanlık kalbin inceliğini-hassasiyetini giderir, samimiyete aykırı bulunur, bir alışkanlık halini alarak tam bir şuur bulunmamış olur. Bunun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir. Bu müstehaptır. Bununla beraber Rasül-i Ekrem (S.A.V)den nakledilen ve rivayet edilen dualar ile bereket umulması güzel görülmüştür.

8- Mekke-i mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüzün girmek, Kâbe-i muazzama'yı görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.

9- Taşradan gelenler için tavaf-ı kudûmda bulunmak. Geç kalıp da Mek-ke-i mükerreme'ye girmeden Arafat'a çıkanlardan bu tavaf-ı kudûm düşer.

10- Mekke-i mükerreme'de bulundukça vakit vakit nafile olarak tavaf etmek.

11- Farz Tavafta erkeklerin "ıztıba" etmeleri. Yani tavafa baş-lamadan evvel omuzlarına almış oldukları örtülerin birer ucunu sağ koltuklarının altından alarak sol omuzları üzerine atmaları.

12- Farz Tavafın ilk üç şavtında erkeklerin "remel" etmeleri. Yani adımlarını kısaltarak omuzlarını silkerek çalımlıca bir sürat göstermeleri. Bu, hacıların şevkine, kuvvet ve sağlamlılığına da-yanıklılığına âit bir nişanedir. İzdihamda terk edilir.

Rasül-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz kaza etmiş olduğu umresinde Ashab-ı Kiram ile beraber bu vaziyette tavaf ederek karşıdan seyreden ve Sahabe-i Kiram'ın zayıf düştüklerini sanan Mekkelilere Ehl-i İslam'ın kuvvet ve büyüklüğünü göstermek istemişti. Bu sünneti seniyyeye hâlâ riayet edilir.

Bu remel, tavaf-ı kudûmde de yapılabilirse de tavaf-ı ziyarette yapılması daha faziletlidir. Veda tavafında yapılmaz.

13- Safâ ile Merve arasında sa'y ederken oradaki iki yeşil direk arasını erkeklerin süratle geçip sonra yine yavaş yavaş yürümeleri.

14- Zilhiccenin yedinci günü öğle namazından sonra Mekke-i mükerreme'de tek bir hutbe okunup insanlara haccın menasiki, yani yapılması lazım gelen vazifeleri öğretmek.

15- Zilhicenin, sekizinci günü güneşin doğmasından sonra Mekke-i mükerreme'de "Mina" ya çıkmak ve o gece Mina'da kalmak. Mina Hareme dahildir.

16- Zilhiccenin dokuzuncu günü, güneşin doğmasından sonra Mina'dan Arafat'a çıkmak.

Arafat'ta veliyyülemr veya vekili, ikindi namazını öğle namazı ile beraber öğle vaktinde kıldırır. Namazdan evvel, öğleden sonra iki hutbe okur, insanlara Arafat'ta ve Müzdelife'de durmalarına ve diğer hac fiillerine dair malumat verir.

17- Kurban bayramının ilk gününde bir hutbe okunarak haccın geri kalan yapılması gerekli vazifelerini beyan etmek. Bununla hutbeler üç defa okunmuş olur.

18- Arafat'ta ve Müzdelife'deki namazlarda yalvarma-yakarma ve niyaz ile göz yaşları dökmek veya döker gibi bir vaziyet almak, kendi hakkında ve anası, babası, din kardeşleri hakkında hayırlı dualarda bulunmak.

Arafat, Harem dairesinden hariç, sahradan sayılır. Burada hacıların duruşu, Cuma gününe tesadüf etse, Cuma namazı kılınmaz.

19- Güneşin batmasından sonra Arafat'tan ağır ağır inmek ve Müz-delife'ye varıldığı vakit, gelen gidenlere engel olmamak için vadiden yük-sekçe bulunup "Meş'ari haram" denilen "Kuzah tepesi" yakınına konmak.

20- Bayram gecesi Müzdelife'de kalıp bayram sabahı Mina'ya inmek ve kurban kesme günlerinde bütün yol eşyası ile beraber Mina'da kalmak.

21- Mina'da taşlar atılırken Mina'yı sağa, Mekke-i mükerreme'yi sola almak, sırasıyla evvela Cemre-i ûla'yı, sonra Cemre-i vüstâ'yı yaya olarak, daha sonra da Cemre-i Akabe'yi binitli olarak taşlamak ve bu son cemrede taşları aşağıdan yukarıya doğru atıvermek.

22- Taşlamaya ilk gün güneşin doğmasıyla öğle vakti arasında diğer günlerde ise öğle ile güneşin batışı arasında başlamak

23- Mina'dan Mekke-i mükerreme'ye acele inmek isteyen kimse için Zilhicce'nin, on ikinci günü güneşin batmasından evvel yola çıkmak, güneşin batmasına kadar durması mekruhtur.

24- Mina'dan Mekke-i mükerreme'ye gelirken "Muhassab" ve "Ebtah" denilen düz bir mevkide bir müddet durmak.

25- Veda tavafından ve iki rekat namazdan sonra zemzem suyundan Beytullah'a bakarak ayakta kana kana içmek ve bu mübarek sudan başa ve bedene dökünmek.

26- Hacer-i Esved ile Kâbe-i muazzama'nın kapısı arasında bulunup "Mültezem" denilen yere göğsü ve yüzü koyarak sürüvermek.

27- Kimseye zahmet vermeksizin Kâbe-i muazzama'nın örtüsüne yapışıp duada bulunmak ve içerisine girmek mümkün olunca, kemali edep ve tazim ile girip iki rekat namaz kılmak.

Kâbe-i muazzama'nın perdesine sarılmak, Mültezem'e sürünme; ALLAH'u Teâlâ'ya yakın olmaya duyulan şevk ve heyecanın bir işaretidir. Beytullah'a olan muhabbetin, Hak Teâlâ'nın mağfiretini ısrarla niyazın ve Mabûdü Kerim Hazretlerine sığınmanın bir nişanesidir.

28- Medine-i Münevvere'ye gidip Resulü Ekrem (S.A.V) Efendi-mizi ziyaret etmek.

Haccın sünnetlerini terk eden faziletten mahrum ve günahkâr olursa da, üzerine kurban kesmek gibi bir ceza lâzım gelmez.

Şafiilere göre arefe gecesi Mina'da kalmak sünnet, teşrik Kurban bayramı bir, iki ve üçüncü günün gecelerinde ise kalmak vaciptir.

HACCIN ADABI

43- Hac yolculuğunda bulunacak şahısların riayet edecekleri bir kısım adap vardır. Başlıcaları şunlardır:

1- Tam helal bir mal ile hac etmelidir. Çünkü helal olmayan bir mal ile hac edilmesi haramdır.

2- Yola çıkmadan evvel kul borçları var ise ödemelidir.

3- Günahlardan tövbe etmeli, kazaya kalmış ibadetler var ise kaza edilmelidir.

4- Riyadan, iftihar ve övünmekten, ziynet ve ihtişamdan sakınmalı, mütevazi bir şekilde hareket etmelidir.

6- Kimler ile arkadaş olacağına, hangi yoldan veya hangi vasıtalar ile yolculuk yapacağına dair istihare yapmalıdır.

7- İcabında kendisini irşat edecek, kendisine yardımda sabır ve sebat tavsiyesinde bulunacak salih bir arkadaş edinmelidir.

8- Yolda arkadaşlarıyla ve diğer yolcular ile çekişmekten, dövüşmekten sakınmalıdır.

9- Düşmanları var ise haklarında af ile, müsamaha ile muamele yapmaya çalışmalıdır.

11- Aile efradı ile, dostlar ile veda etmeli, onların dualarını dilemeli, bunun için ziyaretlerine gitmelidir. Onlar da kendisini hacdan gelirken karşılamalıdırlar ki, bu da sünnettir.

12- Hacca giderken ve hacdan dönüp gelince, evinde iki rekat namaz kılıp dua etmelidir.

HAC İBADETİ HAKKINDA TATBİKAT

44- Bir hac vazifesini, vacipleri, sünnetleri, edepleri dairesinde yapacak bir kişi, şu şekilde hareket eder:

1- Helal, tertemiz bir mal tedarik eder, ödenmesi lâzım borçları var ise öder, kazaya kalmış ibadetleri var ise mümkün mertebe kaza eder, tövbe ve istiğfar eder, kendisini kötü sözlerden korur, güzel huylu olmaya çalışır, mütevazi bir şekilde hareket eder, yola çıkacağı zaman evinde iki rekat namaz kılar.

بِسْمِ اللهِ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ

Bismillahi tevekkeltü alellahi la havle vela kuvvete illa billah.

"ALLAH'u Teâlâ'nın adı ile (Hac yolcuğuna çıkıyorum) ALLAH'u Teâlâ'ya tevekkül ettim. Bütün güç ve kuvvet sadece ALLAH'u Teâlâ'nın yardımı iledir." diyerek Hakk’a sığınır, aile efradıyla, dostlarıyla veda ederek yola çıkar.

2- Mikat, denilen yerlerden birine varınca yıkanır veya abdest alır, giderilmesi lâzım gelen fazla tüyleri bedeninden giderir, tırnaklarını keser, elbisesini çıkarır, beyaz, temiz bir peştamal ile dikişsiz bir örtüye, mesela bir-iki havluya sarılır, güzel kokulu şeyler sürünür, başını açık, ayaklarını çorapsız bulundurur, üstü açık topukları kısa ayakkabı giyinir, iki rekat ihram için namaz kılar, ihrama niyet edip

اَللَّهُمَّ إِنِّي أُرِيدُ الْحَجَّ فَيَسِّرْهُ لِي وَتَقَبَّلْهُ مِنِّى

ALLAH'ümme inni üridü'l-hacce feyessirhu li ve tekabbelhu minni.

"Yarabbi! Ben hac etmek istiyorum, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul et" diye dua eder, sonra da:

لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ...

Lebbeyk. ALLAH'ümme Lebbeyk... diye telbiyede bulunur.

3- Böyle ihrama girdikten sonra hanımı yanında ise cinsel ilişkide bulunmaz, hanımını öpüp okşamaz, dikişli elbise giyinmez, güzel kokulu şeyler sürünmez, saçlarını, tüylerini, tırnaklarını kesmez, güvercin, geyik gibi av hayvanlarını avlamaz, yeşil ağaçları, otları kesip koparmaz, kötü ve şehevi sözlerde bulunmaz, arkadaşları ile ve başkaları ile çekişmez, fakat yıkanabilir, para kesesini beline bağlayabilir.

4- Her namaz kıldıkça ve yolcu kafilelerine rast geldikçe, yokuşlara çıkıp, inişlere indikçe: "لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ = Lebbeyk ALLAH'ümme Lebbeyk" diye yüksekçe bir sesle telbiyede bulunur. Mekke-i Mükerreme'ye varacağı zaman yıkanır, veya abdest alır, Mekke-i mükerreme'ye girince hemen Mescid-i Haram'a koşar, Beytullah'ı görünce: "لَبَّيْكَ... - Lebbeyk…" diye telbiyede "اَللهُ اَكْبَرُ - ALLAH'ü ekber" diye tekbirde "لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ - Lâ ilahe illALLAH" diye tehlilde bulunur, salât ü selam okuyarak:

اَللَّهُمَّ زِدْ بَيْتَكَ تَشْرِيفًا وَتَعْظِيمًا وَتَكْرِيمًا وَبِرًّا وَمَهَابَةً

"ALLAH'ümme zid beyteke teşrifen ve ta'zimen ve tekrimen ve birran ve mehabeten"

"Ey ALLAH'ım! Beyt-i izzetine mahsus şerefi, ta'zimi, saygıyı, ihsan ve heybetini arttır." diye duâ eder.

Hacer-i Esved tarafına yönelerek tekbir alır, Hacer-i Esved'i selamlar, mümkün ise kimseye eziyet vermeksizin öper veya elini sürer. Sonra da Kâbe-i muazzama'yı sola alarak hatimin arkasından tavaf-ı kudû-me başlayıp Beytullah'ın etrafını yedi defa dolaşır, bu tavafın ilk üç şavtında "Remel" yapar, yani adımlarını kısaltır, omuzlarını silkeleyerek çalımlıca bir sürat gösterir ve her dolaşmasında Hacer-i Esved'e gelince onu selamlar, bu tavafı müteakip de İbrahim aleyhisselam'ın makamında, kalabalık ise Harem-i şerif'in diğer yerinde iki rekat namaz kılar, sonra Hacer-i Esved'i yine selamlar.

5- Bundan sonra sa'y için Safâ ile Merve’ye çıkar, burada evvela Safâ tepesine Beyt-i Muazzam görülünceye kadar çıkıp Beytullah'a yönelerek tekbir ve tehlilde, salât ü selamda bulunur. Sonra buradan Merve tarafına gider, bu sahadaki iki yeşil direk arasında sürat gösterir, bu şekilde dört defa Safâ'dan Merve’ye, üç defa da Merve'den Safâ'ya gider gelir, Merve tepesinden de Kâbe-i muazzama'ya karşı tekbir ve tehlilde, salâtü selâmda bulunur ve böyle her geliş-gidişte telbiye yapar, sürat ile yürüdüğü zaman;

اَللَّهُمَّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ

"ALLAH'ümmağfir verham vetecavez amma ta'lem. Feinneke ente'l-aliyyü'l-azim."

"Ya Rabbi! Bağışla, merhamet et, bildiğin kusurlarımıza bakma, çünkü sen şüphesiz en yüce, en büyüksün." diye dua eder.

Bu geliş-gidişin peşpeşe bir halde olması daha faziletlidir, ara ile yapılması da caizdir.

6- Yalnız hacca niyet etmiş olan bu zat, böyle sa'y ettikten sonra da Mekke-i mükerreme’de yine ihramlı olarak kalır, dilediği zaman Beytullah'ı nafile tavaf eder, Zilhicce'nin sekizinci - Terviye - günün de sabah namazını Mekke-i mükerreme'de kılar sonra "Mina" mevkiine çıkar, orada Arefe günü'nün sabah namazını kılıncaya kadar durur, sonra Arafat'a gider, o gün güneş batınca da Müzdelife'ye yönelip geceyi Müzdelife'de geçirir, akşam namazını yolda kılmayıp yatsı namazı ile beraber imama uyarak Müzdelife'de kılar. Kurban bayramı gününün şafağı doğunca da hemen sabah namazını kılar, sonra Müzdelife'de "Meş'ar-i haram" denilen mevkiye gider, orada biraz durur, bütün bu yerlere gider gelirken vakit vakit telbiyede bulunur.

7- Meş'ar-i haram'da iken şafak tamamen aydınlanınca daha güneş doğmadan Mina tarafına vakar ve sükünet ile yönelir, Mina'da Cemretü'l-akabe denilen taş kümesine yedi tane küçük taş atar, bu taşları sağ elinin baş ve şehadet parmakları ucu ile tutarak atar ve herbirini attıkça tekbir alır, bu atış bitince orada durmaz. Sonra dilerse kurban keser, daha sonra tıraş olur veya saçlarının uçlarından parmak uçları kadar bir şey keser, bunları yapınca hanımı ile cinsel ilişkiden başka ihramın bütün yasakları kendisine mübah olmuş olur.

8- Bundan sonra aynı günde, yani bayramın birinci gününde veya ikinci veya üçüncü gününde Mekke-i mükerreme'ye döner, tavaf-ı ziyareti yapar, tavaf-ı kudûmde remel yapmamış ise bunu tavaf-ı ziyaretin ilk üç şavtın da yapar, bu tavafı bitirince iki rekat namaz kılar. Artık bu tavaftan sonra, kendisi için hanımı ile cinsel ilişki de mübah olmuş olur.

Tavaf-ı ziyaret için Mina'dan Mekke-i mükerreme'ye Bayramın birinci gününde inmek daha faziletlidir.

9- Tavaf-ı ziyaretten sonra tekrar Mina'ya gider, Cemreleri taşlamak için üç gün Mina'da oturur. Bayramın ikinci günü öğle vaktinden sonra Mina'da "Mescid-i Hayf" yakınındaki Cemre-i ûlâ'dan başlayarak cemrelerin üçünü de taşlar. Şöyle ki, yaya yürüyerek evvela Cemre-i ûlâya, sonra Cemre-i vustaya yedişer taş atar ve her birinde tekbir alır, ve bu iki cemreden her birinin yakınında ayrıca durup kendisine, anasına, babasına, din kardeşine dua eder, sonra binitli olarak Cemre-i Akabe civarına gider, buna da yedi taş atar, fakat burada dua için durmaz.

Bayramın üçüncü gününde de öğleden sonra bu tertip üzere cemreleri taşlar. Şayet Mina'da iken bayramın dördüncü günü de girecek olsa, o gün dahi böylece taş atar. Bu güne mahsus olmak üzere taşları öğleden evvel de atılabilir.

Bu halde atılan taşların sayısı yetmişe ulaşmış olur. Bu taşlar, Müzdelife'de iken veya Mina'ya gelirken toplanır, ihtiyaten yıkanır, cemrelerde biriken taşlardan alıp atmak mekruhtur.

10- Bundan sonra tekrar Mekke-i mükerreme'ye döner, yolda "Muhassab" denilen düzlükte biraz durup dinlenir. Daha sonra Mekke-i mükerreme'ye giderek Harem-i şerif'e varır, veda tavafını yaparak iki rekat namaz kılar. Bundan sonra zemzem kuyusunun yanına gider, elinden gelirse suyunu kendisi çeker, Beytullah'a karşı durup kana kana içer, bununla yüzünü, başını yıkar ve kolayına gelirse, bedenine de döker, içtikçe:

اَللَّهُمَّ اِنِّي أَسْأَلُكَ عِلْمًا نَافِعًا وَرِزْقًا وَاسِعًا وَشِفَاءً مِنْ كُلِّ دَاءٍ

"ALLAH'ümme inni es'elüke ilmen nâfian ve rizkan vâsian ve şifâen min külli dâin."

"Ey ALLAH'ım! Ben senden faydalı bilgi, geniş rızık, ve her hastalıktan şifa dilerim!" diye dua eder.

11- Zemzem suyunu içtikten sonra Kâbe-i muazzama’nın en yüksek eşiğini öper ve mümkün olursa, içerisine girip iki rekat namaz kılar, duvarına yüzünü sürüp ALLAH Teâlâ'ya hamd eder, istiğfarda bulunur, kemali edep ile tekbir ve tehlil ederek, daha sonra Mültezem'e gelir, yüzünü ve göğsünü koyar, Kâbe-i muazzama'nın örtüsüne yapışarak duada bulunur. Artık Mekke-i mükerreme'de kalmayacaksa yüzünü Beytullah yönünden ayırmayıp ayrılışından dolayı bir hüzün ile ağlaya ağlaya veya ağlar gibi bir vaziyet alarak arka arka çekilir, Harem-i şerif’ten çıkar, dilediği gün memleketine döner.

Bu hac vazifelerini yerine getirme hususunda kadınlar da erkekler gibidirler. Şu kadar var ki kadınlar, ihramda normal, âdetleri üzere gi-yinmiş ve başları ile ayakları örtülü bulunmuş olur. Bununla beraber yüzlerine dokunmamak üzere bir peçe de kullanabilirler. Telbiyelerde seslerini yükseltmezler, tavafta ve Safâ ile Merve arasında koşmazlar, ihramdan çıkmak için de saçlarının uçlarından biraz kesmekle yetinirler. Hacer-i Esved'i selamlamak için erkeklerin aralarına sıkışmazlar.

Adet görmeye başlayan bir kadın, haccın bütün vazifelerini yapabilir. Yalnız bu halde farz tavaf-ı yapamaz, tehir eder. Bu tehirinden dolayı kendisine kurban veya başka bir ceza da lâzım gelmez.

Farz tavafından sonra adet görmeye başlayan bir kadından veda tavafı vazifesi düşer.

UMRE HAKKINDA TATBİKAT

45- Yukarıdaki tatbikat, yalnız haccı ifrad hakkındadır. Yalnız umre yapmak isteyen kişi ise şu şekilde hareket eder.

1- Bu şahıs, Mekkenin dışından olduğuna göre mikatta; Mekke-i mükerreme ahalisinden olduğu takdirde Mekke-i mükerreme'nin haremi dışında ihrama girer, evvelce beyan edildiği şekilde elbisesini çıkarır, peştemal ile örtüye bürünür.

أَللَّهُمَّ إِنِّى أُرِيدُ الْعُمْرَةَ فَيَسِّرْهَا لِى وَتَقَبَّلْهَا مِنِّى

ALLAH'ümme inni üridül umrete feyessirha lî vetekabbelha minni

Yarabbi!. Ben umre yapmak istiyorum, onu bana kolay et ve onu benden kabul buyur, diye yalnız umreye niyet eder, ve "لَبَّيْكَ أللَّهُمَّ لَبَّيْكَ.. - Lebbeyk ALLAH'ümme lebbeyk…" diye telbiyede bulunur. Hac için ihrama giren bir kimsenin kaçınacağı şeylerden bu da kaçınır, yolculuğu esnasında telbiyeye devam eder.

2- Mekke-i mükerreme'ye girince umre için tavafta bulunup bildiğimiz şekilde Beytullah'ın etrafında yedi defa dolaşır, Hacer-i Esved'i her defasında selamlar, ilk üç dolaşmasında süratli yürür, tekbir ve tehlilde bulunur.

3- Bu tavaftan sonra Safâ ile Merve arasında evvelce yazıldığı şekilde sa'y eder. Daha sonra başının saçlarını tıraş ettirmek veya kısmen kestirmek suretiyle umresini tamamlamış, ihramdan çıkmış olur. Artık Mekke-i mükerreme'de kaldıkça Kâbe-i muazzama'yı dilediği vakit tavaf edebilir ve dilediği münasip elbiseyi giyebilir. Kendisine evvelce helal olan şeyler, yine helal olmuş olur.

Tavafın dört şavtı, umrenin rüknüdür. Geri kalan üç şavt = dolaşma ile Safâ ve Merve arasında yedi defa yürümek, daha sonra saçları tıraş etmek veya kısmen kestirmek de umrenin vaciplerindendir.

Umrenin şartları da, vakit müstesna olmak üzere haccın şartları gibidir. Bundan dolayı ihram da umrenin bir şartıdır.

Umrenin sünnetleri, edepleri de haccın Safâ ile Merve arasında ki sa'yin'den itibaren sonuna kadar olan sünnetleri ve edepleri gibidir.

HACCI TEMETTÜ HAKKINDA TATBİKAT

46- Evvelce de yazıldığı üzere haccı temettü, hac ile umreyi başka başka iki ihram ile bir arada yapmaktır. Mekkenin dışından gelen hacılar, ihramda fazla kalmamak için en fazla bu haccı temettü'yü tercih ederler. Şöyle ki:

1- Bir hacı adayı Mikat'ta ihrama başladığı zaman: "Ya Rabbi! Ben umre etmek istiyorum! Bu umreyi bana kolay kıl ve bunu benden kabul buyur!" diye niyet ederek telbiyede bulunur, iki rekat namaz kılar, diğer hususlara da riayet eder.

2- Mekke-i mükerreme'ye girince umre için Kâbe-i muazzama'yı usulüne göre yedi kere tavaf eder, sonra iki rekat namaz kılar, sonra da çıkıp Safâ ile Merve arasında "Sa'y" denilen hareketi yapar. Bunu müteakip de saçlarını tıraş ettirir veya kısmen kestirir, umresini bitirmiş olur.

3- Bu şekilde umresini yapmış olan şahıs, ihramdan çıkmış olur. Mekke-i mükerreme'de hiç ihrama girmemiş şahıslar gibi bir halde bulunur, her zamanki elbisesini giyinir. Mübah olan diğer şeyleri yapabilir.

4- Bu kimse, Mina'ya çıkılacak gün veya daha evvel Mekke-i Mü-kerreme'de tekrar ihrama girip hacca niyet eder, telbiyede bulunur ve yalnız hac için niyet etmiş olan bir kimse gibi -evvelce beyan ettiğimiz- hac vazifelerini tamamıyla yerine getirmeye çalışır, bundan başka Mina'da bir kurban da keser.

Bu kurban, hac ile umreyi bir arada yapmaya muvaffak olmanın bir şükrânesidir. Cemre-i Akabe (büyük şeytan) taşlandıktan sonra tıraştan veya saçları kestirmeden evvel kurban kesme günlerinden birinde kesilir. Bu bir koyun olabileceği gibi, kurban kesilecek bir devenin veya sığırın yedide bir hissesi de ola­bilir. Böyle bir kurban kesmekten âciz ise üç gün oruç Arefe günün­de bitmek üzere hac esnasında, yedi gün de bayram gün­leri çıktıktan sonra veya beldesine döndükten sonra toplam on gün oruç tutar ki bu, vacip olan bir vazifedir.

5- Bu tatbikat, haccı temettüde bulunup Mekke-i mükerreme'ye hedy olarak beraberinde kurban götürmemiş veya göndermemiş olan bir şahsa göredir. Eğer böyle bir kurban bulunursa, sadece umreyi yapmakla ihramdan çıkılmış olmaz. Bilakis umre için tavaf eder, sa'yde bulunur. Bununla beraber terviye gününe, yani Zilhicce'nin sekizinci gününe kadar ihramda kalır. Bunu müteakip hac için ihrama niyet eder. Geri kalan hac vazifelerini yerine getirmeye devam ederek kurban bayramının ilk gününde bu şükran kurbanını keser. Daha sonra saçlarını tıraş ettirir veya kısmen kestirir. Artık o anda iki ihramdan çıkmış olur.

HACCI KIRAN HAKKINDA TATBİKAT

47- Malûm olduğu üzere haccı kıran, hac ile umrenin ih­ramını birleştirmek; yani ikisi için birden ihrama girmektir. Şöy­le ki:

 1- Haccı kıranda bulunacak şahıs, mikat yerinde veya daha evvel umre ile hacca birlikte niyet edip iki rekât namaz kılar. Sonra: "Ey ALLAH'ım! Ben umre ile hac yapmak istiyorum! Bunları bana ko­lay kıl! Bunları benden kabul buyur!" diye dua eder. Telbiyede bulunur, ihramlı kimse için yasak olan hususlara tamamıyla riayet etmeye çalışır.

2- Bu şahıs, Mekke-i mükerreme'ye girince evvelâ umresini yapar, Beytullah'ı tavaf eder, Safâ ile Merve arasında sa'y eder. Sonra haccın vazifelerini -evvelce yazıldığı şekilde- yapmaya başlar. Bu haccı kıran'a muvaffak kılınmasından dolayı hacc-ı temettü'de olduğu gibi bir şükrâne olarak, yalnız Cemre-i Akabe'yi (büyük şeytanı) kurban bayramı birinci günü taşladıktan sonra, saç­larını tıraştan veya kestirmeden evvel bir kurban keser ki, bu vaciptir. Bunu bulup kesemeyecekse, üç gün arefe gününde bitmiş olmak üzere oruç tutar, yedi gün de bayram günleri çık­tıktan sonra dilediği vakit tutar ki toplamı on gündür. Bunlar ayrı ayrı günlerde de tutulabilir.

3- Haccı kırana niyet eden şahıs umresini yapmadan Ara­fat'a gidecek olsa, umresini bozmuş olur. Artık kendisine bu şükran kurbanı vacip olmaz. Şu kadar var ki, umreyi kaza et­mesi ve bunu bozmuş olmasından dolayı bir ceza olarak kurban kesmesi lâzım gelir.

Haccı temettü ile haccı kıran, dışardan gelenlere mahsustur. Mekke-i Mükerreme'de veya Mekke ile mikat arasında bulunanlar bunu yapmazlar. Çünkü bu hacları yaparken bir aralık, aile efradının yanına dönüp gitmemeleri lâzımdır. Bunların ise bu esnada aile efradından uzaklaşmaları müşküldür.

HEDY'İN MAHİYETİ VE HÜKÜMLERİ

48- ALLAH Teâlâ'ya manen yakınlaşmak için veya bir cina­yetten dolayı bir keffaret olarak kesilmek üzere Harem-i şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurbana "hedy" denir ki, en az bir yaşındaki koyun ile altı ayını doldurup bir yaşındaki koyun gibi görülen toklu ve beş yaşını tamamlamış deve ile iki yaşını bitirmiş olan sığır hayvanından olur. Bunla­rın erkekleriyle dişileri aynıdır. Kurbandaki vasıflar bunlarda da aranır.

54- Evvelce de yazıldığı üzere haccı temettü ile haccı kırandan dolayı hedy vaciptir. Bunun koyun cinsinden olması da yeterlidir. Bu kurban, bayramın birinci, ikinci veya üçüncü gününde kesilebilir. Fakat birinci gününde kesilmesi daha faziletlidir. Bu, bir şükran kurbanı oldu-ğundan bunun etinden sahibi de yiyebilir. Geri kalanını Mekke-i Mü-kerreme fakirlerine dağıtmak daha faziletlidir.

55- Hac mevsiminde nafile olarak Harem-i şerif'te kesi­len her cins kurban da birer hedydir. Bunların etlerinden sahipleri de yiyebilirler.

56- Hacca ait cinayetlerden, yani yapılması yasak olan şeyleri yapmaktan dolayı birer ceza veya keffaret olarak kesi­lecek kurbanlar da hedy kısmındandır. Bunların etlerinden sahipleri ve sahiplerinin hanımlarıyla usul (ana-baba, dedeleri-nineleri) ve füru (çocukları-torunları) yiyemezler. Çünkü bunlar; zekât, adak kurbanı, ve fıtır sadakası mesabesindedirler. Yiyecek olsalar, kıymetini fakirlere ödemek lâzım gelir.

58- Hedy kurbanlarının kesilecekleri yer, mutlaka Mekke-i Mü-kerreme'nin haremidir. Bunların Mina'da kesilmesi şart değildir. Şu ka-dar var ki yolda sakatlanmış olan bir nâfile hedy, yolda kesilebilir. Bu halde etinden yemek sahibine helâl olmaz, tamamını dağıtmak lâzım gelir. Çünkü bunun etinden sahibinin yiyebilmesi, bunun mahalline, yani Harem-i şerif'e kavuşması şartına bağlıdır.

HAC VE UMRE İLE ALAKALI YASAKLAR

59- Hac veya umre için ihrama girmiş olan şahıslar için yapılması, şer'an yasak olan şeylere (Cinâyât-ül hac) denir ki, bu hususta kast ile yanılma, hata, unutma aynıdır.

Şafiilerce hata ile unutma af olunmuştur.

60- Hac ve umreye ait memnuât - cinayetler (yasaklar) şu beş kısma ayrılır:

1- Yapılmalarından dolayı yalnız, birer "dem", yani ko­yun veya keçi kurban edilmesi icap eden cinayetlerdir.

Bülûğ çağına ermiş ihrama girmiş bir kimsenin bir uzvuna tamamen veya bir uzvu miktarı ayrı ayrı yerlerine gü­zel kokulu bir şey sürmesi, başına kına yakması, yağ sürünme­si, tam bir gün akşama kadar dikişli bir elbise giyinmesi veya başını örtülü bulundurması, başının en az dörtte birini tıraş ettirmesi, fazla tüylerini gidermesi, tırnaklarını kesmesi, haccın vaciplerinden birini, meselâ Mikat yerinde ihrama girmeyi terk etmesi, cünüp veya hayızlı olarak tavaf-ı kudûmda veya veda­ tavafında veya abdestsiz olarak tavaf-ı ziyarette bulunması gibi.

Haccı kıranda bu cinayetlerden biri meydana gelirse, iki ihra­mın hürmetini korumak için iki "dem" icap eder. Hacc-ı kıran yapanlar sadece ihram yasaklarından birini yapacak olurlarsa, iki dem kesmeleri gerekir. Haccın veya umrenin  vaciplerinden birini terk ettikleri takdirde sadece bir dem gerekir.

Böyle kişinin bizzat kendi iradesiyle yapılmalarından dolayı dem lâzım ge­len şeylerden biri bir hastalık ve zaruret sebebiyle yapılsa, yapan serbest olur, dilerse haremde bir kurban keser, dilerse iste­diği yerde üç gün oruç tutar ve dilerse altı fakire birer fitre­den altı fitre verir.

Bu sadaka vermenin Mekke-i mükerreme fakirlerine yapılması daha faziletlidir. Yemek  yedirmek de caizdir.

2- Yapılmasından dolayı deve veya sığır kurban edilmesi icap eden cinayetlerdir.

Bunlar; Arafat'ta vakfeden sonra daha tıraş olmadan veya saçları kestirmeden evvel yapılan cinsel ilişki ile tavaf-ı zi­yareti cünüp olarak veya hayız veya nifas halinde yapmaktan ibarettir.

Bununla beraber herhangi tavaf, abdestli iade edilirse cezası düşer.

Arafat'ta vakfeden sonra tıraş olmadan veya saçları kestirmeden evvel aynı yerde cinsel ilişki tekrar edilirse, yalnız bir sığır lâzım gelir. Değişik yerlerde yapılmış olursa, birinci cinsel ilişkiden dolayı sığır, diğerleri için de koyun lâzım gelir. Çünkü birinci cinsel ilişki ile bir tavafa noksanlık gelmiştir. Böyle bir noksan tavaf için de koyun yeterli olur. Fakat tıraş olduktan veya saçları kestirdikten sonra tavaf-ı ziyaretin tamamından veya dört şavtından evvel cinsel ilişkide bu­lunsa, yalnız bir koyun kurban etmek yeterli olur. Bu halde ta­vaf-ı ziyaretin tamamından veya dört şavtından sonra yapılacak cinsel ilişki ile artık ne sığır, ne de koyun lâzım gelmez.

3- Herbirinin yapılmasından dolayı bir fitre miktarı sadaka verilmesi lâzım gelen cina­yetlerdir.

Bunlar, bir ihramlının uzuvlarından birinin az bir miktarına güzel kokulu bir şey sürmesi, bir günden az dikişli bir şey giyinmesi veya başını örtmesi, başının dörtte birinden azını tıraş etmesi, yalnız bir tırnağını kesmesi, başkasını tıraş etmesi, başkasının tırnağını kesmesi, abdestsiz olarak tavaf-ı kudûm'da veya veda tavafında bulunması gibi şeylerdir.

Tedavi için güzel kokulu şey kullanılması, cezayı gerektiriyorsa da yağ kullanılması, meselâ bir yaraya zeytin yağı sürülmesi cezayı gerektirici değildir.

Kırık bir tırnağı koparmak da caizdir. Çünkü bunda büyüme özelliği kalmamıştır.

4- Herbirinin yapılmasından bir fitre miktarından az sadaka verilmesi lâzım gelen cinayetlerdir.

Bunlar, ihramlının çekirge öldürmesi, üzerindeki biti öldürmesi veya öleceği yere atması, başkasının üzerindeki biti öldürmesi için gös-termesinden ibarettir. Bunlardan birini yapan bir ihramlı, dilediği mik-tar bir şey sadaka olarak verir.

Öldürülen bitler, üçten fazla olursa, bir fitre miktarı sadaka verilir. Dışarıda, mesela yolda görülen bir biti öldürmek yasak değildir. Bundan dolayı cezayı gerektirici olmaz. Çünkü bu, eziyet veren bir hayvan olduğundan esasen öldürülmesi caizdir.

Bir ihramlının ihramdan çıkıncaya kadar hazin, perişan, mütevazi bir vaziyet ile Hak Teâla'ya ihtiyacını arz etmesi lâzım geldiğinden bu halde üste başa çeki düzen verilmemesi, bir kulluk ve bir muhtaçlık nişanesi bulunmuştur.

5- Her birinin yapılmasından dolayı bedelinin ödenmesi gerekli olan cinayetlerdir. Bunlar da ihramlının av hayvanlarını öldürmesinden veya Mekke-i mükerreme'nin haremindeki yaş ağaçları, yeşil otları kesip koparmasından ibarettir.

Bundan dolayı ihramlı olan bir kimse, gerek Harem-i şerif'te ve gerek Harem dışında hiçbir av hayvanını öldüremez ve öldürene yerini gösteremez.

Aynı şekilde bir ihramlı Mekke-i mükerreme'nin haremindeki yaş ağaçları ve yeşil otları kesemez. Aksine hareket ederse, bunların kıymetlerini ödemesi gerekir.

Şöyle ki, öldürülen hayvan, eti yenilmez hayvanlardan ise cezası, bir koyun veya keçi kurban etmekten fazla olmaz. Fakat eti yenilir hayvanlardan ise, öldürüldüğü yerdeki kıymeti iki âdil kişi tarafından tayin edilerek tamamen sadaka olarak verilir. Eğer bu kıymet bir fitre miktarından az ise, karşılığında ihramlı için bir gün oruç tutmak da yeterli olur.

Bununla beraber bu kıymet, bir kurban kıymetine denk olursa, ihramlı serbesttir, dilerse bununla bir kurban alır, Harem dahilinde keser, fakirlere dağıtır, dilerse bununla satın alıp dilediği fakirlere birer fitre dağıtır, yahut bir fitre karşılığında ayrı ayrı günlerde olsa bile birer gün oruç tutar.

Öldürülen hayvan, şahin, köpek gibi eğitilmiş bir şey ise, sahibine eğitilmiş olduğuna göre kıymeti, fakirlere de eğitilmemiş olduğuna göre kıymeti verilmek lâzım gelir.

Ağaçlara, otlara gelince bunlar, kendi kendine bitmiş, kimseye ait değilse Harem-i şerif'in hürmetini korumak için kıymetleri sadaka olarak verilir. Fakat bir kimsenin mülküne dahil ise, birer kıymetleri de sahiplerine verilmesi lâzım gelir.

Harem-i şerif'teki bir ağacın yalnız yapraklarını almak, ağaca zarar vermezse câizdir, bundan dolayı ceza olarak bir bedel ödemek lâzım gelmez.

 HAC İLE UMRENİN YASAKLARINA AİT DEĞİŞİK MESELELER

67- Arafat'ta vakfeden evvel diri bir insan hakkında ön veya arka taraftan cinsel organı kaybolacak derecede cinsel ilişki vuku bulsa, hac bozulmuş olup bir ceza olarak ertesi sene kaza edilmesi icap eder. Bununla beraber bozulan bu hac da noksan bırakılmayıp tamamlanır ve bu yasak hareketten dolayı bir de dem lâzım gelir.

İmam Şafiî'ye göre bedene icab eder.

61- İhramlı hakkında bir hayvanın bir ayağını kırmak veya bir kuşun kanadını kırıp kendisini kaçıp kurtaramayacak bir hale getirmek veya bir kuşun cılk olmayan yumurtasını kır­mak, o hayvanı veya kuşu öldürmek hükmündedir.

62- Bir hayvanın tüylerini, kıllarını kesmek veya kaçıp kurtulmasına ve kendisini müdafaa etmesine mani olmayacak bir uzvunu kesip kırmak, kıymetine ârız olan noksan nisbetinde sadaka vermek icap eder. Ancak iyi olup eseri kalmazsa, o takdirde birşey icap etmez.

63- İhramlının avladığı hayvan, kendi kendine ölse, yine cezayı ge-rektirici olur. Çünkü buna el koyması, hükmen bir öldürmek demektir.

64- İhramlının av hayvanını satın alması da yasaktır. Çünkü o, ihramlı hakkında mali değeri olan bir mal sayılmaz. Fa­kat ihramlı olmayan kimsenin kendisi için veya ihramlının emri olmaksızın ihramlı için harem dışından avlamış olduğu hayvanın etinden kendisi yiyebileceği gibi, ihramlı da yiyebilir.

65- İhramlı, tavuk ve koyun gibi yaratılışı itibari ile yabani olmayan ehlî hayvanları kesip etinden yiyebilir. Fakat karadaki av denilen yabani hayvanları kesecek olsa, e­tinden kendisi de, başkaları da yiyemez. Çünkü bu ölü hayvan mesa­besindedir. Deniz kuşlarını da avlayamaz. Zira onlar aslen kara hayvanıdırlar, onları öldürmek cezayı gerektiricidir.

66- Mekke-i mükerreme'nin hareminde öldürülen av, İma­meyn'e göre ölü hayvan hükmündedir, bunu öldüren bir ihramlı, bu­nun etinden yese, istiğfar etmesi lâzım gelir. İmam-ı A'zam'a göre cezasını verdikten sonra yese, yediği miktarın kıymetini sadaka olarak verir öder.

68- Mekke-i mükerreme hareminin av hayvanlarını avla­mak, kendi kendine biten yeşil otlarını koparmak, bir kısım kendi kendine biten ağaçlarını kesmek yalnız ihramlıya değil, ihramlı olmayana da helâl değildir. Bundan dolayı Mekke-i mükerreme ahalisinden ihramlı olmayan bir kişi, bunlardan birini avlasa veya koparıp kesse, mutlaka kıymetini öder. Bunun karşılığında ihramlı gibi oruç tutması yeterli olmaz. Çünkü bu, ihramlı olmayan Mekke'li hakkında bir borçtur, bir keffaret değildir.

İhramlı olmayanın böyle bir şeyin yerini göstermesi de bir günahtır. Fakat bundan dolayı kendisine bir şey, lâzım gelmez.

69- Harem dahilinde hayvanları otlatmak ve kendi kendine biten otları biçmek helâl değildir. Fakat Mekke samanı denilen izhir otu ile mantarları kesip toplamakta bir haramlık yoktur.

Yine böylece, kurumuş ağaçları kesmek, bir ağacın kırık bir dalını koparmak caiz olduğu gibi, ekilmiş ekinleri, sebzeleri ve insanların yetiştirdikleri herhangi ağacı ve insanların yetiştirdiği cinsten olduğu halde kendi kendine bitip yetişmiş olan ağaçları kesmek de helâldır.

Yalnız insanların yetiştirdikleri cinsten olmayıp kendi kendine bitmiş olan ağaçları kesmek cezayı gerektiricidir. Böyle bir ağacı birden fazla kimseler kesse, hepsine yalnız bir ceza lâzım ge­lir ki, o da bunun kıymetini ödemekten ibarettir.

70- Bir kaç ihramlı, bir av hayvanını öldürecek olsalar İmam-ı A'zam'a göre her birine ayrıca tam bir ceza lâzım gelir.

71- Bir şahsın yaptığı cinayetlerin cinsleri ve işlenme yerleri bir olunca, bir ceza yeterli olur, fakat cinsleri veya işlenme yerleri birden fazla olunca ceza da birden fazla olur.

Meselâ bir ihramlı, bir zaruret olmaksızın bir yerde bir kaç uzvuna güzel kokulu bir şey sürse, veya bir elinin veya bir ayağının veya iki eliyle iki ayağının tırnaklarını kesse hepsine bir koyun yeterli olur. Şayet bir elinin veya bir ayağının iki veya üç tırnağını kesse her tırnak için, bir fitre veya bunun kıymetini sadaka olarak verir. Bunların kıymeti bir koyun kıymetine denk olursa, ihramlı, bundan dilediği miktar noksan bir şey sadaka olarak verebilir.

Aynı şekilde bir elinin beş tırnağını kestikten sonra daha keffaret vermeden aynı yerde diğer elinin beş tırnağını da kese­cek olsa, yine yalnız bir koyun lâzım gelir. Fakat bir yerde veya başka başka yerlerde ellerinin tırnaklarını kesip başı­nı tıraş ettirse ve bir uzvuna güzel kokulu bir şey sürse her biri için ayrıca bir koyun lâzım gelir.

72- Bir ihramlı, bir zaruretten, meselâ aynı hastalıktan dolayı bir müddet gündüzleri dikişli bir elbise giyinip geceleri çıkaracak olsa, bundan dolayı ceza olarak bir koyun yeterli olur.

Fakat bu hastalıktan iyileştikten sonra diğer bir hastalıktan, meselâ sıtmadan dolayı tekrar böyle bir elbise giyinecek olsa, bundan dolayı da ayrıca bir koyun icap eder.

73- İhramda bulunan bir kadının eline kına yakması, koyun kesmesi icab eder. Erkeğin sakalına kına yakmasından dolayı da dem değil, sadaka vermesi lâzım gelir. Çünkü üzerindeki haşeratı, böcekleri öldüreceğinden korkulur.

75- Hac için ihrama girip aralarında Arafat'ta vakfeden evvel cinsel ilişki vaki olan karı,  kocadan her biri aynı şekilde mükellef olur. Her birine bir koyun kesmek gerekir. Ertesi sene ihrama girince birbirinden ayrılır, başka başka yollardan giderek Arafat'ta durur, haclarını kaza ederler. Cinsel ilişki korkusu olunca, böyle birbirinden ayrı yürümeleri mendup olur.

76- Şehvetle bakmak, öpüp okşamak veya iki yoldan biri ile olmaksızın cinsel ilişki haccı bozmaz, hatta meni gelse bile. El ile tatmin olma neticesinde meni gelirse, koyun kesmek gerekir. Rüyalanmak hamamcı olmaktan dolayı bir şey lâzım gelmez.

77- Umre için ihrama giren kimse de daha tavafın dört şavtını yapmadan cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulmuş olur. Bununla beraber bu umreyi tamamlamaya devam eder, ceza olarak bir koyun kurban keser, sonrada bu umreyi kaza eder, bu vaciptir. Tavafın dört şavtından sonra cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulmaz, yalnız bir kurban kesmesi lâzım gelir.

78- İhramlının zarar verici; karga, çaylak, akrep, yılan, fare, sinek, karınca, pire, kene, arı, kirpi, kertenkele, kelebek gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden doğmayan haşaratı ve üzerine saldıran köpeği ve kurt gibi saldırgan olan herhangi bir yırtıcı av hayvanını öldürmesi cezayı gerektirmez..

79- Bir ihramlı, ihramdan çıkmak için birden fazla av hayvanlarını vurup öldürecek olsa, yalnız bir koyun kesmesi gerekir. Çünkü bu; cinayet kastı ile değil, ihrama son vermek maksadı ile yapılmış olur.

80- Bir ihramlının yanındaki kafeste veya evinde bulunan av hayvanını salıvermesi icap etmez. Çünkü bu hal ava saldırı sayılmaz.

BEDEL VEKALETLE HAC

81- Hac için bedel, başka bir tabir ile vekil tutmaya " İhcac" denir. Böyle kendi yerine başkasını hacca gönderen kimseye de "Amir" "Menûp" "Mahcucun anh" denir.

Bir kimse, bizzat hac etmeye gücü yetsin yetmesin, kendi yerine müslüman, akıllı olan bir kimseyi nafile olmak üzere vekil tayin edebilir. Bu şahıs, o kimsenin tayin ettiği yerden gider. Onun adına niyet ederek hac eder.

82- Kendi adına nafile hac için bedel gönderen şahıs, bu haccın sevabına nail olur. Çünkü bu, hac yolunda, Hak rızası için malı infak etmek demektir. Böyle bir infak ise, bizzat olabileceği gibi vekaletle de olabilir.

83- Bir şahıs kendisine farz olan bir haccı, başkasına vekalet sureti ile yaptırabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması lâzımdır. Aksi takdirde böyle bir vekalet geçerli olmaz. Şöyle ki;

1- Amir için hac farz olmalıdır. Farz olmadan vekalet yolu ile yapılan hac, bir nafile olur, daha sonra amire hac farz olunca, tekrar hac yapması gerekir.

2- Amir bizzat hac etmekten aciz olup bu acizliği vekil tayin ettiği vakitten ölümüne kadar devam etmelidir. Bu yüzden bir ara acizliği yok olsa, bizzat hac etmesi icap eder. Vekalet sureti ile olan hac nafile olmuş olur. Bundan körlük ve yatalaklık halleri müstesnadır. Bunlar vekaletle yapılan hacdan sonra ortadan kalksa da haccın yeterliliğine mani olmaz.

3- İmam Ebu Yusuf'a göre herhangi bir acizlik vekilin haccı bitirmesinden sonra yok olsa, artık yapılan haccın geçerliliğine zarar vermez.

4- Amir kendi adına hac etmesini vekiline emretmelidir. Bu sebeple onun emri olmaksızın adına başkasının yapacağı hac yeterli olmaz.

Amir normal bir şekilde yol masrafını vermelidir. Bu sebeple vekil, kendi malı ile hac ederse, kendi adına hac etmiş olur. Ancak kendi malından harcadığı az bir miktar olursa, o zaman amirin adına hac yapılmış olur.

5- Amir bu vekalet için bir ücret şart koşmamış olmalıdır. Bir ücret karşılığında hac eden kimse kendi adına hac etmiş olur, bu ücrete hak sahibi olamaz. Çünkü hac sırf bir ibadet olduğundan ücret karşılığında yapılamaz.

6- Amirin verdiği mal, vasıta ile hacca müsait olunca vekil vasıta ile hacca gitmelidir, hatta âmir, yaya olarak hac edilmesine izin verse bile. Aksi takdirde vekil harcayacağı malı âmire borçlu olur, vasıta ile hac ettirilmesi lâzım gelir. Fakat verilen mal, vasıta ile hacca müsait değilse, yaya olarak yapılan hac, yeterli olur.

7- Amirin vasiyet etmiş olduğu mal yeterli ise vatanından hac edilmelidir, aksi takdirde yeterli olacağı yerden hac edilir. Bizzat veya vekil olarak hac etmek üzere yola çıkan şahıs, yolda vefat edip tarafından hac edilmesi vasiyet edilmiş bulunsa İmam-ı Azam'a göre vatanından, yani ikamet ettiği yerden, İmameyn'e göre de vefat ettiği mahalden hac ettirilir.

Aynı şekilde kendisi için beldesinden başka bir yerden hacca gidilmesini vasiyet eden kimsenin vasiyetine göre hac ettirilir. Vefat eden bir kimse adına beldesinden hacca gidilmesi lâzım gelirken vasisi başka bir beldeden hac ettirecek olsa, bu hac, vasi adına olur, vefat eden için ayrıca hac ettirmesi lâzım gelir. Ancak bu iki belde arasında bir günde, gecelemeden gidip gelmek mümkün olursa, bu takdirde hac, vefat edenin adına sahih olur.

8- Vekil hac vazifelerine başlamadan evvel veya ihramına girerken âmir adına hac etmeye niyet etmeli, dili ile

لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ عَنْ فُلاَنٍ

Lebbeyk. ALLAH'ümme an fülanin.

"ALLAH'ım ben senin emr-u fermanına her zaman itaat ederim, bunu falancanın yerine söylerim." diye telbiyede bulunmalıdır, yalnız kalbiyle niyet etmeside kafidir.

9- Vekil amir adına bizzat hac etmelidir. Şayet bir engel sebebiyle başkasına para verip hac ettirirse bu, âmir adına sahih olmaz, almış olduğu yol masrafını öder. Ancak âmir, kendisine o yolda izin vermiş veya "dilediğini yap" demişse, o zaman sahih olur. Çünkü bu takdirde mutlak vekil durumunda olur.

10- Vekil, haccını bozmamış olmalıdır. Şöyle ki: Vekil, Arafat’ta vakfeden evvel hanımı ile cinsel ilişkide bulunsa hac­cını bozmuş olur. Artık daha sonra kaza edeceği hac, âmir adına olmamış olur. Bundan dolayı almış olduğu masrafı ödemesi lâzım gelir.

Şayet vekil, Arafat'ta vakfeden sonra cinsel ilişkide bulunsa masrafı ödemez. Çünkü haccın asıl ruknünü yapmış olur. Şu kadar var ki, tavaf-ı ziyarette bulunmadan memleketine dönerse hanımına karşı ihramlı olarak kalır, kendi malı ile gidip tavaf-ı ziyareti yapmadıkça ihramdan tamamen çıkmış olmaz.

11- Vekil âmire muhalefet etmemiş olmalıdır meselâ, â­mir hacc-ı ifrad'ı emretmiş iken, vekil umrede ve hacc-ı kıran ve­ya hacc-ı temettu'da bulunsa, âmir adına hac etmiş olmaz. O halde aldığı yol masrafını geri öder.

Fakat vekil, âmirin emrini yerine getirmekle beraber kendi­si için de kendi parası ile ayrıca umre yapabilir. Nitekim yalnız umre yapmaya memur olan kimse de bunu yaptıktan son­ra kendi parası ile kendi adına hac edebilir. Ama evvelâ kendisi için hac yapıp sonra âmir adına umre yapması caiz değildir.

12- Vekil yalnız âmir adına hac için ihrama girmelidir. Biri kendi adına, diğeri de âmire olmak üzere iki ih­rama niyet etse, âmir adına haccı câiz olmaz. Ancak kendi adına olan ihramı bırakıp âmir adına ihrama devam ederse o zaman caiz olur.

13- Vekil telbiyeyi yalnız bir âmir yerine yapmalıdır. İki kişinin vekaletini kabul edip onların adına telbiye ederse, hiç bi­ri namına câiz olmaz. Almış olduğu masrafları öder. Fakat bun­lardan yalnız birini tayin ederek ihramda bulunursa, onun hak­kında câiz olup diğerinin masrafını ödemesi lâzım gelir.

Bunlardan tayin etmeksizin birisi için ihrama girse, İmam Ebu Yusuf'a göre yine vekalet sahih olmaz, kendi hakkında nafile olarak hac yapmış olur. İmam-ı Azam'a göre yapacağı haccı bun­lardan birine sarfedebilir.

14- Vekil, haccı kaçırmamış olmalıdır. Bundan dolayı bir vekil, kendi işleri ile uğraşır da muayyen senede hac edemezse, aldığı masrafı öder. Fakat hastalık gibi elinde bulunma­yan bir özür sebebiyle hac edemezse ödemez, yeniden hac etmesi lâzım gelir.

16- Amir ile vekil, müslüman, akıllı olmalı ve vekil hac vazifelerinin nasıl yapılabileceğini bilecek bir yaşta bulunmalıdır.

Bundan dolayı müslüman gayrimüslim'i ve gayrimüslim müslümanı hac için bedel tayin edemeyeceği gibi, akıllı kimsenin deli için ve delinin akıllı kimse için hac etmesi de câiz değildir.

Haccın nasıl yapılabileceğini bilemeyecek bir çocuk da vekil tâyin edilemez.

84- Bir kimse, anası veya babası adına emirleri olmak­sızın hac edebilir. Çünkü bu, bir velâyet ve vekalet değildir. Bilakis kendi ibadet ve itaatının sevabını bunlara bağışlamak demektir.

HAC HUSUSUNDAKİ BEDELLİK, VASİYET VE ADAK İLE ALAKALI BAZI MESELELER

85- Hac için bedel tayin edilecek şahsın evvelce kendi adına hac etmiş bulunması, İmam Şafiî'ye göre şart ise de, biz Hanefîlerce şart değildir. Bu ihtilâftan kurtulmak için evvelce kendi adına hac etmiş, haccın vazifelerini iyi bilen bir kimseyi bedel tayin etmek daha faziletlidir.

Kocalarının izinleriyle yanlarında mahremleri bulunacak kadınların da bedel ta­yin edilmeleri câizdir. Ancak, kadınların bu vekilliği mekruhtur. Çünkü onların hacları azda olsa, noksandır telbiye­lerde seslerini yükseltmezler, "Remel", "Hervele" gibi bazı hac vazifelerini yapamazlar.

86- Vekil, vasıtalı olarak gidip gelmek ve israftan ve pek sıkı davranmaktan sakınmak şartıyla âmirin parasını kullanır. Artan parayı da getirip kendisine veya vârisine verir. Ancak âmir veya mükellef olan vârisleri, bu parayı vekile verirken "bundan artacak miktarı kendin için hibe olarak kabul et ve al" diye vekâlet vermiş olurlarsa, o takdirde vekil, artacak pa­rayı kendi adına bağışlayıp alabilir.

87- Vekil hacdan sonra Mekke-i mükerreme'de kalabilir ve ikinci sene kendi parası ile kendisi için hac edebilir. Fakat hacdan sonra dönmek daha faziletlidir.

88- Vekile harcamak için verilen para; Mekke-i mükerreme'de veya yakınında zayi olsa veya bitip bir şey kalmasa da vekil kendi malından harcayabilir, adına hac ettiği ölen şahsın geriye bıraktığı malından alabilir. Yeter ki, kendi kusuru veya israfı bulunmasın.

89- Hac ile mükellef olan kimse, hemen mükellef olduğu sene hac için yola çıkar da daha hac etmeden vefat ederse, hac için vasiyet etmesi icap etmiş olmaz, niyetiyle kazanmış olur. Fa­kat haccını daha sonraki yıllara tehir etmiş ise, vasiyet etmesi icap eder, etmezse günâhkar olmuş olur.

90- Bir kimsenin malının üçte birinden hac için vasiyet ettiği para, birkaç hacca yeterli olunca bakılır: Eğer bir defa hac edil­mesini vasiyet etmiş ise, bir kere hac ettirilir, artan mal varis­lerine verilir. Fakat böyle bir hac edilmesini açıkça söyle­memişse, bu paranın imkanına göre bir senede veya birkaç sene içerisinde bir kaç hac yaptırılır. Bu hususta vasi, serbesttir. Fakat ibadette acele davranmak istenildiğinden bunların bir senede yaptırılması daha faziletlidir.

91- Vefat eden bir kimsenin vârisi, geriye kalan malından almak üzere kendi parası ile o vefat eden kişi adına hac etse, bakılır: Eğer vefat eden kişi onun böyle hac etmesini vasiyet etmiş ise, bu hac, o vefat eden kişi adına câiz olur. Fakat böyle bir vasiyette bulunma­mış ise, câiz olmaz. Bu yüzden vâris, bu parayı geriye kalan maldan bu hac adına alamaz.

92- Vefat eden bir kimsenin vârisi, vefat eden kişinin vasiyeti bulun­sun bulunmasın, geriye kalan malından almamak üzere kendi parası ile vefat eden kişi adına hac etse, bu vefat eden şahsa farz olmuş bulunan hac yerine geçerli olmaz.

Fakat bazı alimlere göre geçerli olur. Bu, vefat eden kişinin borcunu vârislerinden birinin kendi malından ödemesine benzer.

93- Vefat eden bir kimsenin hac ettirmek için vasisi olan şahıs, başkasına hac ettirmeyip kendisi vekaleten hac edebilir. Ancak vefat eden şahıs tarafından başkası tahsis edilmiş ve ismen belirtilmiş bulunursa, o takdirde vekaleten hac edemez.

94- Bir kimse, vârislerinden birine geriye kalan malından şu kadar miktar ile adına bedel olarak hac etmesini vasiyet etse, vefatından sonra o vâris, diğer vârislerin açık izinleri olmadıkça hac edemez. Vasiyet edilen mal mirasa dahil olur.

95- Vefat eden bir kişi için muayyen bir senede hac etmek üzere vârisi tarafından vekil tayin edilen zat, yol masrafını aldığı halde o sene hac etmeyip de ertesi sene hac edecek olsa, vefat eden kişi adına caiz olur, parası geri ödemez.

96- Vefat eden bir kişi adına vasisi tarafından vekil tayin edilen kişi, yolda hastalanıp almış olduğu parayı tamamen harcasa, geri dönmesi için vasi tarafından yeniden para göndermesi gerekmez. Fakat vasi tarafından vekile "eğer paran yetmezse borç al, ben öderim" denilmiş ise, bu muteber olur.

97- Vefat eden bir kimse sağlığında meselâ on altın birine, on altın fakirlere, on altın da haccı için vasiyet etmiş olduğu halde geri kalan malının üçte biri yirmi altın olsa bu üçte bir, bunların arasında üçte birer olmak üzere eşit bir şekilde taksim edilir. Fakirlere düşen miktar, hacca düşen miktara eklenir. Hac yaptırıldıktan sonra bir şey artarsa, o da fakirlere verilir. Çünkü farz olanı ilk evvel yerine getirmek daha iyidir.

98- Bir kimse mutlak veya bir şarta bağlı olarak hac yapmayı adasa mesela: "Adağım olsun ALLAH için hac edeyim" veya "filan işim görülürse adağım olsun hac edeyim" dese, birinci durumda mutlaka, ikinci durumda işi görülünce hac etmesi icap eder. Çünkü bu gibi adaklar, haccın vacip olması sebeplerindendir.

İmam-ı Azam'dan zahiri rivayete göre sadece yemin keffareti ile bu adağın mesuliyetinden çıkılamaz.

99- Vefat eden bir kişi hayatında malının üçte birini zekâtına, haccına, adağına ve diğerlerine harcanmak üzere vasiyet edip de bu miktar bunların hepsini yapmaya yetişmese bakılır: Eğer bunlar zekât ve farz hac gibi farz şeyler ise, vefat edenin ilk söylemiş olduğu tercih edilir, o yerine getirilir. Fakat biri farz, diğeri adak veya nafile ise, farz tercih olunur. Biri adak, diğeri nafile ise, adak tercih edilir. Hatta adağı farzdan evvel, nafileyi de adaktan önce söylemiş olsa bile.

100- "ALLAH için adağım olsun Beytullah'a veya Kâbe-i muazzama'ya veya Mekke-i mükerreme'ye gideyim" diye adak yapıldığı takdirde hac veya umre lâzım gelir. Bunlardan birini yapma hususunda bu adağı yapan dilediğini tercih edebilir.

102- Adak hali hariç, hac yolunda- kendisini korumak, usanmaktan sakınmak için- vasıtalı olmak yaya olmaktan daha faziletlidir.

Bununla beraber yürümeye gücü yeten bir kimse için yaya olarak gidip hac etmenin daha faziletli olduğu görüşünde olanlar da vardır.

İHSAR İLE ALAKALI MESELELER

103- İhsar lûgatta, bir kimseyi arzusuna-isteğine kavuşmaktan men etmek ve hapsetmek manasındadır. Şer'an "hac için ihrama girmiş bir şahsın Arafat'ta vakfe ile tavaf-ı ziyaretten, umre için ihrama girmiş bir şahsın da tavaftan men edilmesi" demektir.

104- İhsar, bir nevi zaruret hali cinayeti sayılır. Onun için bundan dolayı kurban kesilmesi ve o suretle ihramdan çıkılması gerekir.

Mesela bir ihramlı, bir hastalıktan veya düşmandan veya nafakasının tükenmesinden dolayı haccını yerine getirmeye muvaffak olamazsa, Mekke-i mükerreme'nin hareminde kesilmek için Mekke-i Mükerreme'ye bir koyun veya parasını gönderir. Bunun kesileceği kesin olan saatten sonra ihramdan çıkarak ihram yasaklarından kurtulmuş olur.

105- İhsardan dolayı ihrama son vermek için İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre yalnız kurban kesilmesi yeterlidir. Ayrıca tıraş veya saç kesmek gerekmez.

Bir görüşe göre de Harem dahilinde vuku bulan bir ihsardan dolayı ihramdan çıkmak için, tıraş veya saç kesmek gerekir. Nite­kim Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Hu­deybiye'de böyle yapmıştı.

106- Muhsara ait kurbanın, kurban bayramının birinci, ikinci veya üçüncü günlerinden birinde kesil­mesi, İmam-ı Azam'a göre şart değildir. Daha evvel ve sonra da kesilebilir.

107- Bir muhsar, fakir olsa kurban kesmedikçe ihram­dan çıkmış olamaz.

108- Hacdan men edilen ihramlı, haccı kırana niyet etmiş olduğu takdirde Mekke-i mükerreme'nin hareminde kesilmek için iki kurban gönderir. Bunlardan biri hac, diğeri de umresi içindir. Böyle iki kurban kesilmedikçe ihramdan çıkmış olmaz.

109- Hac veya umreden men edilen ihramlı, gönderdiği kurban ile ihramdan çıktıktan sonra aynı mevsimde hacca veya umreye imkân bulsa, men edildiği hacca veya umreye bedel hac veya umre etmesi icap eder. Bunları yapmadıkça ihramdan çıkmış olmaz. Çünkü bu ihramlı, âdeta başlamış olduğu bir haccı veya umreyi kaçırmış kimse mesabesinde bulunur.

110- Haccı kırana niyet etmiş olan bir kimse, hac ile umre­den men edilmesi sebebiyle Mekke-i mükerreme'nin haremine kur­ban göndermek suretiyle ihramdan çıkıp da daha sonra engelin ortadan kalkması sebebiyle Harem-i şerif'e gidip umresiyle haccını yapmaya imkân bulsa, üzerine bir hac ile iki umre lâzım gelir. Bunlardan bir hac ile bir umre kaza olarak icap eder. Çünkü bunlar, ihrama girmesiyle kendisine gerekmiştir. Diğer bir umre de bunlara ait ihramdan çıkmak, ihram yasaklarından kurtulmak için lâzım gelmiş olur. Bu hac ile bu iki umre ayrı ayrı zamanlarda da yapılabilir.

111- Yalnız umre için ihrama giren bir kimse, umrenin ru­künleri olan tavaf ile sa'yden men edilecek olsa, ihramdan çık­mak için Mekke-i mükerreme'nin haremine bir kurban gönderir ve bu umresini ileride imkân bulunca kaza eder. Buna "umre­tü'l-kaza" "عُمْرَةُ الْقَضَاءِ" denir.

112- İhramlı bir kimse, hacdan men edilmekle kurban gönder­miş olup da daha sonra engelin kalkması sebebiyle haccı yapmaya imkan bulsa, hemen haccını yapmaya yönelir, çünkü aslı yerine getirmeye imkân bulmuştur. Bu halde kurbanına, daha kesilmeden yetişirse, sahip olur. Onda dilediği gibi tasarruf edebilir. Zira artık ona ihtiyaç kalmamıştır.

113- Bir kimse, Arefe günü Arafat'ta vakfeden sonra tavaf­-ı ziyaretten ve diğer hac vazifelerinden men edilse, bununla hacdan engellenmiş olmaz. Çünkü artık haccını tamamlamasına imkân vardır, kaçırılmasından korkulmaz, tavaf-ı ziyaret her zaman yapılabilir.

Bilakis Arafat'ta vakfeden men edildiği halde yalnız tavaf­-ı ziyarete muvaffak olsa, yine engellenmiş sayılmaz. Çünkü bu tak­dirde de hac kaçırılmış olur. Bu tavaf ile beraber sa'y edip tıraş olunca veya saçını kısaltınca, ihramdan çıkmış olur. Bu ihramdan çıkmaya bedel olan kurbana artık ihtiyaç kalmaz.

114- Mikat yerinden farz, adak veya nâfile hac için ihrama giren kimse, Arefe günü öğleden sonra bayram gününün şafağına ka­dar, pek az bir miktar da olsa, Arafat'ta vakfe yapamazsa, hac kaçırılmış olur. Artık ihramdan çıkmak için kendisine umre yapması ve bu haccı da gelecek sene kaza etmesi icap eder. Bu um­re için ayrıca ihram icap etmez. Bilakis o kaçırılan haccın ihramı buna da yeterli olur. Bu umreye başlayınca telbiyeye de son verir.

Bu şahıs, eğer haccı kırana niyet etmiş ise, iki defa umre yap­ması lâzım gelir. Bu sebeple iki defa tavaf eder, iki defa da Safa ile Merve arasında sa'y'de bulunur. Bunların birincileri niyet edilmiş olan hac ile umreye bedeldir. İkincileri de haccın ihramından çıkıp ihram yasaklarından kurtulmak içindir.

Bu ikinci umreye başlayıp Hacer-i Esved'i selamlaması anında telbiyeye son verir.

115- Hac için vekil olan ihramlı kimse hacdan men edilse, hareme gönderilecek kurban bedeli amirine lazım gelir. Çünkü amir adına bu mesuliyete girmiştir. Bundan kurtulmak için amirin yardımına ihtiyaç vardır. Bu halde vekil amirinin malından yapmış olduğu masrafları da ödemez. Zira bu onunla ilgili bir husustur, bu engel hususu da kendisinin iradesi ile değildir. Fakat bir vekil, hac cinayetlerinden birini kendi iradesi ile yapacak olursa, icap eden kurbanın bedeli kendisine ait olur. Çünkü o yasak olan şeyi kendi iradesi ile yapmıştır.

RESULÜ EKREM (S.A.V) EFENDİMİZ'İN KABRİ

SAADETİNİ ZİYARET

116- Hac yolculuğunda bulunan kimselerin Medine-i Münevvere'ye giderek Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in mescid-i şeriflerini, kabr-i saadetlerini ziyaret etmeleri pek büyük bir vazifedir.

Bazı alimlerin beyanına göre, evvela hac vazifesini yerine getirmeli, o vesile ile Hak Teala'nın mağfireti ile günahlardan temizlenmeli de, sonra Peygamber-i zişan'ımızın ziyaretine gitmelidir. Bununla beraber hacdan evvel de Medine-i Tahire'ye gidilebilir.

117- Şam yolcuları gibi Mekke-i mükerreme'ye gitmek üzere yolları Medine-i Münevvere'ye uğrayanlar için ilk evvel Resulü Ekrem Efendimizi ziyaret etmek bir vazifedir, manevi yakınlığa bir vesiledir. Bunu bir an evvel yapmamak katı kalpliliğin bir eseridir. Bu ziyaret adeta namazların evvellerindeki sünnetler mesabesindedir. Bu durumda hac ve umre için ihram, sonraya bırakılır. Mekke-i mükerreme'ye gidileceği zaman Medine-i Münevvere ahalisinin mikat yeri olan Zülhuleyfe'den ihrama girilir.

118- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in pürnûr olan kabr-i saadetlerini ziyaret, manevi yakınlıkların en faziletlisi en şereflisidir. Nasıl olmasın ki bütün kainat, o Peygamber-i Zişan'ın nurundan yaratılmıştır. Bütün beşeriyetin en büyük, en muhterem rehberi odur. Bütün insanlara Hak Teala'nın mukaddes dinini, mübarek kitabını tebliğ ederek insanları haktan, faziletten, hakiki medeniyetten haberdar eden odur.Esseyyid Mustafa İsmet Garibullah K.S bunu şöyle ifade eder: Mevla Teala kendini göstermek istedi. (Mevlanın aynası olmak üzere) kainatın padişahı Sallallahu Aleyhi ve Sellem meydana geldi. Bütün kainat O’nun nurundan yaratılmıştır. Bu benlikten geçip Hakka gidelim. Azizim Seyri Fil eşya gel edelim.

119- Hazreti Muhammed (A.S) Efendimiz bir Peygamber-i Zişan'dır ki, tertemiz hayatı, bütün mukaddes söz ve fiilleri hayran edecek paklığı, bir fazilet ve hikmeti kendisinde bulundurmuştur.

O öyle kadri yüce bir Peygamberdir ki, bütün insanlığın selametine saadetine çalışarak yeryüzünde en mükemmel devrim meydana getirmiştir.

O bir muazzam Peygamberdir ki, kabri saadetinde her an ilahi nurlar parıldanıp durmaktadır. Mescid-i saadeti bir emniyet yeri olup, münevver kabriyle mübarek minberi arası, cennet bahçelerinden latif bir bahçedir.

O şanı şerefi büyük bir Resulü Kibriya'dır ki, mübarek vücudu ile topraklarına ebedi bir şeref ve ulviyet vermiş olduğu tertemiz belde, ilahi vahyin son tecelligâhı olup, sinesinde islamiyetin binlerce mukaddes hatıralarını, şeref levhalarını saklamaktadır. Artık o mukaddes hayat sahibi Peygamberin kabri saadetlerini ziyaret etmek pek mühim bir vazife olmaz mı?

120- Resulü Ekrem (S.A.V)’in kabr-i saadetlerini ziyaret etme faziletinin sonu yoktur. Bir hadis-i şerifte: "Beni ahirete irtihalimden sonra ziyaret eden, beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur."[1] "Kabrimi ziyaret edene şefaatim vaciptir"[2] buyurulmuştur. Bundan dolayı her müslüman ve bilhassa hacca giden her müslüman, büyük bir engelle karşılaşmadıkça, mutlaka gidip Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz'i ziyaret etmelidir.

Bütün peygamberlerin sonuncusu olan o büyük Peygamber'in yüce gayretleri sayesinde hak ve hakikatten haberdar olup hidayet ve saadete eren bir müslüman, nasıl olur da mübarek Hicaz bölgesine kadar gitmiş iken, o mukaddes Peygamber'in, o eşsiz benzersiz veliyyi'nimetlerimizin latif kabrini, feyiz dolu mescidini, mübarek beldesini ziya­ret etmeksizin yurduna dönebilir.

Özellikle bir hadis-i şerifte: "Beytullah'ı ziyaret edip de be­ni ziyaret etmeyen bana cefa etmiş olur" buyurulmuştur.[3]

Diğer bir hadîs-i şerif de: "Hali müsait iken beni ziyaret etmeyen bana cefada bulunmuş olur." mealindedir.[4]

121- Medine-i Münevvere'ye gidecek şahıslar için riayet edil­mesi lazım gelen bazı hususlar vardır. Şöyle ki:

1- Medine-i Münevverye gidecek bir şahıs, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz’in kabr-i saadetini ve mescid-i şerifini ziyaret niyetinde bulunmalı, yolda sık sık salâtü selâm okumalı, o mübarek bel­deye yaklaşınca yıkanmalı, yeni elbiselerini, yenisi yoksa yıkanmışlarını giyinmeli, bir zaruret yoksa, yaya olarak kemali edep ve hürmet ile yürümeli, o münevver beldeye girince de duaya başlamalı, Fahr-i Kâinat’ın hicret buyurmuş, Cebrail (A.S)ın son ilâhî vahyi indirmiş olduğu mukaddes bir beldede bulunmak şerefine nâil olduğunu düşünerek salât-ü selâma devam etmelidir. Kırk vakit namaz kılmak….

2- Medine-i Münevvere'ye girerken, Besmele-i şerife ile:

"وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْنِى مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْنِى مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لِى مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَصِيرًا"

"Ve kul rabbi edhılni müdhale sıdkın ve ahricni muhrace sıdkın vec'alli min ledünke sültanen nasira"

"De ki: Ya Rabbi! Beni -Medine-i Münevvere'ye veya herhangi bir yere girdirirken- doğru mükemmel bir girişle girdir ve beni - her ne-reden çıkarırken- doğru makbul bir çıkışla çıkar ve bana kendi tarafından hakkıyla yardımcı bir kuvvet, bir hüccet nasip buyur”[5] gibi bir ayet-i kerime okumalı.

"اَللَّهُمَّ افْتَحْ لِى اَبْوَابَ رَحْمَتِكَ وَارْزُقْنِى زِيَارَةَ رَسُولِكَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَمَا رَزَقْتَ اَوْلِيَائَكَ وَاَهْلَ طَاعَتِكَ وَاغْفِرْلِى وَارْحَمْنِى يَا خَيْرَ مَسْؤُلٍ"

“ALLAH'ümmeftah li ebvabe rahmetike verzukni ziyarete rasülike sallALLAH'ü aleyhi ve sellem kema razekte evliyâeke ve ehle taatike vağfirli verhamni ya hayra mes'ulin.”

"Ya Rabbi! Bana rahmetinin kapılarını aç, bana Resulünün Aleyhissalâtü vesselam ziyaretini nasib et, velilerine, taatında bulunanlara nasib ettiğin gibi. Ey kendisine niyaz edilenlerin hayırlısı! Beni mağfiret eyle, bana merhâmet buyur" diye Hak Taalâ'ya yalvarmalıdır.

3- Peygamber Efendimiz'in Mescid-i saadetleri görülünce tam bir tevazu ile salât-ü selâmı artırmalı, içerisine girince orada minberi şerifin yanındaki direk, sağ omuzu hizasında olmak üzere Tahiyyet-ül mescid olarak iki rekat namaz kılmalıdır. Çün­kü orası, Resûlü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in durmuş olduğu saadetli yerdir. Ve bu minber ile kabr-i saadet arasındaki saha, bir cennet bahçesi demektir.

Bu nimete erişmekten dolayı iki rekat da şükür namazı kıl­malı, hatıra gelen hayırlı dualarda bulunmalı, kimse hakkında beddua etmemelidir.

4- Sonra şanı yüce Resûlü Ekrem (S.A.V) Hazretleri'nin kabr-i saadetlerine mübarek ayakları tarafından gidip mübarek yüzleri karşısında dört arşın kadar uzakta olarak gayet edep ve tevazu ile, huşu ve son derece saygı ile durmalıdır. O şanı yüce büyük Peygamber'in mukaddes bakışlarının kendisine yönelik olduğunu, selâmını alacağını, niyazlarını işiteceğini dualarına "Amin" demek lütfunda bulu­nacağını düşünerek:

"اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا سَيِّدِى يَا رَسُولَ اللهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا حَبِيبَ اللهِ"

“Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve beraketüh esselamü aleyke ya seyyidi ya resülellah esselamü aleyke ya habibellah.”

“Ey Peygamber! Selam, ALLAH'ın rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun, sana selam olsun ey Efendim ya Resülellah, sana selam olsun ya Habibellah” gibi bir tarzda tazimlerini sunmalı dilediği hayırlı şeyler hakkında dua etmelidir. Resûlü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'e ulaştırılmak üzere kendisine bazı şahıslar tarafından emanet edilmiş selâmlar var ise, onları da o şahıslar adına Fahr-i âlem Efendimiz'e arzetmelidir.

Kabr-i saadet önündeki duvara yaklaşıp el sürmekten ve yüksek sesle dua etmekten sakınmalıdır. Çünkü bunlar tazime aykırıdır.

5- Bu ziyaretçi, bir miktar yürüyerek Ebubekir Sıddık (R.A)ın mübarek başları hizasında durmalı.

"اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا خَلِيفَةَ رَسُولِ اللهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا صَاحِبَ رَسُولِ اللهِ وَاَنِيسَهُ فِى الْغَارِ وَرَفِيقَهُ فِى اْلاَسْفَارِ وَاَمِينَهُ عَلَى اْلاَسْرَارِ جَزَاكَ اللهُ تَعَالَى خَيْرًا"

"Esselamü aleyke ya halifete rasülillah. Esselamü aleyke ya sahibe Rasülillah ve enisehü fi'l-gari ve rafikahu fil'esfari ve eminehü ale'l-esrari cezekellahü teala hayran."

"Sana selâm olsun ey Resulullah'ın Halifesi! Sana selâm olsun ey Resülullah'ın mağaradaki can ciğer arkadaşı, seferlerde yoldaşı, gizli işlerde emini, Hak Teâlâ sana hayırlı mükâfatlar versin." gibi hitaplarla hürmetlerini sun­malıdır. Sonra bir miktar daha yürüyerek Ömer'ül Faruk (R.A)'ın mübarek başları hizasında durmalı,

"اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا اَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ يَا نَاصِرَ الْمُسْلِمِينَ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا مُشَتِّتَ شَمْلِ الْمُشْرِكِينَ جَزَاكَ اللهُ تَعَالَى عَنَّا خَيْرَ الْجَزَاءِ"

"Esselamü aleyke ya emire'l-mü'minin. Ya nâsira'l-müslimin. Esselamü aleyke ya müşettite şemli'l-müşrikin. Cezakellahu teâla annâ hayra'l-cezai."

"Sana selâm olsun ey mü'minlerin emîri, ey müslümanların yardımcısı! Sana selâm olsun ey müşriklerin cemiyetini dağıtıp perişan eden din mücahidi! Bizlere olan iyiliklerinden dolayı Hak Tealâ sana hâyırlı mükâfâtlâr versin." gibi bir tarzda saygılarını takdim etmeli, daha sonra yine dönüp Resul-ü Ek­rem Hazretlerinin mübarek yüzleri hizasında bir miktar daha salat-ü selâm ile duada bulunmalıdır.

6- Bundan sonra da Ashab-ı Kiram'dan Ebû Lübabe (R.A)'a nisbet edilip kabr-i saadeti ile minberi şerif arasında bulunan direğin yanına gelerek mekruh vakitler dışında dilediği kadar nâfile namaz kılmalı, çokça tövbe edip ALLAH Teâlâ'dan dilediğini istemelidir.

Rivayete göre Ebû Lübabe Hazretleri Tebük gazasına iştirak etmemiş, bundan dolayı pişman olup tövbesinin kabulüyle müjdeleneceği zamana kadar kalmak üzere kendisini bu direğe bağlamış, tövbesinin kabul edilmesiyle bundan kurtulmuştur.Araştır başka durum olabilir

7- Ziyaretçi daha sonra Mescid-i Saadet'te Üstüvane-i Hannane denilen direğin yanına varmalı, orada da namaz kılarak salât ü sel­âm da bulunmalıdır.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Mescid-i Saadet'te daha minber yapılmadan mihrap civarında bulunan hurma ağacından bir di­reğe dayanarak hutbelerini okurlardı. Hicretin sekizinci senesinde minber yapılınca hutbelerini minberden okumaya başlamıştı. Hazreti peygamberin bu ayrılışından dolayı bu mü­barek direk, bir hârika olarak inleyip ağlamakla merhamet dolu Peygamber Efendimiz, minberden inerek kendisini kucakla­mış, onun hazin inleyişini, ağlayışını sakinleştirmişti. Halâ alameti bulunan bu direk, Resul-ü Ekrem (S.A.V)’in emri ile minberin altına defnedilmiştir.

8- Ziyaretçi, bundan sonra da "Baki’" kabristanına gitmeli, Fatımatü’z-zehra, (R.A)'nın Baki'deki mescidinde namaz kılmalıdır. Bugün bu ve diğer mescitler maalesef tamamen yıkılmıştır, hiç bir izleri kalmamıştır. Bu kabristandaki mübarek şehitlerin, İslâm mücahitlerinin, bir çok Sahabe-i Kiram’ın kabirlerini ziyaret et­meli, özellikle orada medfun bulunan Hz.Abbas'ın, Hz.Osman'ın, Peygamber Efendimizin pak hanımlarının ve Peygamber Efendimizin muhterem oğlu Hz. İbrahim'in, Hz.Hasan ile Zeynül Abidînin ve Muhammed Bakır ile Caferi Sadık hazretlerinin kabirlerini ziyaret edip onların faziletlerini ve güzel eserlerini düşünmeli, onların amellerine, örnek hal ve gidişatlarına erişme temennisinde bulunmalıdır. Fahr-i Kâinat Efendimizin halası ve Zübeyr b. Avvam, (R.A)ın vâlidesi Hz.Safiyye ile İmam Ali (K.V)nin vâlidesi Hz.Fatıma'nın kabirleri de Baki’ kabristanı yanındadır.

9- Bundan sonra da Uhud dağı tarafına giderek Seyyid-üş Şüheda Hazret-i Hamza (R.anh) ile diğer Uhud şe­hitlerinin mübarek kabirlerini ziyaret etmeli, daha sonra Cumar­tesi günü Kubâ mescidine gidip iki rekat namaz kılmalı, ka­pısının yanında bulunan Eris kuyusunun suyundan içmelidir. Daha sonra da "Seli" dağının bir parçası üzerinde bulanan "Mescid-i Feth"i ziyaret etmelidir.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, her cumartesi günü Kubâ mescidine giderdi. Bu mübarek mescidin ilk taşlarını evvelâ Pey­gamber Efendimiz, sonra Hz.Sıddık, sonra Hz.Ömer, sonra da Hz.Osman koymuştur.

Nebiyy-i Zîşan Efendimiz (S.A.V)in mübarek yüzükleri, Hz.Osman'ın elinden halifeliği esnasında bu Eris kuyusuna düşmüş, bir daha bulunamamıştı.

10- Özetle, bir hac yolcusu, Medine-i Münevvere'de bulun­dukça buradaki mukaddes makamları ziyaret etmeli, bilhassa Mescid-i Nebe-vî'ye devam edip orada namazlarını kılmalı, Re­sul-ü Ekrem (S.A.V)in Kabri Saadetlerini ziyaret etmeyi büyük bir nimet, bir ganimet bilmelidir.

Fahr-ül Mürselin Hazretleri'nin komşularına bahşiş-hediye olarak bir şeyler ikram etmeli, Mekke-i mükerreme'ye gideceği veya belde­sine döneceği zaman Mescid-i Nebevî'de iki rekat namaz kıla­rak vedada bulunmalı, dilediği hayırlı dualarda, niyazlarda bu­lunarak tekrar tekrar salât-ü selâm ile tazimlerini arz etmeye çalışmalı­dır. Bunlar müstehaptır, güzel şeylerdir.

Feyiz ve inayetine nihayet bulunmayan ALLAH'ü Azîmüşşan Hazretleri'nden sızlanarak niyaz ederiz ki bu ziyaret şerefine bizleri de nâil buyursun. Amîn!

اَللَّهُمَّ اسْتَجِبْ دُعَائَنَا آمِينْ وَالْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

ALLAH'ümme! İstecip duâena Âmin. Ve’l-hamdü lillahi rabbi'l-âlemin. Ve’s-salatü ve’s-selamü alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeîn.



[1] Darekutni, Hac, No: 193: 2/278; Taberani, el-Mucemü’l-Kebir, No: 13496; 12/309

[2] Darekutni , Hac, No: 194; 2/278; Beyhaki, es-Sünen-i Kübra, Hac, No: 10407; 8/44

[3] el-Kâmil fi'd-Duafâ, 8/248 No: 1956

[4] el-Kâmil fi'd-Duafâ, 8/248 No: 1956

[5] İsra sûresi:80

 



[1] Ali İmran:97

[2] Bakara:196

[3] A.b.Hanbel; No:12093; 3/148

[4] Ebu Davud; Menasik:69; No:1949; 1/599

[5] Hac Suresi; Ayet:29

[6] Buhari; Hac:128; No:1646; 2/618

[7] Tirmizi; Hac:33; No:857; 2/239

[8] A.b. Hanbel; No:191; 1/28

[9] İbn-i Mace; Menasik:27; No:2945; 2/982

[10] Buhari; Hac:73; No:1551; 2/588

[11] Nasburraye: 3/51

[12] Buhari; Hac:128; No:1646; 2/618

[13] Tirmizi: Hac:99 No:945: 2/279

[14] Hakim Müstedrek: 1/481

[15] İbn-i Mace; Menasik:6; No:2896; 2/967 -Tirmizi; Hac:4; No:813; 2/219 -Darekutni; Hac: No:10; 2/217

[16] Müslim; Hac; 74; No:1340; 2/977 - Ebu Davud; Menasik:2; No:1723;1/538

[17] İbn-i Ebi Şeybe; Hac:120; No:8 4/289

[18] Ebu Davud; Menasik: 27; No:1814; 1/563 -Tirmizi; Hac:15; No:830; 2/228 -Nesai; Menasik:55; No:2753; 5/162

[19] Müslim; Hac:82; No:445; 2/986

[20] Tirmizi; Tefsir:6; No:3009; 5/6 -İbni Mace; Menasik:6; No:2896; 2/967

[21] Müslim; Hac:19; No:1218; 2/889

[22] Buhari; Hac:7; No:1452; 2/554 -Müslim; Hac:2; No:1181; 2/838

[23] Kitabül Üm ; 2/201

[24] Nasburraye: 3/19

[25] Müslim ;Hac:17; No:1213; 2/882

[26] (Bakara, 2/196)

[27] (Âl-i İmrân, 3/97)

[28]Buhari; İman:1; No:8; 1/12, Müslim; İman:5; No:21; 1/45, Tirmizi; İman:3; No:2618; 4/275, Nesâi; No:5001; 8/107,

[29] .Ruhul Beyan 5/104

[30] (Bezzar, Taberanî, İbn-i Hibban, Heysemî, Mecmeuz Zevaid:3/277, Suyûtî, Dürrül Mensur:l/551, 552

[31] . A.b.Hanbel; 3/155

[32] İbni Mace; İkame:197; 1/453

[33] Tirmizi;Hac.2; No:810; 2/218 2.,Nesai;Hac:6; No:2630; 5/115  3.İbni Mace; Menasik:3; No.2887; 2/964 4.A.b.Hanbel;No:167; 1/25-387  5.İbni Hibban;Hac:1; No:3693; 9/6  6. Tabarani Kebir;No:10406; 10/186  7.İbni Huzeyme;Zekat:464; No:2512; 4/130  8.EbuYala; No:5214; 4/427  9.Hilye; 4/110

[34] Buhari; Hac:7; No:1452; 2/554 - Müslim; Hac:2; No:1181; 2/838 - Ebu Davud; Menasik:9; No:1837-1740; 1/542-543 - Nesai; Menasik:18; No:2652; 5/122 -A.b.Hanbel: No:2129; 1/238

[35] Ebu Davud; Menasik:60 ;No:1913;1/591

[36] Fethül Bari; Hac: No:1684; 4/349

[37] Nasburraye: 3/83

[38] Tirmizi: Hac:99 No:945: 2/279 -Ibn-iHibban – Hac- No:3899: 9/210

[39] Nasburraye; 3/128

[40] Buhari; Hac: 70; No:1546; 2/587

[41] Musannef Abdurrezzak; Hac: No:9012; 5/64

[42] Hakim Müstedrek; 1/460 - Buhari; Fezailussahabe:56; No:3635; 3/1397

 

YUKARI