Ölene Sorulacak Sorular

Bir kimse öldüğünde Münker ve Nekir melekleri gelerek ona Muhammed (s.a.s) ve onun risaleti hakkında soru sorduklarında o bu sorulara cevap veremezse Allah’ü Teala kıyamete kadar azap mı eder, yoksa belli bir zamana kadar mı azap eder?

Cevap: Ayet[1] ve hadislerde bildirildiğine göre muhakkak ki kafirlere ve küfri nifak işleyen kimselere sonsuza dek sürecek azap vardır.

Ahmed b Hanbel’in Bera b Azib’den rivayet edip Ebu İvane’nin "Kabir sualleri hakkında" adlı kitabında sahih dediği uzunca hadisin son kısmında:

"Sonra onun (kabirde azab gören kişi) için ateşten bir delik açılır. Kıyamete kadar bu delikten o kişiye duman ve azap gelir."

Başka bir rivayette de şöyledir:

"Sonra onun (kabirde azab gören kişi) için sağır,dilsiz ve kör bir adam gelir. Onda demirden bir çubuk vardır. Şayet onunla bir dağa vursa dağ unufak olur. Bu çubukla ölüye bir darbe vurulur ve ölü paramparça olur. Sonra kabirdeki adam eski şekline döner, ve azap bu şekilde tekrarlanır."

Ahmed ve Tirmizi’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği ve İbn-i Hibban’ın "Kabir sualleri hakkındaki" kitabında rivayet edip sahih dediği hadis şöyledir:

"Toprağa "sıkıştır" denilir. O, ölü üzerine kapanır ve ölünün uzuvları, birbirine geçer. Allah onu yattığı yerden diriltinceye kadar ona bu şekilde azap edilir."

Tirmizi’nin Ebu Said’den rivayet ettiği hadis şöyledir:

"Yer onun üzerine kapanır ta ki uzuvları birbirine geçinceye dek. Ona yetmiş tane ejderha hazırlanır. Onlardan her biri yeryüzüne bir üflese ondan hiçbir şey kalmaz. İşte bu ejderhalar o ölüye hesap için tekrar dirilinceye dek ateş püskürtüp tırmalar."

Bu haberlerin verdiği ortak mana: Kafirlerin her birine değişik şekilde azap edilmesidir.

İbn-i Ebi’d Dünya "Kabirler" kitabında Şabi’den şunu nakletti: Bir adam bir kabrin yanindan geçerken kabirden çikan birini gördü. Öyle ki başka bir adam ona demirden bir sopa ile vurunca adam yerin dibine geçiyordu. Sonra tekrar mezardan çikiyor ve bu şekilde tekrar ediyordu. Bu haber Rasulullah’a ulaşinca bu olayi şöyle açikladi:

"Işte bu Ebu Cehl Ibn-i Hişam’dır. O, kıyamete kadar böyle azap olunur."

İkinci Soru:

Ölü, mezarının yanına oturan kimseyi tanır mı? Kur’an okumasını işitir mi?

Cevap: Bu soruda iki mesele vardır.

Birincisi: Ölünün, kabrinin başına gelen kişiyi bilip bilmemesi.

İkincisi: Okunan Kur’anı işitip işitmemesidir. Soruyu yalnız kabre yakın olduğu zaman duyması veya kabirden uzak olduğu zaman duymaması diye ve Kur’an okunmasını işitip, diğer sözleri işitmez diye sınırlandırmak anlamsızdır. Sorunun cevabında bunları ayrı ayrı açıklayacağız.

Ölünün, mezarını ziyaret eden kişiyi tanıması ve onun söylediklerini işitmesi, tartışma konusu olan meşhur "Ölümden sonra ruhlar nerede ikamet eder?" sorusunun bir parçasıdır.

İbn-i Abdul Bir ve diğer alimlerin rivayetine göre hadis ehlinin çoğu ruhun ölünün kabrinin etrafında olduğu görüşündedirler. Fakat bu alimler bunun şehitler için de geçerli olduğunu söylemekten çekinmişlerdir. Zira bu konuda zahirinden bunun tam aksi anlaşılan hadisler varid olmuştur. (Bu konudaki açıklama ilerideki bu soruların cevabında yapılacaktır.) Nebilerin diğer bakımdan şehitlerden daha üstün olduğunda şüphe yoktur. Şüphesiz onların ruhları da şehitlerin ruhlarından faziletçe daha üstündür.

Bu ikisi dışındaki ruhlar mümin ve kafir olmak üzere ikiye ayrılır. Kafirlerin ruhu (daha önce geçtiği ve gelecek bazı soruların cevabında görüleceği üzere) keder, sıkıntı, tatsızlık, üzüntü ve azap içindedir.

 

Mü’minin ruhu ise eğer Allah’a isyan olarak ma’siyette bulunmuşsa kafirin azabindan daha hafif olan bir azap içinde, eger Allah’a itaat içinde yaşamişsa müjde ve sevinç içindedir. (Bu konudaki ayrintili açiklama ileride gelecektir.) Sahih hadislerin zahirinden anlaşildigina göre müminlerin ruhlari yükseklerde, kafirlerin ruhlari ise ateştedir.

Bu iki guruptaki ruhlarin da cesedle baglantisi vardir. Fakat bu baglanti manevi bir baglanti olup, dünya hayatindaki ruh ile cesed baglantisina benzemez. Bu olaya en çok benzeyen uyku hadisesidir. Uyuyanin ruhu cesedinden ayrilmiştir. Fakat bu bir daha dönmemek üzere olan tam bir ayrilik degildir. Burada ruhun cesedle olan baglari kuvvetlidir. Ölünün ruhu ise cesedinden tamamen ayrilmiştir. Fakat ruh ile beden arasinda mümin için nimetleri hissedecek, kafir için ise azabi hissedecek bir baglanti kalir. Ehl-i Sünnet’in tercih ettiği görüşe göre ruhlara verilen nimet ve yapılan azap beden tarafından da hissedilir. Buna göre berzah alemindeki nimet ve azab hem ruh hem de bedene tattırılır.

Ehl-i Sünnet’ten bir kısmı ise bunun sadece ruha tattırılacağını söylerler. Bazı kitaplarda tercih edilen görüşü destekleyen manevi mütevatire[2] ulaşmış bir çok rüyalar yer almaktadır. Ebu Bekr İbn-i Ebi-d Dünya "El Kubur" kitabında Ebu Abdullah bin Mundeh "Er-ruh" kitabında Abdu’l Bir "El-İstizkar" kitabında Abdu’lhak "El-Akibeh" kitabında ve diğer alimlerin kitaplarında bu hususta birçok rüyalar nakledilmiştir. Bu rüyalar delil derecesine yükselmese de, eğer bu konuda bir delil yoksa bir tercih unsuru olabilir.

Bunu bu şekilde açıkladıktan sonra azab ve nimetin hem ruh hem de bedenle tadılacağı hususunda şöyle söylüyorlar: "Ölü kendisini ziyaret edeni bilir ve yanında Kur’an okuyanı da işitir. Çünkü ruh bedenden ayrılmadığına göre ölünün ziyaret edeni tanıması ve Kur’an okuyanı işitmesinde engel teşkil edecek birşey yoktur.

Azab ve nimetin sadece ruhlara tattırılacağı görüşünde olanlar ise:

"Ölü ziyaret edeni tanıyamaz, Kur’an okuyanı işitemez" demiyorlar. Ancak bu görüş sahiplerinden bazıları; " Azap gören ruhlar azabla, nimetlendirilen ruhlar da nimetle meşgul oldukları için bunları işitmeyip, tanımayacaklar" derler.

Bunu söyleyenler azdır ve meşhur olan; bu görüşün aksi olan görüştür. (Dördüncü sorunun cevabında bu tercih edilen görüşü kuvvetlendiren bazı şeyleri Allah’ın yardımıyla zikredeceğiz.)

Üçüncü Soru:

Ölü için sadaka verme, köle azat etme, kurban kesme ve vakıf olarak birşey bırakma gibi hayırlı amellerin sevabı ölmüş kimseye ulaşır mı?

Cevap: Ehl-i sünnet alimlerinin çoğunluğuna göre ölü için sadaka vermeninsevabı ölmüş kimseye ulaşır. Ve ona fayda verir.

Bid’atçilerden bazıları ehl-i sünnetten ayrıldılar ve şöyle dediler: "Ölen kimse için kendi yaptığından başka hiçbir şey fayda vermez."

Fakat ölü hakkında sadakanın fayda vereceği meşrudur ve sahih haberlerle sabit olmuştur. Ve ölü bundan yararlanır. Bununla ilgili haberler Buhari ve Müslim ve diğer kitaplarda geçmektedir.Müslim’in sahihinin mukaddimesinde İbn-i Mübarek’ten nakledildiğine göre ölü için verilen sadakanın ona fayda vereceği konusunda ihtilaf yoktur. Alimler, mü’minlerin ölüye yapacakları istiğfar ve duaların ona fayda vereceğinde icma ettiler. Bu icma: bid’atçilerin; ölüye ancak hayatında yaptıkları fayda verir, diye sınırlandırdıkları şeklindeki görüşü reddeder.

Ölü için yapılan şeylerden sadaka, ona fayda verdiğine göre köle azadı, kurban yahut vakıf da sadaka gibidir ve ölüye fayda verme açısından aralarında hiçbir fark yoktur.

Ehl-i sünnet alimleri bedenle yapılan ibadetler hususunda ihtilaf etmişlerdir. Seleften ve hanefilerden bazıları Ahmed b. Hanbel’den gelen bir rivayete dayanarak ölü için yapılan bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vereceğinin sahih olduğu görüşündedirler.

Diğer alimler ise bu konuda aksi görüştedirler. Buhari, Müslim’de ( İmam Malik ve Şafi gibi) geçen hadiste Aişe (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Kim üzerinde oruç borcu oldugu halde ölürse velisi onun oruç borcunu tutsun."

Ibn-i Abbas’tan şöyle rivayet edildi:Rasulullah (sav)’e bir adam geldi ve şöyle dedi: "Benim annem bir aylik oruç borcuyla öldü. Onu kaza edeyim mi?

Rasulullah (s.a.s): "Evet kaza et" buyurdu.

( Buhari - Müslim )

Yine bunun gibi şu hadis de buna delalet eder;

Büreyde (ra) diyor ki:

Bir kadin Rasulullah (s.a.s)’e gelip şöyle dedi;

"Ey Allah’ın rasulü annemin bir ay oruç borcu vardı. Onu kaza edeyim mi?" Rasulullah (s.a.s):

"Evet onun oruç borcunu tut" dedi.

Kadın:

"Annem haccetmemiş idi. Onun yerine haccedeyim mi?"

Rasulullah (s.a.s):

"Evet onun yerine haccet" buyurdu.

(Müslim)

Hacc hakkında İbn-i Abbas’tan Buhari’de rivayet edilen hadis de bunun gibidir. Hacc gibi bazı bedeni ibadetlerin ölüye fayda vereceği kabul edildiğine göre diğer bütün bedeni ibadetlerin de ölüye fayda vermesine engel ne olabilir?

Bütün Müslümanların icması şudur ki: Borçlu olarak ölmüş bir kişinin borcu başkaları tarafından ödenmiş olsa bu ödeme ölüyü borçtan kurtarır. Hatta bu borcu mirasçılarından başka kimseler ödese bile bu geçerlidir.

Buhari ve Müslim’de şu rivayet geçmektedir: Ebu Katade (ra) bir kişinin iki dinarlik borcuna kefil oldu. Daha sonra kefil oldugu bu adam öldügünde Ebu Katade ona ait borcu ödeyince Rasulullah (s.a.s) ona: "Işte şimdi onun derisine serinlik verdin" dedi.

Ibni Hamden El Hanbeli "Reaya" kitabinda ölüye fayda versin diye, Allah’a yaklaşmak için yapilan her şeyin ölüye fayda verecegini açiklamiştir. Bu amel ister mali olsun, ister bedeni olsun farketmez. Sadaka, köle azadi, namaz, hacc, Kur’an okuma gibi bütün amellerin sevabı ölüye fayda verir, demiştir.

Sonra şöyle devam etti: Denildi ki: bu amel işlenirken veya işlenmeden önce ölüye faydalı olsun diye yapmaya niyet edilirse bu ölüye ulaşır. Fakat amel yapıldıktan sonra sevabı ölüye olsun diye niyet edilirse olmaz. Hanbelilerden bazı alimler böyle bir şart koşarlar. Delilleri ise Rasulullah (s.a.s)’in ölü için hayır yapmak isteyen bir kişiye hiçbir zaman; "Allah’ım bu amelin sevabını şu kimseye ver, şu kimseye verme" diye söylemesini emretmemesidir.

Selefin de bir amel yaparken böyle şeyler söylediği nakledilmemiştir.

Bazı alimler: "Bir ölü için bir amel yapılacaksa o amele başlarken ölü için niyet edilmesi şarttır, şayet amel bittikten sonra niyet edilirse bu geçersizdir" demişlerdir.

Bazı alimler şöyle demişlerdir:

"Amel yaptıktan sonra amelin sevabının ölüye bağışlanması geçerlidir. Zira kişi ibadet ettikten sonra şöyle dua eder: " Allah’ım bu amelin sevabını falan ölüye ulaştır." Bundan dolayı bu alimler amele başlamadan önce ölü için niyet etmeyi şart koşmamışlardır. Doğru olan rasule ittibadır.

Bu konuda; niyeti, amelin başlangıcında şart koşan görüş tercih edilir. Çünkü ameller niyetlere göredir. (İnşallah bu soruların sonuna doğru bu konuda daha geniş açıklama gelecektir.)

Dördüncü Soru:

Kur’an okumanın sevabı ölüye ulaşır mı? Şayet ulaşırsa kabir yanında okunduğu zaman mı, yoksa uzakta okunduğunda mı ulaşır? Ve ölü okuma sevabının tamamını mı yoksa dinleme sevabını mı alır?

Cevap: Burada iki mesele var. Bu meselelerden birincisi, ikinci meselenin bir parçasıdır. Ben bu konuda Hanbeli mezhebinin şu görüşünü tercih ettim.

Okuyucu, ölü için niyet edip okumaya yöneldiğinde okuduğu Kur’an ölüye fayda verir ve sevabı da ona ulaşır.

Bazı alimler şöyle dedi: Okumanın başında ölü için okumaya niyet etmek şart değildir. Bilakis önce okuyup sonra bunun sevabını ölüye hediye ederse bu sevap ölüye ulaşır. Daha önce zikrettiğim gibi birinci görüş tercih edilmiştir.

Bu iki görüş arasında yani Kuran’ın kabirde okunmasıyla kabirden uzakta okunmasının sevabının ölüye ulaşması hususunda fark yoktur. Her iki durumda da okumanın sevabı ölüye ulaşır.

Bazı Şafiiler ölü ancak dinleme sevabı alır dediler. Bu görüşün iki kurala dayandığını söylediler.

Birincisi: Sevabı hediye etmek sahih değildir.

İkincisi: Ruhlar kabirler etrafındadır. Azaplanmayı ve nimetlenmeyi bedenlerinin hissetmesi sebebiyle ölülerin ruhları, kabirle ve bedenle manevi bir birleşmeyle birleşmişlerdir. (Bedenin azap ve nimeti hissetmesinin sabitliği daha önce açıklanmıştı.)

Bunun için ölü okumayı duyar ve duyunca da dinleme sevabı ona ulaşır. Bu söz, söyleyen kişiyi çıkmaza sokar. Çünkü ölünün idraki ve duyuşu mükellef kişilerin (dirilerin) idraki gibi değildir. Bu konuda Allah’ın fazlına ihtiyaç duyar. Allah isterse ölüye duyma nimetini verebilir.

Şafiilerden bazıları okuma sevabı konusunda başka bir görüş ileri sürdüler. Kur’an okurken ölü için niyet edilirse doğru olmaz.

Eğer önce kendisi için okur, sonra bu sevabın ölüye ulaşması için Allah’a dua ederse ölüye sevabın ulaşması bu şekilde mümkün olur. Zaten bu da dua hükmündedir. Onun işi Allah’a kalmıştır, isterse onun duasını kabul eder, isterse kabul etmez. Bu söz onlarda şu sözü söyleyen kimsenin sözüne zıt değildir: Sevabı hediye etmek doğru değildir. Çünkü kul, mal konusunda hibe etme hakkına sahip olduğu gibi,ibadetler (sevap) konusunda herhangi bir tasarruf hakkına sahip değildir. Çünkü burada okuma sevabının ölü için olmasını amaçlıyor, veya "sevabımı ölüye verdim" diyor. Bu görüş daha önce zikredilen duaya zıttır. Daha önce de geçtiği gibi sevabın ölüye ulaşması kesin değildir. Kabirde Kur’an okuma hakkında sahabelerden gelen rivayetler azdır. Fakat dört mezhep zamanından günümüze kadar müslümanlar Kuran’ı ölünün mezarının yanında okumayı sürdüre gelmişlerdir.

Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Harun Ebu Bekir-il Hilal bu konuda "Cami" kitabında şöyle dedi: Abbas İbn-i Ahmed-İddevri bize şöyle dedi: Ahmet İbn-i Hanbel’e kabirlerin yanında Kur’an okumak konusunda bir şey bilip, bilmedigini sordum.

"Bilmiyorum" dedi. Sonra dedi ki: Yahya Bin Muin’e sordum. Mübeşşir Bin Ismail El-Halebi’den şöyle dedi: Abdurrahman Ibnil Ala Bin El Lahlah’ın babasından şöyle dedi: Babam dedi ki; Ben öldüğüm zaman beni lahite koy ve Allah’ın adıyla Rasulullah’ın sünneti üzere de, başımın yanında Bakara’nın başlangıcını ve sonunu oku.

Ben İbn-i Ömer’in de bu şekilde vasiyet ettigini duydum. Sonra Hilal başka bir rivayette şöyle dedi: Ahmed Ibn-i Hanbel bir cenazede iken ölü defnedilince, kör bir adam kabrin yanina gelerek Kur’an okudu. Ahmed Bin Hanbel ona şöyle dedi: "Ey adam kabrin yaninda Kur’an okumak bid’attir."

Muhammed İbn Kuddeme ona şöyle dedi: "Ey Eba Abdullah! Mübeşşir El Halebi hakkında ne diyorsun?" Ahmed Bin Hanbel dedi ki: "Güvenilir bir zattır." Ona Mübeşşir’il Hanbeli’nin daha önceki yukarıda zikredilen hadisini zikredince Ahmed Bin Hanbel (ra) ona şöyle dedi: "Adamına git ve okumasını söyle."

Hilal aynı şekilde şöyle demiştir: Ebu Bekr El-Mervuzi bize şöyle demiştir: Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbeli’yi şöyle derken işittim: "Kabirlere girdiginiz zaman; Fatiha, Felak, Nas ve Ihlas surelerini okuyun ve okuduklarinizi kabir ehline hediye edin, böylece bu okuduklarinizin sevabi onlara ulaşir."

Ayni şekilde Zaferani’nin şöyle dedigi rivayet edilmiştir: "Şafii’ye (ra) kabrin yanında Kur’an okuma hakkında sordum" O şöyle dedi:

"Bir sakınca yoktur." Zaferani güvenilirdir ve Şafii’nin eski görüşünü rivayet etmiştir ve Şafii’den rivayet ettiği bu rivayet gariptir. Şafii’nin yeni görüşünde eski görüşüne muhalif birşey varit olmadikça eski görüşüyle amel edilir, fakat Şafii’nin Kuran’ın sevabının ölüye ulaştığını söylediği yeni görüşü şöyledir: "Kur’an zikrin en şereflisidir. Zikir, zikredildigi yer için bir bereket saglar ve bu bereket orada bulunanlara yayilir." Bu görüşün temeli şuna dayanmaktadir: Kabre iki hurma dikildigi zaman bunlar yaşadiklari müddetçe Allah’ı tesbih ederler. Böylece onların tesbihleri sonucu kabirde sahibi için bir bereket hasıl olur ve bu bereket dallar kuruyuncaya kadar devam eder. Rivayetin bu tefsiri bazı müfessirlere göredir. Bitkilerin Allah’ı tesbih etmesinin bereketi hasıl olunca zikirlerin en şereflisi olan Kur’an; ki hayvan, bitki ve cansızlardan daha şerefli olan ademoğlu tarafından okunuyor, bilhassa okuyan salih kişi ise bu Kuran’ın bereketinin hasıl olması tabii ki daha evladır. Allah en iyisini bilir.

İçinde Abdulhak’ın da bulunduğu bir grup alimler ölünün duymasına, ölü hakkında selam vermenin meşruiyetini delil olarak göstererek şöyle dediler: "Eğer

ölü selamı işitmeseydi onlara yapılan hitap boş ve faydasız olurdu." Bu zayıf bir görüştür. Çünkü bu, bunu gerektirmez. Namazdaki teşehhüdde Rasulullah’a hitaben selam söylenir. Elbette Rasulullah teşehhüdde ona bütün selam söyleyenleri duymaz. Mezarlarin yanindan geçen kimsenin mezardaki mü’minlere selam söylemesi ölülerin, o selamı duymasını gerektirmez. Bu dua mahiyyetindedir. Ve "Ey Rabbim! Onların üzerine selam olsun" demektir. Aynı şekilde namazda rasule "Ey Allah’ın rasulü! Selam senin üzerinedir" demek yani "Ey Rabbimiz! Salat ve selamı rasulün üstüne yap" demektir. Buhari ve Müslim’deki bir hadiste Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bizim üzerimize ve salih kullarin üzerine selam olsun" dediginde bu söz bütün salih kullara ulaşir.

Aslinda bu söz Allah’tan bir istemedir. O sözün

Beşinci Soru:

Kur’an okuyucu Kuran’dan birşey okudugu zaman ve onu ölülere hediye ettigi zaman bu onlara ulaşir mi yoksa ulaşmaz mi? Ve okunani ölü işitir mi yoksa işitmez mi?

Cevap: Bu ihtilafli bir konudur. En iyi olan okuyucunun şöyle demesidir:"Allah’ım eğer bu okuyuşumdaki amelimi kabul ettiysen bunun sevabını senden bir lütuf olarak filana ver." Eğer böyle demeyip de: "Allah’ım okuduğum Kur’an sevabını filana ver" derse; bu sevabın ölüye ulaşıp ulaşmaması alimler arasında ihtilaflıdır.

Birinci söz (yani eğer Kur’an okuyuşumu kabul ettiysen bunun sevabini senden bir lütuf olarak filan kişiye ver) dua mahiyetindedir. Allah dilerse onu kabul eder, dilerse kabul etmez. Allah bunu kabul etmişse muhakkak ki ölüye fayda verir.

Altinci Soru:

Ölü için namazdan, sadakadan veya Kur’an okumadan veya buna benzer başka iyilik çeşitlerinden hediye edilerek sunuldugunda ölü onu bilir mi? Bundan gelecek olan sevap ölünün amel defterine yazilir mi?

Cevap:Sadakanin sevabi ölüye ulaşir ama namazin ve orucun sevabinin ona ulaşip ulaşmadigi hususu ihtilaflidir. Gerçi ölü hayatta ikentutamadigi oruçlarinin velisi tarafindan tutulmasi veya birisine tutturulmasi durumunda bu sevap ölüye ulaşir. Hac meselesinde de ücretle veya kendiliginden veya ölen kişinin vasiyetiyle, ölünün hayattayken eda edemedigi hac farizasinin eda ettirilmesi caizdir. Ancak Kur’an okumanın sevabının ona ulaşıp ulaşmayacağı konusunda alimler arasında meşhur bir ihtilaf vardır. Şehirlerin bir çoğunda ölü için Kur’an okumak adet halini almıştır. Kur’an okumanın bereketinin ölüye fayda vermesi hususunda ihtilaf yoktur.

Müslim’in sahihinde sabit olduğuna göre; ölünün ancak şu üç konudaki ameli kesilmez. "Onun için dua eden salih oğul, faydalanılan ilim veya sadaka-i cariye." Bu hadis Sünende ve İbn-i Huzeyme’nin sahihinde geçmektedir.

Yedinci Soru:

Hesap ve azaptan sonra dünyada olduğu gibi birbirlerine yakın ve akraba olanlar buluşurlar mı?

Cevap:Bu soruda bir kusur vardır. Eğer bu"hesap ve azaptan sonra"dan kastedilen kişiler cennete ve cehenneme yerleştikten sonrası ise böyle bir soruya gerek yoktur. Zaten cennet ehli toplanıpbirbirlerini ziyaret edecek cehennem ehli ise toplanıp birbirleriyle atışacak.

Eğer "hesap ve azaptan sonra"dan kasd olunan kabirdeki sorgu ve sualden sonraki durum ise kabirdeki olaylara hesap denilemez. Allah’ın diledikleri dışında insanların çoğu kıyamet günü hesaba çekilecektir. Bazı insanlar azap görecek bazıları ise görmeyecektir. Kabir sorgusu ve azaptan, kıyamet günü yapılacak olan sorgu ve azap kastedilmemesi gerekir.

Birçok hadiste ölülerin ruhlarının karşılaşacağına dair rivayetler vardır. Bunlardan İbn-ü Ebi’d-Dünya’nın"Kubur" adlı kitabında Said İbn-i Müseyyeb’ten şöyle bir rivayet vardir.

O şöyle dedi! Selman-i Farisi ile Abdullah Ibn-i Selam karşilaştilar. Biri digerine "Eger sen benden önce ölürsen öldükten sonra benimle buluş ve Allah tarafindan karşilaştigin şeyleri bana anlat. Eger ben senden önce ölürsem seninle buluşup Allah tarafindan karşilaştigim şeyleri sana haber veririm." Digeri şöyle dedi: "Evet. Cennetteki ruhlar diledikleri yerlere giderler".

Sekizinci Soru:

Günahkar olan bir kişi kiyamete kadar kabirde azap görür mü? Yoksa sadece Münker ve Nekir melekleri geldikleri zaman mi azap görür?

Cevap: Bu, işlenen haramin büyük veya küçük olmasina göre degişir. Bazi ölüler affedilebilir, bazilari affedilmez. Bazi günahkarlar azap görmeyebilir. Ve bazilari için azap sürekliolur. Bazilarindan ise azap daha sonra kaldirilabilir.

Bu konuya ilişkin hadislerden örnekler vardir. Halid Ibn-i Urfefa ve Süleyman Ibn-i Sard’dan Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Karin agrisindan ölen kimseye kabirde azap edilmez."

(Ahmed - Nesei - İbn-i Hibban)

Abdullah İbn-i Ömer (ra)’den rivayet edilen bir başka hadiste Rasulullah şöyle buyurdu:"Cuma gecesi veya Cuma günü ölen hiçbir kimse yoktur ki Allah onu kabir fitnesinden korumuş olmasin" (Tirmizi ve Hakim rivayet etti ve sahih dedi)

Ibn-i Abbas’tan o şöyle dedi: Bir adam kabrin üstünü örterken Mülk suresini okuyan bir adam gördü. Sonra adam bunu Rasulullah (s.a.s)’e haber verdi. Rasulullah da şöyle buyurdu:

"Bu sure engeldir, kurtuluştur ve bu, kabirdeki kimseyi kabir azabindan korur."

(Tirmizi rivayet etti ve hasen dedi)

Semera Ibn-i Cunduh (ra)’dan Rasulullah’ın uzun rüyasından bahseden hadiste Rasulullah şöyle buyurmuştur:

"Kendi ağzını yırtan ise işte o yalan söyleyip yalanı ufuklara çıkıp yayılan kişidir. İşte bu yalancı kıyamete kadar bu şekilde azap edilecektir." (Buhari)

Yine aynı hadiste Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor:

"Başı parçalanan kişi ise Allahu Teala bu adama Kur’an öğretmiş, bu adam geceleri uyuyup gündüzleri de bununla amel etmemişti. İşte bu kimseye kıyamete kadar bu şekilde azap edilecektir."

Ebu Hureyre (ra) İsra kıssasını anlatırken Rasulullah (s.a.s)’in şöyle buyurdugunu rivayet etmiştir:

"Başlari kaya ile ezilen bir kavimin yanindan geçtim. Başlari ezildikçe tekrar eski hallerine dönüyorlar ve tekrar eziliyorlardi. Onlarin üzerinden bu azabtan hiçbir şey kaldirilmayacaktir."

(Bezzar-Beyhaki rivayet ettiler)

Bu gibi hadisler çoktur. Bazi günahkarlardan kabir azabinin hafifletilecegine delalet eden hadislerden birisi de Ibn-i Abbas’tan rivayet edilen iki hurma dalı hadisidir.

Kabirde bazı günahlarından dolayı azap gören ve üzerlerine Rasulullah (s.a.s)’in hurma dalları koyduğu iki kişi müslümandırlar. Bunların kafir olduklarına dair herhangi bir rivayet yoktur.

Dokuzuncu Soru:

Şehitlerin ruhu semada mıdır yoksa yerde midir?

Cevap: Şehitlerin ruhu istediği yere gider sonra arşta asılı olan kandillerde geceler.

İbn-i Mesud şöyle dedi: Şehitlerin ruhu hakkında Rasulullah (s.a.s)’e sorduk. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Şehitlerin ruhu yeşil kuşlarin içindedir. Arşta bu kuşlar için asili kandiller vardir. Bu ruhlar cennette diledigi yerde dolaşirlar. Sonra bu kandillerde gecelerler."

(Müslim - Ebu Davud - Tirmizi - Darimi)

Ahmed bin Hanbel İbn-i Abbas (ra)’den hasen olarak şu hadisi nakletmiştir. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Şehitlerin ruhu cennetin kapisi üzerindeki bir nehir kenarindadir. Riziklari sabah akşam cennetten onlara çikartilir."

Bu iki hadis arasinda bir zitlik yoktur. Çünkü şehitlerin ruhunun kenarinda bulunduklari nehir cennetin kapisindadir. Müslim’de geçen hadis de ruhların geceledikleri kandillerin de cennetin kapısının yanında olma ihtimali vardır. Bundan dolayı iki hadis arasında zıtlık yoktur.

Buhari ve Müslim’de İbn-i Ömer’den şöyle rivayetedilmiştir: "Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Her ölüye kabirde cennetteki veya cehennemdeki yeri sabah ve akşam gösterilir, ona; "Işte bu sana dirilinceye kadar her gün gösterilecektir" denilir. Bu hadis diger hadislerle zitlik teşkil etmez. Çünkü bu hadis şehit olmayan kişilerin durumunu anlatiyor.

Onuncu Soru:

Müslümanlarin çocuklarinin ruhu kendi kabirlerinin üstünde midir yoksa cennetteki Beyti Mamur’da (cennetteki İbrahim (as)’ın evi) mıdır.Yoksa başka bir yerde midir? Cennette İbrahim (as)’ın onlara Kur’an okuttuğuna dair sabit bir delil var mıdır?

Cevap: Kuvvetli olan görüşe göre müminlerin ruhu Allah’ın dilediği yerdedir. Ve kabirdeki cesetlerle bir bağlantısı vardır. Yine kabirde gördüğü mükafatı beden ve ruhlarıyla hissederler. Ruh ve ceset arasındaolan bağlantının nasıl olduğunu bilemeyiz. Bu dünyadaki cesetle ruh bağlantısına benzemez. Müslüman çocuklarının ruhu hakkında ise şu sahih hadis vardır: Rasulullah (s.a.s)’in gördüğü uzun rüya hadisinde Rasulullah (s.a.s) müslüman çocuklar hakkında şöyle der:

"Müslüman çocuklarının ruhu İbrahim (as)’in yanındadır."

Bu hadis Buhari’de geçer. Bu hadisin hiçbir rivayetinde İbrahim (as)’in onlara Kur’an okuttuğuna dair bir söze rastlanmamıştır.

Onbirinci Soru:

Kabirdeki bir ölünün yakınına veya uzağına başka bir ölü defnedildiğinde kabirdeki ölü onu tanır mı ve dünyadaki diğer olup biten şeyler hakkında, yeni gelen ölüye soru sorar mı?

Cevap: Evet. Bunun hakkında hadisler varit olmuştur. Bu hadislerden bazıları;

İbn-i Ebid-Dünya’nın, Ebi’z-Zübeyr’denonun da Cabir’den rivayetine göre Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Ölülerinizin kefenlerini güzel seçin. Çünkü onlar kefenlerinden dolayi övünürler ve kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler"

Ibn-i Mübarek, Ebu Eyyub’denmevkuf olarak rivayet ettiği ve Taberani’nin buna benzer Rasulullah’a merfu olarak rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah şöyle buyurdu: "Sağ olanların amelleri ölülere gösterilir. İyilik görürlerse sevinirler ve rahatlarlar. Eğer kötülük görürlerse Allah’ım onlara hidayet ver derler."

Bu rivayette defnedilenlerin onların yakınında veya uzağında olduğuna dair bir kayıt yoktur. Fakat sadece yakınlarında defnedilenleri duyabilmeleri de mümkündür. İbn-i Ebid-Dünya şöyle rivayet etti; Osman İbn-i Abdullah, Said İbn-i Cübeyr’e şu soruyu sordu: "Ölülere sag olanlarin haberi gelir mi?

Said Ibn-i Cübeyr: "Evet" dedi. Bir kişi öldügünde yakin akrabalarinin haberlerini diger ölülere ulaştirir. Mezardaki kişi haberler hayir ise sevinir, şer ise üzülür.

(Bu hadisi Tirmizi, Taberani, Enes Ibn-i Malik’ten Rasulullah’a merfu olarak rivayet etmişlerdir.)

Buhari’nin tarihinde Numan İbn-i Beşir’den Rasulullah (s.a.s)’in şöyle dedigi rivayet edilmiştir:

"Kabirlerde bulunan kardeşlerinize eziyet etme hususunda Allah’tan korkun. Çünkü amelleriniz onlara gösterilir.

(Hakim rivayet etti ve sahih dedi.)

"KABİRLER" kitabında İbn-i Ebid-Dünya şöyle rivayet etmiştir. Yahya bin Abdurrahman bin Ebi Lebibe o da babasından o da dedesinden şöyle rivayet etmişlerdir: Bişr İbn-i Berra bin Ma’rur öldüğünde annesi ona çok üzüldü ve Rasulullah (s.a.s)’e şöyle dedi: "Beni Seleme’den ölenler olarak ölüler birbirini tanır mı ki ben Bişr’e selam göndereyim?" Rasulullah (s.a.s) ona: "Evet ey Bişr’in annesi! Kuşlarin birbirini tanidiklari gibi onlar da birbirlerini tanirlar." Bunun üzerine Beni Seleme’den bir kişi ölüm döşegine düşse Bişr’in annesi ona gidip Bişr’e selam söyle derdi.

Taberani başka bir yoldan şöyle rivayet etti: "Bişr’in annesi, Kab İbn-i Malik ölüm döşeğine düştüğü zaman ona gelip; Bişr’e selam söyle" dedi.

Bu rivayet Ebu Lebibe’nin rivayetini desteklemektedir.

Sufyan İbn-i Uyeyne, Amr İbn-i Dinar’dan o da Ubeyd İbn-i Umeyr’denşöyle dedigini rivayet etmiştir:

Kabir ehli sag olanlarin haberlerini beklerler. Bir kişi öldügünde ona gelirler ve: "Filanin durumu nasil?"diye sorarlar. O da: "Salih bir kişidir" diye cevap verir. "Peki falan kişi ne yapti?" derler. O da: "O size gelmedi mi?" der. Onlar: "Hayir bize gelmedi" derler. O da"Biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz" dediktensonra: "Demek ki bu bizim yolumuzdan başka bir yola gitti" derler. Bu rivayet Ubeyd İbn-i Umeyr’insözüdür. Ubeyd İbn-i Umeyr; tabi’in alimlerinin en büyüklerinden birisidir. Ona ulaşan senet sahihtir. Bu gibi kişiler kendi görüşlerinden birşey söylemezler. Bu rivayet mürsel hükmündedir.

Nesei’nin Ebu Hureyre’den Rasulullah’a merfu olarak rivayet ettiği buna benzer bir rivayet vardır. Bu rivayetin sonunda şöyle bir ibare vardır. "Onlar yeni ölen kişiye: Falan kişi ne haldedir?" diye sorduklarında yeni kişi: "O daha size gelmedi mi?" diye sorunca onlar: "Hayır" deyince , yeni ölen kişi: "Demek ki o cehenneme gitti" derler.

İbn-i Mübarek’in, Ebu Eyyüb’denRasulullah’a merfu olan buna benzer bir rivayeti vardır

Taberani Ebu Eyyüb’denşöylerivayet etmiştir. Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu: "Mü’min kişi ölünce salih kullar bu kişiyi müjdeleyici bir kişinin karşilandigi gibi karşilarlar ve birbirlerine onu rahat ettirelim derler. Sonra ona; "Filan erkek ne yapti? Filan kiz ne yapti? Evlendi mi? Diye sorarlar. Fakat ondan önce ölmüş olan bir kişi hakkinda sorduklarinda; O cehenneme gitti der." [3

Bu rivayetlerden anlaşiliyor ki ölülerin ruhu birbirleriyle buluşurlar ve konuşurlar. Fakat bu, dünyada buluştuklari gibi degildir.

Çünkü Berzah hayati (kabir hayati) dünya hayatina benzemez. Dolayisiyla orada olan olaylar dünyadakilere benzemez. Allah daha iyi bilir.

Onikinci Soru:

Allah’u Teala’nın: "Şüphesiz sen kabirlerinde onlara işittirici değilsin." (Fatır 22) ayetiyle Rasulullah’ın; "Muhakkak ki ölü sizin ayakkabınızın sesini işitir. Onu çıkarın." hadisi arasında nasıl bir uygunlaştırma sözkonusu olabilir?

Cevap: Hadisin naklinde bir bozukluk vardır. Sanki o, şu iki hadisten birleştirilmiştir:

İlki: "Muhakkak ki ölü kendisinden ayrılanların eve döndüklerinde ayakkabılarının seslerini işitir."

Diğeri: "Ey iki ayakkabı sahibi! Ayakkabılarını çıkar."

Buhari ve Müslim’de geçen iki hadis Enes (ra)’den şu şekilde rivayet edilmiştir; Rasulullah (s.a.s) dedi ki:

"Bir kimse kabre gömüldügünde yakinlari geri dönüp ondan uzaklaşinca onlarin ayakkabilarinin sesini işitir."

Ikinci hadis; Ebu Davud, Nesei, Ibn-i Mace`de yeralmaktadir. Ibn-i Hibban’ın rivayet edip sahih dediği Beşir İbn-i Hasasiye’den rivayet edilen hadiste şöylebir ibare vardir: "Ayaginda ayakkabilar olan bir adam kabirlerin üzerinde yürürken Rasulullah (s.a.s) ona dedi ki:

"Ey iki ayakkabi sahibi! Ayakkabilarini çikar." Adam Rasulullah’ı görünce Onu tanıdı ve ayakkabısını çıkardı."Bu hadisi tahriç eden Beyhaki: "Bu hadis ancak bu senedle bilinir" dedi.

Taberani; Usmet İbn-i Malik’den rivayet ettiği hadisi şöyle nakleder: Rasulullah ayağında ayakkabı olduğu halde mezarlıkta yürüyen bir adam gördü ve ona dedi ki:"Ey filan ayakkabı sahibi! Ayakkabını çıkar"

(Bu hadisin senedi zayıftır)

Bunları açıkladıktan sonra alimlerin de hadisle ayet arasındaki uygunlaştırma konusunda görüşleri vardır.

Onlardan bir kısmı ayetleri te’vil edip hadisin zahirine göre amel ettiler ve onun bütün ölüleri kapsadığını söylediler. (Yani bütün ölüler ayak seslerini duyarlar)

Onlardan diğer bir kısmı da Katade’nin dediği gibi bunu sadece Bedir ölüleri için haslaştırmışlardır. Katade bu hadisi zikrettikten sonra şöyle dedi: "Allahu Teala onları diriltti. Ta ki azarlanarak üzüntü ve pişmanlık içinde Rasulullah’ın sözünü duydular."

Başkaları da onu sadece belli zamanlar kabir sorgusu anında duyarlar dediler. Sorgudan sonratekrar duyma yoktur. Onların bir kısmı hadisi te’vil edip ayetinzahirine göre amel etmişlerdir. (Yani ölüler duymazlar görüşündedirler.) bu meseledeki ihtilaf meşhurdur. Buhari’nin Fethül Bari şerhinde ona degindim. En iyisini Allah bilir.

Onüçüncü Soru:

Kabirlerdeki iki sorgu melegi herkesin kendi dili ile mi sorarlar? Yani; Türk’e Türkçe veya Farisi’ye Farsça ile mi? Yoksa sadece Arap dili ile mi sorulur. Eğer Arap dili ile sorulursa Arapça bilmeyen kişiye Arapça mı öğretilir? Sağda ve solda bulunan yazıcı iki melek insanın başından geçen olayları Arapça mı yazar, yoksa başka bir dil ile mi yazar?

Cevap:Sorgu meleklerinin hangi dille soracağına dair bir nakil bilmiyorum. Fakat yazıcı iki melek de, hakkında yazmak için görevlendirildiği kişinin dilini bilirler. Bu kesindir. Fakat yazarken o dille veya başka bir dille yazabilirler. Zayıf hadisde rivayet olunduğuna göre"Cennet ehlinin dili Arapça’dır." Buna dayanarak melekler o kişinin söylediklerini bilip bunu Arapça yazabilirler. Çünkü melekler ne yazdığını bilir.

Sorgu meleklerinin sualininse sahih bir hadisin zahirine göre Arapça olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadiste sorulana şöyle derler;"Bu adam (yani Muhammed) hakkında neye inanıyorsun?" veya kişiye kendi lisanı ile hitap edilmesi de mümkündür

Ondördüncü Soru:

Çocuklar için olan sorgu bütün çocukları mı kapsar yoksa sadece müslüman çocuklar için midir?

Cevap: Müslüman çocuklara hesap yoktur. Müşrik çocuklara ise hesap olup olmadığı hususu ise ihtilaflı meseledir.

Kimisi: "Onların hükmü müslüman çocuklarının hükmü gibidir"der.

Bazıları da: "Hayır. Onlara hesap vardır" diye hüküm verir. Çünkü onlar hakkında varid olan kuvvetli bir hadiste olduğu gibi; Tebliğ ulaşmamış ve onun gibiler mahşerde imtihan olunur. En iyisi bu konuyu Allah’a bırakmaktır. Ta ki dayanacak delil oluncaya kadar herkesin üstüne farz olup dünyada yapılması gereken şeylerle ilgilenmek bu meseleyle ilgilenmekten daha önemlidir.

Onbeşinci Soru:

Kabirde çocuğa soru sorulur mu yoksa sorulmaz mı? Eğer sorarlarsa Münker ve Nekir melekleri onlara ne sorar? Buluğ çağına girenlere ne sorulur?

Cevap: Kabir sorgusu buluğ çağındakiler içindir.

Onaltıncı Soru:

Öldükten sonra sorgu melekleri geldiğinde ruh bütün bedene girer mi yoksa bedenin bir kısmına mı girer?

Cevap: Evet, ruh bütün vücuda girer fakat bu, ancak onun oturmasına müsaade eder, yoksa ayağa kalkmasına müsaade etmez

Onyedinci Soru:

Müslümanların ölen çocuklarının beraberinde anne ve babası olmaksızın cennete giremeyecekleri doğru mudur?

Yine Müslümanların ölen çocuklarının mahşer gününde altın ya da gümüş taslarla anne ve babalarını sulamaya çalışacakları doğru mudur?

Cevap: Soruda zikredilen çocuklar hakkında haberler varid olmuştur. Bu haberlerin[4] tümü; cennete sokma ve sulamanın ancak Allah’ın dilediği kimseler için geçerli olduğunu göstermektedir.

Onsekizinci Soru:

Ölünün ruhu dünyadaki gibi görüp işitir mi? Bazılarının dediği gibi onların görme ve işitmesi mevcut mudur?

Cevap: Ölünün ruhu işitir ve görür fakat bu işitme ve görmenin dünyada iken mevcut olan gibi olması gerekmez. Allah (c.c) ona görüp işitecek, elemi ve nimeti hissedecek bir idrak bahşeder.

Yirminci Soru:

Kabir küçük büyük her ölüyü sıkıştırır mı?

Cevap: Evet kabrin her ölüyü sıkıştırdığına dair sahih rivayetler vardır.[6]

Yirmibirinci Soru:

Ölüye Ruman adı verilen ve onu oturtup Münker ve Nekir’in sorularına nasıl cevap vereceğini öğreten bir melek gelir mi?

Cevap: Ruman hakkında varid olan haberler zayıftır.

Yirmiikinci soru:

Ana babanın çocukları için ağlamaları haram mıdır, mekruh mudur? Ve bu yüzden ölü, küçük olsun büyük olsun acı çeker mi? Çocuğun, ölen anne babası defnedilirse onların arkasından ağlaması mübah mıdır yoksa değil midir? Onların arkasından sesi aşırı olmaksızın ve iyiliklerini saymaksızın ağlarsa sevabından mahrum olur mu? Cennette hamd evi ölünün arkasından ağlayan kişi için mi yoksa sabreden kişiler için mi yapılır? Bir kişinin bir veya birden fazla çocuğu ölürse kişi yalnız sabrettiği zaman mı ona ateşten bir koruyucu olurlar yoksa sabretmese de ona ateşten bir koruyucu olurlar mı?

Cevap: Babanın ölen çocuğuna ağlaması, çocuğun ölen babasının arkasından ağlaması defnetmeden önce de sonra da mekruh değildir.[7]

Fakat ağlamayla birlikte feryat, yanaklarını dövme, elbiselerini yırtma, söylenmemesi gereken sözleri söylemek olursa bu caiz değildir.[8] Çocuğu ölen kişi sabrederse ve ona isabet eden şeylerin Allah’ın takdiri ile olduğuna inanırsa; gözleriyle ağlayıp kalbi üzülse de Allah’a hamd ederse Allah (cc) meleklere buna cennette hamd evi inşa edin der. Bir, iki veya üç çocugu ölüp de feryat etmeyen sabreden kişilerin faziletleri hakkinda çok rivayetler

Yirmiüçüncü Soru:

Dünyadaki ömürden geri kalan zaman bilinir mi? Bazi ilim iddia edenler H.835 senesinde dünya ömründen kalan 175 senedir, demeleri ve buna Rasulullah (s.a.s)’in "Ben yer altında bin seneden fazla ölü olarak kalmayacağım" hadisini ve Rasulullah’ın "Ben 6000 senenin başında rasul oldum" hadislerini delil göstermeleri doğru mudur?

Cevap: Bunu iddia edenlerin zikrettikleri birinci hadis "mevzu" (uydurma)’dır.

İkinci hadisin ise lafzı şöyledir; Dünyanın ömrü 7000 senedir. En son binine ben rasul olarak gönderildim. Buhadisi İbn-i Cevzi mevzu (uydurma) hadisler arasında zikretmiştir.

Kıyamet gününün ne zaman olacağını Allah bilir.

Yirmidördüncü Soru:

Yezid bin Muaviye’ye lanet edilir mi? Onu seven ve şanini yücelten kimseye ne gerekir?

Cevap: Kiya’l - Hemasi diye bilinen Taberi; lanet etmenin caiz olup olmayacağı konusunda dört mezhebin ihtilaf ettiğini nakletti. Kendisi ise lanet etmenin caiz olacağı görüşünü tercihetti. Gazali de bukonudaki değişik görüşleri naklettikten sonra caiz olmayacağı görüşünü seçti.

Yezid bin Muaviye’yi sevmek ve onun şanini yüceltmek ancak itikadi bozuk bid’atçilerden sadır olur. Çünkü Yezidde öyle kötü sıfatlar vardı ki onu sevmek kişiden imanın kaldırılmasını gerektirir. Çünkü iman Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.

DİPNOTLAR

[1] Bu konuda bildirilen ayetler şunlardır:

"Onlar (kafirler) ateşten çıkmayacaklardır." (Bakara: 167)

"Deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyecekler." (A’raf: 40)

"Onlar tam olarak ölmezler. Onlardan azab da hafifletilmez. Kafirleri işte böyle cezalandırırız." (Fatır: 3)

[2] Manevi mütevatire ulaşan rüya;

Aynı rüyanın birçok kişi tarafından görülmesi o rüyayı manevi mütevatire ulaştırır.

[3] Taberani Kebir’de ve El Evsat’ta zayıf senetle rivayet etti.

(Mecma Ez-Zevaid, İbn-i Hacer El Heytemi)

[4] Ebul- Hassan dedi ki: Ben Ebu Hureyre’ye hitaben: "Benim iki oğlum öldü. Sen bize Rasulullah (s.a.s)’den ölülerimiz hakkında gönüllerimizi hoş edecek bir hadis söyleyemez misin?" dedim. Ebu Hureyre cevaben şöyle dedi: Evet söylerim Rasulullah şöyle buyurdu: "Onların küçükleri cennet halkının cenetten hiç ayrılmayan küçükleridirler ki, onların biri babasını yahut anne ve babasını karşılar da benim, senin şu elbisenin kenarlarından tutuşum gibi (Rasulullah (s.a.s) burada eliyle o tutuşu işaret edip göstermiştir) elbisesinden tutar ve artık Allah onu babasıyla beraber cennete sokuncaya kadar hiç bırakmaz."

(Müslim)

[5] Ölü defnedildiği zaman siyah (tenli) ve mavi (gözlü) iki melek gelir. Birine Münker ve öbürüne Nekir denir. Mütakiben bu iki melek o kimseye şöyle sorar: Bu adam (Muhammed) için ne demiştin? Bunun üzerine o (ölmeden önce) söylediğini aynen söyler. "O Allah’ın kulu ve rasulüdür. Allah’tan başka ibadete bunu söyleyeceğini biliyordum" derler. Sonra toprağa "Çullan onun üzerine" denir. Toprak onun üzerine çullanır. ( Bu çullanma neticesinde) yan kaburga kemikleri yerlerinden oynar ve Allah onu o yatağından layık ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve Resul’ü olduğuna şehadet ederim." Sonra o iki melek "Senin böyle söyleyeceğini esasen biliyorduk" derler.

Sonra onun kabri yetmiş arşın murabba (kare) genişletilir; sonra aydınlatılır ve sonra kendisine: "Uyu" denir. O da "Aileme dönüp onlara haber vereyim mi?" der. O iki melek: "Gelin, güvey gibi uyu! Ki onu ailesinden elbet en çok seven kişi uyandırır" dediler. O kişi Allah onu yatağından mahşere kaldırıncaya kadar (rahat, rahat) uyur. Şayet münafık ise "İnsanların dedikleri gibi bende aynı şeyi söyledim; bilmiyorum" diyecek. Bunun üzerine iki melek "Senin esasen mahşere kaldırıncaya kadar toprağa devamlı azap içinde kalır."

(Tirmizi)

[6] İbn-i Abbas şöyle rivayet etti; Saad İbn-i Muaz defnedildiğinde Rasulullah (s.a.s) onun kabrinin yanında şöyle dedi: "Kabir sualinden kurtulan olsaydı Saad İbn-i Muaz kurtulurdu. Kabir onu bir sıkıştırdı sonra gevşedi. (Taberani sahih senedle rivayet etmiştir.)

[7] Enes (ra) şöyle demiştir;

- Bir kere Rasulullah (s.a.s) ile demirci sanatkar olan Ebu Seyf b. Evs’in evine gitmiştik. Ebu Seyf’in zevcesi Ümmü Bürde peygamberin oğlu İbrahim’in süt annesi – süt ninesi idi. Rasulullah (s.a.s) İbrahim’i kucağına aldı. İbrahim’i öptü, kokladı. Bundan sonra bir kere daha Ebu Seyf’in evine gittik.

Bu defa İbrahim can veriyordu. Rasulullah (s.a.s)’in iki gözü yaş dökmeye başladı. Bunun üzerine Abdurrahman İbn-i Avf; Ya Rasulullah! Halk musibet zamanında sabretmeyebilir. Fakat sen de mi? Diye şaşırarak sordu; Rasulullah: "Ey İbn-i Avf! Bu hal babanın çocuğuna karşı beslediği incelik ve şefkattir. Yoksa sabır ve tevekküle engel ağlama değildir" buyurdu. Sonra bu gözyaşını bir diğeri takip etti. Bu defa Rasulullah (s.a.s): Gözler ağlar, kalp üzülür. Biz Rabbimizin razı olacağı sözden başka bir kelime ile üzüntümüzü belirtmeyiz. Ey İbrahim! Biz senin ayrılığında pek ziyade üzüntülü ve kederliyiz" buyurdu.

(Buhari-Müslim)

[8] Rasulullah (s.a.s) "Ölünün arkasından yanaklarını döven, elbisesini yırtan, cahiliyyenin adetlerini yapan kişi bizden değildir" buyurdu.

(Buhari)

[9] Ebu Hureyre (ra)’dan şöyle rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.s) Ensar’dan bir grup kadına hitaben "Sizlerden herhangi birinizin üç çocuğu ölür ve kendisi vefat eden çocukları sebebiyle Allah’tan sevap ümit ederse muhakkak cennete girmiştir" buyurdu.

İçlerinden bir kadın: iki tanesi de böyle değil mi? Ya Rasulullah! Dedi. Rasulullah (s.a.s) cevaben: "İki tanesi de öyledir" buyurdu

KURBAN

 

عن أبي هريرة قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم من وجد سعة فلم يضح فلا يقربن مصلانا

  1. A.b. Hanbel; 2/321

عن أم سلمة أن النبي صلى الله عليه وسلم قال إذا رأيتم هلال ذي الحجة وأراد أحدكم أن يضحي فليمسك عن شعره وأظفاره

  1. Müslim; Hac; No:1977

عن أبي هريرة عن النبي صلى الله عليه وسلم قال ما من أيام أحب إلى الله أن يتعبد له فيها من عشر ذي الحجة يعدل صيام كل يوم منها بصيام سنة وقيام كل ليلة منها بقيام ليلة القدر

  1. Tirmizi; No:758

عن بن عباس عن النبي صلى الله عليه وسلم قال ما من العمل في أيام أفضل من العمل في عشر ذي الحجة قيل ولا الجهاد في سبيل الله قال ولا الجهاد في سبيل الله الا رجل خرج بنفسه وماله فلم يرجع بشيء

أبو هريرة استفرهوا ضحاياكم فأنها مطاياكم على الصراط

عن علي عن النبي صلى الله عليه وسلم قال يا أيها الناس ضحوا  واحتسبوا بدمائها فإن الدم وإن وقع في الأرض فإنه يقع في حرز الله جل وعز

لَن يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَكِن يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنكُمْ كَذَلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَى مَا هَدَاكُمْ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ

  وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِن أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ {27

ZÜLHİCCEDEKİ İBADET ÇOK MAKBULDUR

 

 

Ayların on ikincisi ve hürmetli aylar (eşhürü'l-hurum)'ın ikincisi.

Kaynaklardan anlaşıldığına göre içinde Kurban bayramının da bulunduğu Zülhicce ayı, mübarek ayların en mühimleri arasında yer almaktadır. Ashabtan ibn Abbas (r.a), Peygamber (s.a.s)'den bu ayla ilgili şu hadisi nakletmektedir: Peygamber (s.a.s); "Zülhicce'nin ilk on gününde yapılan ibadetler diğer aylarda yapılan iyi amellerden, Allah nezdinde daha makbuldür" buyurunca orada bulunanlar; "Ya Rasûlüllah! Allah yolunda yapılan cihad da Zülhicce'de yapılan ibadetten daha sevgili midir?" dediler. Peygamber (s.a.s) "Evet, cihad da. Yalnız, malını, canını tehlikeye koyarak cihada çıkıp da dönmeyen (şehid olan) kimsenin cihadı bundan daha efdaldir"[1] buyurdu

Zilhicce'nin sekizinci gününe "terviye günü" dokuzuncusuna "Arefe günü"; Kurban bayramı gününe (onuncu güne) "nahr günü", ondan sonraki üç güne de "teşrik günleri" denilmiştir.

"Arefe günü" burada, Kurban bayramından bir önceki gün anlamında değil, Arafat'ta vakfe gününü simgeleyen şer'î bir isimdir.

Hacc sûresinin 28. âyetinde geçen Eyyâm-r ma'lûmât: Belirli günler" ile Bakara sûresinin 203. âyetinde geçen "Eyyâm-ı ma'dudat: Sayılı günler" İbn Abbas (r.a) tarafından "Zülhicce'nin ilk on günü ve teşrik günleri" diye tefsir edilmiştir. Eyyâmı ma'lûmat'ın terviye ve arefe günü, eyyâm-ı ma'dûdat'ın da teşrik günleri olduğuna dair rivayet de vardır. Bu rivayete göre "Yevm-i nahir" (kurban bayramının birinci günü) teşrik günleri arasında sayılmış olur. Bir başka rivayete göre belirli günler, kurban bayramının ilk üç günü, sayılı günler de teşrik günlerinin üçüdür ki, toplamı dört gün eder. Buna göre bu dört günü, ortada kalan ikisi hem belirli, hem de sayılı günlere girer.

Bu günler için meşru kılınmış bir ibadet vardır ki, buna "teşrik tekbirleri" denilmektedir. "Allâhü ekber Allâhü ekber lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber Allâhü ekber velillâhi'l-hamd" şeklindeki tekbirleri arefe günü sabah namazından dördüncü bayram günü ikindi namazına kadar 23 vakit namazın farzları peşinden söylemek gerekir.

Abdullah b. Ömer ve Ebû Hüreyre Hazretleri gibi ashâbın âlimlerinden olan zevatın bu tekbirleri Zülhicce'nin ilk on gününde de söylediklerine, hatta o günlerde çarşıya çıkıp yüksek sesle tekbir getirdiklerine dair rivayetler vardır.[2]

Zülhicce'nin ilk yarısındaki günler, yüce Allah katında değerli günler arasındadır Hatta "Cuma haftanın; Zülhicce'nin ilk onu ise yılın mübarek günleridir" denilmiştir. Buna göre Zülhicce'nin ilk onuna tesadüf eden Cuma, her iki fazileti de toplayacağı için yılın en mübarek günlerinden biri sayılmıştır.

Hz. Peygamber ve ashâb-ı kiram pek çok fazîletin bir arada toplandığı Zülhicce'nin ilk yarısını zikr, tesbîhât, ibâdet ve tefekkür ile geçirirler, yoksullara yardım ederlerdi. Dolayısıyle onları örnek alarak müslümanların o günlerde ibadetlerine dikkat etmeleri, dualarını artırmaları, hayır ve hasenâtı daha çok yapmaları, kendilerini nefs muhâsebesine tabi tutarak hatalarına tevbe etmeleri uygun olur.

Şunu da hatırlamak gerekir ki, bilhassa Zülhicce'nin ilk yarısı içinde hacc ve kurban ibadeti vardır. Bugünlerde milyonlarca hacı telbiye getirmekte, Kâ'be'yi tavaf etmekte, tüm müslümanlar için dua etmektedirler. Malî durumu uygun olan yüz milyonları aşan müslümanlar kurbanlarını kesmektedirler. İşte tarihte Hz. İbrahim ve İsmail'in ilâhi bir imtihana uğratıp Cenâb-ı Hakk'a teslimiyette muvaffak olmaları ve koç ihsan edilmesi de bu günlerde olmuştur.

Ümmü Seleme’den naklen rivayet ederken dinlemiş ki, Peygamler (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):«Malûm on gün girdi de bîriniz kurban kesmek isledi mi artık (kendi) saçından ve cildinden hiç bir şeye dokunmasın. buyurmuşlar.

Ümmü Seleme'den merfu' olarak rivayet etti. Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

«Malûm on gün girdiği vakit elinde kurbanı olup kurban kesmek isteyen kimse (bedeninden) asla bir kıl atmasın, tek bir tırnak kesmesin.» buyurmuşlar.

Ümmü Seleme'den naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Zülhıcce hilâlini gördüğünüz vakit bîriniz kurban kesmek isterse, saçlarına ve tırnaklarına dokunmaktan kendini tutsun,[3] buyurmuşlar.

KURBAN

Muayyen bir vakitte, muayyen bir hayvanı ibâdet maksadıyla usûlüne uygun olarak kesme. Sözlükte yaklaşmak anlamına gelen kurban, Allah'a yaklaşmayı Allah yolunda malların feda edilebileceğini, Allah'a teslimiyeti ve şükrü ifade eder. hicretin ikinci yılında meşru kılınmıştır.

Kurban kesmenin meşrûiyeti Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Allah Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerîm'de; "Rabbin için namaz kıl ve kurban kes"[4], Hz. Peygamber s.a.s)'in de "İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın"[5] şeklindeki ifadeleri konunun önemini ortaya koymaktadır. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu görüşündedirler.[6]

Kurban Allah'a yaklaşmak maksadıyla ve yalnız O'nun rızasını kazanmak için kesilir. Allah'tan başkası adına hayvan kesmek haramdır ve bu yola tevessül edenleri Hz. Peygamber (s.a.s) "Allah'tan başkası nâmına hayvan kesene Allah lânet etsin"[7] şeklindeki ifâdeleriyle uyarmıştır.

Vücûbiyetinin Şartları:

Kurban kesecek kimsenin: Müslüman, hür ve yolculuk halinde bulunmayıp mukîm olması, nisab miktarı mala sahip olması[8] gerekir. Akıllı ve bülûğa ermiş olma şartı konusunda ihtilâf vardır. İmam Azam ve İmam Ebû Yûsuf'a göre kurban kesmekle mükellef olmak için akıllı ve bülûğa ermiş olmak şartı yoktur. Zengin olan çocuk veya delinin malından velîsi kurban keser. İmam Muhammed'e göre ise akıl ve bülûğa ermek şarttır. Fetva bu görüşe göredir. [9]

Kâfire kurban kesme vacib olmamakla birlikte eyyâm-ı nahr (Kurban kesme günleri) da müslüman olana veya bülûğa ermiş olana kurban vacibtir ve kurban kesmesi gerekir.[10]

Seferî olanlar kurban kesmekten muaftır. Bundan dolayı seferîliği gerektirecek yoldan gelen hacılara kurban vücûbiyeti yoktur. Ancak mukîm olan Mekkeliler için bu vücûbiyet düşmez. Eyyâm-ı nahr'da yolculuğa çıkan kişi, vakit çıkmadan mukîm olursa kurbanla mükelleftir. Eyyâm-ı nahr'ın ilk günlerinde mukîm olduğu halde kurban kesmeyen ve son gün sefere çıkan kişiden vücûbiyet düşer.[11] Kurban kesmede nisab, sadaka-i fitırla mükellef olmaktır. Bu durumdaki müslümana kurban kesmek vaciptir.[12]

Nisabı eksilten borç, eyyâm-ı nahrda kurbanlığın kaybolması kurbanın vücûbiyetini düşürmez. Kişi vaktin başlangıcında fakir, sonunda zenginleşirse kurban kesmesi gerekir. Kurban kesmekle mükellef olan aldığı kurbanlığı kaybeder ve mal varlığı nisabın altına düşerse eyyâm-ı nahr'da fakir olduğundan yeni bir kurban almaya gerek yoktur. Zengin olduğu halde yerine yenisini alıp keser ve diğerini de bulursa bunu kesmesi gerekmez.[13]

Kurbanlık hayvanlar ve bu hayvanlarda aranan Şartlar:

Kurban edilecek hayvanlar, koyun, keçi, sığır, manda ve devedir. Vahşi hayvanlardan kurban etmek caiz değildir. Çiftleşen hayvanlardan doğan yavrunun annesi ehlî ise erkeği vahşî'de olsa bu yavrudan kurban etmek câizdir. Çünkü hayvanlarda yavru anneye tâbidir. Koyun ve keçinin bir yıllığı kurban edilir. Ancak altı ayını doldurmuş olan kuzu annesinden ayırdedilemeyecek kadar gösterişli ve semiz ise kurban edilebilir. Oğlak için bu durum geçerli değildir. Sığır ve mandanın iki, devenin ise beş yaşında olanı kurban edilir.[14] Koyun ve keçi bir kişi adına kurban edilebilir. Sığır ve deveye ise birden yediye kadar kişiler ortak olabilir. Ancak ortaklardan her biri müslüman olmalı ve kurban niyetiyle ortaklığa girmiş bulunmalıdırlar. Et yeme maksadıyla ortaklık kurulursa veya birisi et yeme maksadıyla ortaklıkta bulunursa hiç birisinin kurbanı yerine gelmiş olmaz. Sığır veya deveyi kurban etmek üzere ortaklık kuranlardan her birinin vacip olan kurban niyyetleri şart değildir. Ortaklardan bazısı vacip olan kurban, bazıları nafile, bazıları keffâret kurbanı, ceza kurbanı, Hacc-ı temettü veya Hacc-ı kıran kurbanı, akîka kurbanı gibi değişik niyetlerle oraklıkta bulunabilirler. Kurban kesildikten sonra et, tartı ile eşit şekilde paylaşılmalıdır.[15]

Yaradılıştan boynuzsuz, burma, yenini yiyebilen delirmiş hayvan, çok zayıflamamış olan uyuz hayvan, yaradılıştan kulakları küçük olan hayvan, dişlerinin azısı düşmüş veya dişleri olmadığı halde yemini yiyebilen ve otlayabilen hayvanlardan kurban etmek câizdir.

Bir veya iki gözü kör, kemiğinde ilik kalmayacak kadar zayıflamış, kesileceği yere gidemeyecek derecede topal, kulak veya kuyruğunun yarıdan fazlası kesilmiş veya kopmuş, boynuzunun çoğu kırılmış, memesi kesilmiş, yavrusunu emziremeyen, memesi kurumuş veya memelerinden birisi sütten kesilmiş olan koyun-keçi ile, ikisi sütten kesilmiş sığır-deve, dört ayağından biri kesilmiş olan hayvan, burnu kesilmiş, pislik yiyen hayvanlar etindeki pislik temizleninceye kadar tutulmamış ise kurban olmazlar. Bu konuda ulemadan bazıları şöyle bir genel kaide koymuşlardır: "Hayvandan tam olarak, güzelce istifadeye mani olan her kusur kurbana manidir" Kusur bu durumda değilse kurbana mani değildir. Kurbana mani olan bu kusurlar zengin içindir. Zengin, kurban edeceği hayvanı bu kusurlardan biri bulunduğu halde satın alırsa veya satın aldıktan sonra bu kusurlardan birisi meydana gelirse bu hayvanlar kurban edilemez. Fakir için ise her hâlükârda kesmek câizdir.[16]

Kurbanın Vakti:

Kurban, eyyâm-ı nahr (Kurban kesme günleri) denilen Zilhicce ayının onuncu, on birinci ve on ikinci günleri kesilir. Onuncu gün kesmek daha faziletlidir. Zilhiccenin onuncu günü ikinci fecir doğmadan önce kurban kesmek câiz değildir. İkinci fecirden sonra Zilhiccenin on ikinci günü güneş batıncaya kadar geçen zaman içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak geceleri kesmek mekruhtur. Bayram namazı kılınan yerlerde, imam bayram namazında iken veya teşehhüd miktarı oturmadan önce kurban kesilmesi caiz değildir, Selâm verdikten sonra ise kurban kesilebilir. Bayram namazı kılınmayan yerlerde ikinci fecrin doğumundan sonra kurban kesilebilir.[17] Kurban Nasıl Kesilir?

Kurban kesmek için bıçak önceden bilenip hazırlanır ve hayvanın göremeyeceği bir yere konulur. Sonra hayvan ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde sol tarafına yatırılır. Hayvanın sağ arka ayağı serbest kalmak şartıyla diğer ayakları bağlanır. Bundan sonra tekbir ve tehlîl getirilir. Arkasından "Bismillâhi Allâhü ekber" denilerek, hayvanın boynuna bıçak vurulur. Nefes ve yemek boruları ile şahdamarı denilen iki ana damarı kesilir. Hayvan soğumaya bırakılır, kanının akması beklenir ve sonra derisi yüzülür. Hayvanı elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi menduptur. Kendisi kesemezse, bir müslümana kestirir.[18]

Kurbanlıktan Faydalanmak:

Kurbanlıktan tüylerinin kırpılması ve sütünün sağılması suretiyle faydalanmak mekruhtur. Eğer kırpılmış ise tüyü ve sütlü ise sütü sağılıp tasadduk edilir. Hatta karışmasın diye alâmet olmak üzere alman tüyleri bile tasadduk etmek gerekir. Eğer kullanılmış ise parası tasadduk edilir.[19] Kurban kesildikten sonra derisi satılmış ise parası tasadduk edilir. Ancak deriden mest, seccade vb. şekilde istifâde edebileceği gibi eve demirbaş eşya almak üzere satmakta da bir sakınca yoktur.[20]

Kurbanın eti konusunda en faziletli tutum üçte birini tasadduk, üçte birini dostlara ikram, üçte birini de evde alıkoymaktır.[21]

Kurbanlık yapmak üzere satın alınan bir hayvan satılıp yerine başka bir hayvan almak câizdir. Eğer paradan arta kalan olursa tasadduk edilir.[22]

Kurbanlığa binmek, onunla yük taşımak veya herhangi bir iş için ondan istifade etmek mekruhtur. Eğer hayvan kullanılır ve değeri noksanlaşırsa eksilen kıymeti tasadduk etmek gerekir. Kiraya verilmiş ise kiradan elde edilen para da tasadduk edilir.[23] Kurbanın eti, yağı, başı, tüyü, sütü vb.lerinin satışı câiz değildir. Eğer satılmış ise tasadduk etmek gerekir.[24]

Kurbanlık olan hayvan boğazlanmadan önce yavrularsa o da annesiyle beraber kesilir. Bu hüküm kendisine kurban vacip olmadığı halde kurbanlığı satın alıp kendine vacip kılan fakir hakkındadır. Çünkü kurban bizzat o hayvana taalluk etmiştir ki yavrusu da kendisine tabidir. Eğer bu yavru boğazlanmayıp satılırsa parasını tasadduk etmek gerekir. Şayet yavru eyyâm-ı nahr geçinceye kadar boğazlanmaz ve elde tutulursa tasadduk edilir.[25] Zengin, yavruyu eyyâm-ı nahr'dan önce veya sonra kesebileceği gibi eyyâm-ı nahr'da diri olarak tasadduk da edebilir. Eğer eyyâm-ı nahr'da satılmış olursa kıymeti tasadduk edilir. Yavru kesilmez ve satılmaz ise diri olarak tasadduk edilir.[26]

Kurbanda Vekâlet:

Bir müslüman kurbanını kendisi kesebileceği gibi bir müslümana da kestirebilir. Ancak kendisinin kesmesi daha faziletlidir. Kurbanı kestirme konusundaki izin bizzat ifâde edilebileceği gibi, izne delâlet eden söz, fiil ve davranışlar da izin sayılır. Meselâ bir müslüman kurbanlık satın alsa kurban bayramı günü hayvanı yatırıp ayaklarını bağlasa onun emri olmadan bir başkası gelip hayvanı boğazlasa bu kurban için yeterlidir. Başka bir hayvan kesmek gerekmez. İki müslüman yanılarak birbirlerinin kurbanlarını kendi adlarına kesmiş olsalar vacibi yerine getirmiş olurlar ve kestiklerini değişmek suretiyle kendi hayvanlarını alırlar.[27] Eğer böyle bir durumu etler yenildikten sonra farkederlerse helâlleşirler. Aralarında anlaşmazlık çıkarsa birbirlerine kurbanlıkların değerini öderler. Eğer eyyâm-ı nahr geçmiş ise bu paralan tasadduk ederler.[28]

Kurbanda müstehap olan şeyler:

Eyyâm-ı nahr'dan önce kurbanlığı bağlamak. Hayvana kurbanlık nişanı takmak, işaretlendirmek. Kesilecek yere güzellikle, eziyet vermeden götürmek. Yemek borusu, nefes borusu ve iki şahdamarını kesmek ve keserken acele davranmak. Boğazlamayı enseden değil boğazdan yapmak. Kendi kurbanını kendisi kesmek, kesemiyorsa müslümana kestirmek. Ehl-i kitab'tan birine kestirmek mekruhtur. Hayvanı kıbleye karşı kesmek. Hayvan kesilirken orada hazır bulunmak. Dua etmek ve besmeleden önce veya sonra:

"Allahümme minke ve leke salatî nusukî ve mahyâye ve mematî lillahi Rabbil-Alemine lâ şerike lehu ve bizalike Umirtu ve ene mine'l-müslimîn."

"Ey Rabbim bu senden ve yine sanadır. Namazım, kulluğum, kurbanım, ölümüm ve dirimim eşi benzeri olmayan âlemlerin Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum ve teslim olanlardanım" demek. Dua ile besmeleyi birbirinden ayırmak. Besmeleden önce veya sonra dua etmek, Besmele ile beraber dua etmek mekruhtur. Kurban olacak hayvanın imkan ölçüsünde en semizi, en büyüğü olması. Eyyâm-ı nahr'ın ilk günü gündüzleyin kesmek. Kurban bıçağının çok keskin olması. Hayvanı kesildikten sonra soğumaya ve canın iyice çekilmeye bırakılması, soğumadan ve can çekilmeden önce yüzmek mekruhtur. Kurban sahibinin kurban etinden yemesi. Çünkü bu Allah'ın bir ziyafetidir. Etinden başkalarına vermek.[29]

Kurban Bayramında kesilmek üzere satın alınmış olan hayvan kesilmez ve bayram günleri geçerse, hayvanın tasadduk edilmesi gerekir. Bu konuda zengin ve fakir aynı hükme tabidir. Zengin olan kişi ise kurbanlık alsın veya almasın kurban kesmediği takdirde kurbanın kıymetini tasadduk etmesi gerekir. Ertesi yıla bırakamaz.[30] Ölüye kurban keseceğini söyleyen bir kimse, kurbanını bayram günlerinde kesmesi ona vacib olur. Rabbim bütün taatı ibadetlerimizi ve kurbanlarımızı kabul eylesin. Cümlemizi rızasına nail eylesin. Amin

 



[1] Tecrid, 3, 188

[2]Tecrîd 3, 190

[3] Müslim; Kitâbü-L' Edâhî :7; No:1977; 3/1565

[4] Kevser, 108/2

[5] İbn Mâce, Edâhı, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2, 321

[6] Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, 12, 8; Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Kahire, 1327-28/1910, 5, 61, 62; el-Fetâva'l Hindiyye, Bulak 1310, 5, 291

[7] Müslim, Edâhî, 43-45; Nesâî, Dahâyâ, 34; Ahmed b. Hanbel, a.g.e., 1, 108, 118, 152, 217, 309, 317

[8] Serahsî, a.g.e., 7, 8; Kâsânî, a.g.e., 5, 63; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 292

[9] el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 293

[10] Kâsânı, a.g.e., 5, 63; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 293

[11] Kâsânî, a.g.e., 5, 63-64; el-Fetâva'l Hindiyye, 5, 293

[12] Kâsânî, 5, 64

[13] Kâsânı, 5, 62-64

[14] Serahsî, a.g.e., 12, 9-10; Kâsânî, a.g.e., 5, 69-71; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 297

[15] Kâsânî, a.g.e., 5, 71-72; Damad, Mecmau'l-Enhur, İstanbul 1328, 2, 521

[16] Serahsî, a.g.e., 12, 15-18; Kâsânî, a.g.e., 5, 75-77; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 297-299; Damad, a.g.e., 2, 519-520

 

[17] Serahsî, a.g.e., 12, 9; Kâsânî, a.g.e., 5, 73-75; el-Fetâva'l Hindiyye, 5, 295-296; Damad, a.g.e., 2, 518

[18] Mehmed Mevkufâtî, Mevkûfât, (sadeleştiren: Ahmed Davudoğlu), İstanbul 1980, 2, 331-332

[19] Serahsı, a.g.e., 12, 14, 15; Kâsânî, a.g.e., 5, 78; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 301

[20] Serahsı, a.g.e., 12, 14

[21] Kâsânî, a.g.e., 5, 81; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 300

[22] Serahsî, a.g.e., 12, 13

[23] Kâsânî, a.g.e, 5, 79

[24] Kâsanî, a.g.e, 5, 81; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 301

[25] Serahsî, a.g.e, 12, 14

[26] Kâsânî, 5, 78-79; el-Fetâva'l-Hindiyye, 5, 301

[27] Kâsânî, a.g.e, 5, 67-68

[28] el-Fetâva'l Hindiyye, 5, 302

[29] Kâsânî, a.g.e, 5, 78-81

[30] Mevkufât, a.g.e., 2, 329

 

 

YUKARI