KIYAMET ALAMETLERİNİN NERESİNDEYİZ

     Hazırladığımız bu yazımızda kıyamete yakın olacak veya olmuş olan fitnelerin bir kısım rivayetlerini topladık. Hiçbir yorum yapmaksızın olduğu gibi okuyucularımın yorumuna bırakıyorum. Rabbim bizleri bütün fitnelerden muhafaza eylesin. Zaman ahir zaman oldu her tarafın fitneyle dolduğu bu günlerde önümüzü görelim, hesap veremeyeceğimiz işler işlemeyelim. Bizleri son derece esirgeyen Rabbimiz ahirette düşeceğimiz durumu bizlere şu şekilde bildiriyor: O gün her nefis, ne hayır işlemişse, ne kötülük yapmışsa onları önünde hazır (olarak) bulur. Yaptığı kötülüklerle kendi arasında uzak bir mesafe bulunsun ister. Allah, size asıl kendisinden çekinmenizi emreder. Şüphesiz ki Allah, kullarını çok esirger.[1] Dünyanın geçici birkaç dakikalık zevki için hesabımızı zorlaştırmayalım. Hangi günahı düşünürsek düşünelim mesela; içki, zina vs. müddeti kısa fakat sonuç, sonsuz ateş bu akıl işi değil. Kabul etsekte böyle etmesekte. Çünkü Rabbimiz şöyle buyuruyor: Küfredenler şöyle zannettiler, bilgiçlik taslayarak ahireti inkâr edip şu batıl fikir ve itikada "doğru" diyerek saplandılar ki asla dirilmeyeceklermiş, öldükten sonra yeniden diriltilmeleri, önce yaptıklarının başlarına vurulması, iyilik nasılmış, kötülük nasılmış, acı mıymış, tatlı mıymış, anlatılarak ceza çektirilmesi kabil değilmiş, öldükten sonra her şey yok olur biter, iyilik de kötülük de, doğruluk da, eğrilik de boşa gider, hak ve hakikat denilen sabit bir şey yoktur, insan sadece kokup çürüyüp gidecek olan tenden ibarettir diye sandılar ve o gidişin nereye olacağını düşünmediler de o yaptıkları haksızlıklara, karıştırdıkları haltlara, o küfür ve nankörlüğe ondan dolayı düştüler. De ki: Hayır! Rabbim hakkı için sizler gerek kâfir, gerek mümin bütün insanlar elbette diriltileceksiniz. "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar." denildiği gibi hakkın huzurunda ayıltılıp uyandırılacaksınız. Sonra da yaptıklarınız size haber verilecektir. Hesaba çekilip cezalandırılacaksınız iman edip iyi işler yapanlar kârlı çıkıp bahtiyar olacak, küfür ve nankörlüğe gidenler zarara uğrayıp belalarını bulacaklardır. Bu, dirilme ve ceza sizlere zor gelse de Allah'a göre kolaydır. Çünkü O yaratıcı, her şeye kâdirdir.[2] Konuyla ilgili hadisleri rivayet edelim.

Ebu Ümeyye eş-Şa'bani anlatıyor: Ey Ebu Sa'lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin? (Mealen): Ey inananlar, kendinize dikkat edin. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde doğru yoldan sapanlar size zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Yaptıklarınızı size O haber verecektir.[3]

Bana şu cevabı verdi: Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a sormuştum. Demişti ki: İyiliğe sarılın, kötülükten de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin(selefi salihini dinlemeden) kendi görüşlerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.[4]

Amr b. As radıyallahu anhüma'dan rivayete göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki: Ey Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle baş başa kalırsan ne yaparsın? Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resûlü! dedim. Buyurdular ki: Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terk edersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin.[5]

 Hz. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm seslendiler: Ey Ebu Zerr! Buyurun, Ey Allah'ın Resûlü, emrinizdeyim! dedim.

İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın? buyurdular.

Benim için Allah ve Resûlü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım! dedim. Sabrı tavsiye ederim! buyurdular -veya sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler: Ey Ebu Zerr! Buyurun ey Allah'ın Resûlü, sizi dinliyorum! dedim.

Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın? Allah ve Resûlü benim için neyi emir buyurursa onu! dedim.

Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim! dedi. Ben sordum: Ey Allah'ın Resulü! (O zaman) kılıcımı alıp omzuma koymayayım mı? Böyle yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun! buyurdular. Bana ne emredersiniz! dedim.

Evine çekil! buyurdular. Evime girilirse? dedim. Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün! buyurdular.[6]

Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil.)[7]

Ebu Davud, "koşandan" kelimesinden sonra şu ziyadeyi kaydetmiştir: Yanındakiler, Bize ne emredersiniz (ey Allah'ın Resûlü!)? dediler. Evinizin demirbaşları olun! buyurdu.

Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

Kişinin en hayırlı malının, peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri takip edeceği koyunu olacağı zaman yakındır. Böylece dinini fitnelerden kaçırmış olur.[8]

Ma'kıl b. Yesar anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Herc (fitne) zamanında ibadet, tıpkı bana hicret gibidir.[9]

Mikdad İbnu'l-Esved radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Bahtiyar, fitneden kaçınan kimse ile, belâlarla karşılaşınca sabreden kimsedir. Ne mutlu ona![10]

İsmi Zikredilen Fitneler

Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: Hz. Ömer radıyallahu anh'ın yanında idik. Bize: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın fitne hakkındaki hadisini kim hafızasında tutuyor? dedi. Ben atılıp: Ben biliyorum! dedim. Sen iyi cüretlisin, nasılmış söyle bakalım! dedim. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki: Kişinin fitnesi ehlinde, malında, çocuğunda, nefsinde ve komşusundadır. Oruç, namaz, sadaka, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker bu fitneye kefaret olur!

Ömer radıyallahu anh atılıp: Ben bu fitneyi kastetmemiştim. Ben öncelikle denizin dalgaları gibi dalgalanacak (bütün cemiyeti sarsacak) fitneyi kastetmiştim!" dedi. Bunun üzerine ben: "Ey mü'minlerin emiri! O fitne ile sizin ne alakanız var! Sizinle onun arasında kapalı bir kapı mevcut!" dedim. "Bu kapı kırılacak mı, açılacak mı?" dedi. "Hayır açılmayacak, bilakis kırılacak!" dedim. Hz. Ömer (hayıflanarak): "(Eyvah!) Öyleyse ebediyen kapanmayacak!" buyurdu." Ravi der ki: "Biz Huzeyfe radıyallahu anh'a sorduk: "Ömer bu kapının kim olduğunu biliyor muydu?"

Evet dedi. Yarından önce bu gecenin olacağını bildiği katiyette onu biliyordu. Ben size hadis rivayet ettim; boş söz (ve efsane) anlatmadım. Huzeyfe radıyallahu anh'a soruldu: O kapı kimdir? Ömer radıyallahu anh'tır, buyurdu.[11]

Müslim rahimehullah'ın bir rivayetinde (Huzeyfe radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Demişti ki: Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar: Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan (beşeri değerlerden) kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir.

Bu rivayette Huzeyfe radıyallahu anh der ki: Ey Ömer; Seninle o fitne arasında kapalı bir kapı vardır, kırılması yakındır.

Hz. Ömer atıldı: Ey babasız kalasıca! O kırılacak mı? Keşke açılsaydı. Böylece tekrar (kapatılarak eski normal hale) dönülürdü.

Huzeyfe der ki: Ben ona bu kapı ile öldürülecek veya ölecek bir şahsın kinaye edildiğini bildiren bir hadis söyledim. Mugalata (ve efsane anlatıp boş laf) etmedim.

Ravi der ki: Sa'd b. Tarık'a (hadiste geçen) "esvedü mürbad" tabiri ne demektir diye sordum. Siyah üzerinde şiddetli beyazlıktır dedi. Ben tekrar "el-Kûzu mechıyy" nedir? dedim. Tepetaklak (ters çevrilmiş) testi diye cevap verdi.[12]

Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Ümmetimden bir kısım insanlar Dicle denen bir nehir yanında. Basra denen geniş bir düzlüğe inerler. Nehrin üzerinde bir köprü vardır. Oranın halkı (kısa zamanda) çoğalır ve muhâcirlerin (Müslümanların) beldelerinden biri olur. Ahir zamanda geniş yüzlü, küçük gözlü olan Beni Kantûra gelip nehir kenarına inerler. Bundan böyle (Basra) halkı üç fırkaya ayrılır: Bir fırka sığır ve kır develerinin peşlerine takılıp (kır ve ziraat hayatına dönerler, bunlar) helâk olurlar. Bir fırka nefislerini(n kurtuluşunu esas) alırlar (ve Beni Kantûra ile sulh yolunu) tutarlar. Böylece bunlar küfre düşerler.[13]Bu hadis Moğolların istilasına işaret etmektedir. Cengiz han ve Hülagü zalimleri milyonlarla ifade edilen Müslüman kanı dökmüşler ve İslam alemi çok büyük zarar görmüştür.

Bir fırka da çocuklarını geride bırakıp onlarla savaşırlar. İşte bunlar şehit olurlar. Cübeyr b. Nüfeyr'den, o da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Zi-Mihber denen bir sahabisinden naklen anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Rumlarla güvenilir bir sulh yapacaksınız. Onlar arkanızda (başkalarına) düşman olacaklar, sizler (de diğer düşmanlarınızla) savaşacak ve (Allah'ın keremiyle) yardıma mazhar olacaksınız; ganimet elde edecek, selamete ereceksiniz. Sonra dönüp tepelikli bir çayıra ineceksiniz. Hıristiyanlardan biri haçı kaldıracak ve: Haç galip geldi. diyecek. Müslümanlardan bir adam öfkelenip onu kıracak. Bunun üzerine Rum, (antlaşmasına) ihanet edip büyük bir savaş için toplanacak. Müslümanlar da silaha sarılıp savaşacaklar. Allah bu orduya şehadet lutfedecek.[14]

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın zevcelerinden Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Bir halifenin ölümü anında (ehl-i hal ve akd arasında) ihtilaf olacak. (O zaman) Medine ahalisinden bir adam (Mehdi), kaçarak Mekke'ye gidecek. Mekke halkından bir kısmı ona gelecek ve (fitne çıkar korkusuyla) istemediği halde onu (evinden) çıkaracaklar. Rükn ile Makam arasında ona biat edecekler. Onları yani Müslümanları (ortadan kaldırmak için) Şam'dan bir ordu gönderilecek. Ordu Mekke-Medine arasındaki el-Beyda'da yere batırılacak. İnsanlar bu (kerameti) görünce ona Şam'ın Ebdal'ı ve Irak ahalisinin velileri ona gelip biat ederler. Sonra Kureyş'ten, dayıları Kelb kabilesinden olan bir adam zuhur eder ve (Mehdi ve adamlarına) karşı bir ordu gönderir. Ama onlar bu orduya galebe çalarlar. Bu ordu, Kelbi'nin (ihtirasıyla çıkarılmış) bir ordudur. Bu Kelbi'nin ganimetine iştirak edemeyen zarara uğramıştır. (Mehdi), malı taksim eder. Halk arasında peygamberlerinin sünnetini (ihya eder ve onun) ile amel eder. İslam yeryüzüne yerleşir. Yedi yıl hayatta kalır. -Bazı raviler dokuz yıl demiştir.- Sonra vefat eder ve müslümanlar cenaze namazını kılarlar.[15]

Hz. Sevban radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır. Orada bulunanlardan biri: O gün sayıca azlığımızdan mı? diye sordu. Hayır, buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak. Zaaf da nedir ey Allah'ın Resûlü, denildi. Dünya sevgisi ve ölüm korkusu! buyurdular.[16]

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh diyor ki: Vallahi bilemiyorum! Arkadaşlarım gerçekten unuttular mı yoksa unutmuş mu gözüküyorlar? Allah'a yemin olsun, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Kıyamete kadar gelecek fitne başlarından üç yüz ve daha fazla taraftarı bulunan herkesi, hiçbirini bırakmadan, bize ismiyle, babasının ismiyle, kabilesiyle söyleyip haber verdi.[17]

İsmleri Zikredilmeyen Fitneler

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü'min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü'min olarak akşama erer de kâfir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar.[18]

İbn-i Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Bu ümmette dört (büyük) fitne olacak. Sonuncusunda Kıyamet kopacak.[19]

Arfece radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Şerler ve fesadlar olacak. Kim, birlik içinde olan bu ümmetin işinde tefrika çıkarmak isterse, kim olursa olsun kılıçla boynunu uçurun. -Bir rivayette: "...onu öldürün!" denmiştir.[20]

 Hz. Muaviye radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki: Haberiniz olsun, Sizden önce Ehl-i kitap, yetmiş iki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da Ehl-i Sünnet ve'l cemaattir.[21]

Bir rivayette şu ziyade var: Ümmetimden birkısım gruplar çıkacak, bunları bid'alar istila edecek, tıpkı kuduzun, buna yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'a da onların her hallerine sirayet edecek.

Amr b. As radıyallahu anhüma anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Beni İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Beni İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir. Bu fırka hangisidir? diye soruldu. "Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır. buyurdular.[22]

Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): Lât ve Uzza'ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir, buyurdular. Ben atılıp: Ey Allah'ın Resulü! Allah Teâla Hazretleri O Allah'ki Resûlünü hidayet ve hak dinle göndermiştir, ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın (Saff 9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim dedim. Aleyhissalatu vesselam cevaben: Bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler dünyada baki kalacaklar ve bunlar atalarının dinlerine dönecekler, buyurdular.[23]

Sevban radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetim arasına kılıç bir kere girdi mi, artık Kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimden bir kısım kabileler müşriklere iltihak etmedikçe, ümmetimden bir kısım kabileler putlara tapmadıkça Kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamber de yoktur. Ümmetimden bir grup hak üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler onlara zarar veremezler. Allah'ın (Kıyamet) emri, onlar bu halde iken gelir. Ali b. Medini: Bunlar ashabu'l-hadistir  demiştir.[24]

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek. Bu nasıl olur? diye soruldu. Şu cevabı verdi: Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.[25]

,Üsame b. zeyd radıyallahu anhüma anlatıyor: Resulullah aleyhissalâtu vesselâm, Medine'nin Ütüm denen (eski ve yüksek) binalarından birine yaklaşmıştı: Benim gördüklerimi sizler de görüyor musunuz? buyurdular. Yanındakiler: Hayır deyince, açıkladı: Ben, şu evlerinizin arasında bir kısım fitnelerin yerlerini görüyorum, tıpkı yağmur yerleri gibi.[26]

Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Müslümanlar arasına tefrika girip (iki fırkaya ayrıldıkları) zaman dinden çıkan bir taife zuhur edecek. Onları, iki taifeden halka en yakın olanı öldürecektir.[27]

  İbn-i Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Ümmetim çalımlı çalımlı yürüdü ve meliklerin evlatları, Rumlar ve İranlılar hizmetini yaptı mı, şerirleri hayırlılarına musallat edilecektir.[28]

İbn-i  As radıyallahu anhüma anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gün: Size İran ve Bizans'ın hazineleri açılınca, nasıl bir kavim olacaksınız? diye sormuştu. Abdurrahman b. Avf: Allah'ın emrettiği şekilde oluruz dedi. Aleyhissalatu vesselam: Bilakis, sizler birbirinizle münafese (menfaat yarışı) edecek, hasetleşecek sonra da birbirinizden yüz çevirecek ve kinleşeceksiniz. Daha sonra da muhacirlerin miskin (ve zayıf olan)larına gidip bir kısmını diğeri üzerine valiler yapacaksınız.[29]

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: yöneticileriniz hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz cömert kimselerse, işlerinizi aranızda istişare ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü altından (ölümden) hayırlıdır. Eğer yöneticileriniz şerirlerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden, (ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır. (Çünkü artık dini uygulama imkanı kalmaz).[30]

Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gün: Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur? diye sormuştu. (Yanındakiler hayretle): Ey Allah'ın Resûlü, yani böyle bir hal mi gelecek? dediler. Evet, hatta daha beteri, buyurdu ve devam etti: Emr-i bi'l-ma'rufta bulunmadığınız, nehy-i ani'l-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur? diye sordu. Yanındakiler hayretle: Yani bu olacak mı? dediler. "Evet, hatta daha beteri! buyurdular ve sormaya devam ettiler: Münkeri emredip, ma'rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur? Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek: Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı? dediler. Evet, hatta daha beteri! buyurdular ve devam ettiler: Ma'rufu münker, münkeri de ma'ruf addettiğiniz zaman haliniz ne olur? yanındaki Ashab: Ey Allah'ın Resûlü! Bu mutlaka olacak mı? diye sordular. Evet, olacak! buyurdular.[31]

Ebu Amir el-Eş'ari radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Ümmetimden bir kavim, ferci (zinayı), ipeği, içkiyi, çalgıyı helal sayacaklar. Bir kısım kavimler de bir dağın eteğine inecekler. Onların sürüsünü, çoban sabahları yanlarına getirecek. (Fakir) bir adam da, bir ihtiyacı için yanlarına gelecek. Onlar adama: Bize yarın gel! derler. Bunun üzerine Allah onları geceleyin yakalayıverir ve dağı tepelerine koyarak bir kısmını helak eder. Geri kalanları da mesh şekilleri değiştirilerek kıyamete kadar maymun ve hınzırlara çevirir.[32]

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. Yine bir gün: Ey Allah'ın Resûlü Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı? diye sordum. Evet var, buyurdular. Ben tekrar: Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı? dedim. Evet, var! Fakat onda duman da var buyurdular. Ben: duman da ne? dedim. Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (ma'rûf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun buyurdular. Ben tekrar: Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı? diye sordum. Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar buyurdular. Ben: Ey Allah'ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz? dedim. Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et! buyurdular. O zaman ne cemaat ne de imam yoksa? dedim. O takdirde bütün fırkaları terk et kaç! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal buyurdular.[33]

Abdurrahman b. Abdi'l-ka'be anlatıyor: Mescide girmiştim. Amr b. As radıyallahu anhüma'yı gördüm: Kabe'nin gölgesinde oturuyordu. Kabe'nin gölgesinde birçok kimse ona müteveccih olarak oturmuştu. Ben de ona doğru oturdum. Şunu anlattı: Bir seferde Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'la beraberdik. Bir yerde konakladık. Kimimiz çadırını tamir ediyor, kimimiz yerini düzlüyor, kimimiz hayvanlarını güdüyordu. Derken Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın münadisi seslendi: es-Salâtu câmi'a: Haydin namaza! Resûlullah'a gittik, yanında toplandık. Benden önce her peygamber, ümmeti için hayır bildiği şeyi onlara öğretmekle mükellef idi. Onlar için şer bildiği şeyden de onları korkutması gerekli idi. Bilesiniz, şu ümmetinizin afiyeti önce gelenler hakkında kesin kılınmıştır. Sonrakiler belaya ve kötü addedeceğiniz bir kısım hallere maruz kalacaklardır. Birbirini takip eden fitneler gelecek. Mü'min: Bu fitne helâkimdir diyecek. Sonra bu kalkacak, başka bir fitne gelecek. Helakim işte bundan, işte bundan diyecek. Öyleyse, kim ateşten uzak kalmayı ve cennete girmeyi dilerse, Allah'a ve ahiret gününe inanır olduğu halde ölümü karşılasın. İnsanlara, onların kendisine nasıl muamele etmelerini dilerse öyle muamelede bulunsun. Kim bir imama biat edip, samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münâzaaya girişecek olursan sonradan çıkanın boynunu uçurun. Ravi (Abdurrahman) der ki: Abdullah b. Amr'a yanaştım ve: Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resûlullah aleyhissalâm'dan işittin mi? dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak: Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi dedi. Ben: Ama, amca oğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâla hazretleri (mealen): Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir (Nisa 29) buyuruyor dedim. Biraz sustu sonra: Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et! dedi.[34]

Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: Irak ehline bir ölçeklik yiyecek ve tek dirhemlik paranın gelmeyeceği zaman yakındır! buyurmuşlardı. Nereden? diye soruldu. Acem diyarından. Onlar bunu yasaklayacak buyurdu ve devamla: Şam ehline de tek dinarlık paranın ve bir ölçeklik yiyeceğin gelmeyeceği zaman yakındır! buyurdular. Yine: Bu nereden gelmeyecek? diye soruldu. Rum cihetinden! buyurdular. Sonra Hz. Cabir bir müddet sustu ve ilave etti: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm dedi ki: Ümmetimin sonunda bir halife gelecek; malı sayı ile değil, avuç avuç dağıtacak![35]

Yine Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Ümmetimin sonunda bir halife gelecek, malı sayarak değil, avuçlayarak dağıtacak. Hadisi Hz. Cabir'den rivayet eden Ebu Nadre ve Ebu'l-Alâ'ya: Bunun Ömer b. Abdilaziz olmasına ne dersiniz? diye sorulmuştu. Onlar: Hayır, o değildir dediler.[36]

Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: Irak'a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam'a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır'a ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hureyre'nin eti ve kanı şahit oldu.[37]

Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: İblis'in arşı deniz üzerindedir. Oradan askerlerini gönderip insanları fitneye atar. Bunlardan, yanında mertebece en yüksek olanı en büyük fitneyi çıkarandır. Askerlerinden biri gelip: "Şunu şunu yaptım! der. İblis: Hiçbir şey yapmamışsın! der. Sonra bir diğeri gelip: "Ben falanı(n peşini) hanımıyla arasını açıncaya kadar bırakmadım! der. İblis onu kendisine yaklaştırıp: sen ne iyisin! der.[38]

Ebu'l-Bahteri anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı dinleyen bir zatın bana anlattığına göre Resûlullah demiştir ki: İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helak olmayacaklardır.[39]

Seleme b. Ekva' radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kim bize kılıç kaldırırsa bizden değildir.[40]

Ebu Musa ve b. Ömer radıyallahu anhüm anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kim bize karşı silah taşırsa bizden değildir.[41]

Abdullah b. Zübeyr radıyallahu anhüma anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kim kılıcını çeker sonra koyarsa kanı hederdir.[42]

Asabiyet Ve Arzulara Uyma

Cündeb b. Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Kim genel gayesi İslam olmayan bir bayrak altında bir asabiyete yardım ederken öldürülürse onun ölümü, cahiliye ölümü üzeredir.[43]

Malik el-Cu'şemi radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: En hayırlınız, zulme düşerek günah işlemedikçe aşiretini müdafaa edendir.[44]

Vasile b. Eska' radıyallahu anh anlatıyor: Ey Allah'ın Resûlü dedim, asabiyet nedir? Asabiyet, buyurdular, zulümde kavmine yardım etmendir.[45]

Amr b. Ebi Kurre anlatıyor: Huzeyfe radıyallahu anh Medain'de iken, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın öfke halinde, ashabından bazılarına sarfettiği sözleri anlatıyordu. Huzeyfe'den bunları işitenlerden bir kısmı Selmân radıyallahu anh'a gelip, Huzeyfe'nin anlattıklarını kendisine söylüyorlardı. Selmân da onlara: "Huzeyfe söylediğini daha iyi bilir, diyordu. Onlar da tekrar Huzeyfe'nin yanına dönüp kendisine: Biz senin söylediklerini Selman'a sorduk. Ne tasdik etti ne de reddetti dediler. Bunun üzerine Huzeyfe (Sebze tarlasında bulunan) Selmân radıyallahu anhüma'nın yanına gidip: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittiğim şeyler hususunda beni niye tasdik etmedin? diye sordu. Selman da: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm öfkelenir ve öfkeli iken konuşurdu. Razı olur ve rıza halinde de konuşurdu! cevabını verdi ve sonra devamla: Ey Huzeyfe! dedi. Sen, kalplerde, bir kısım insanlara sevgi, bir kısım insanlara buğz hasıl edip aralarında ihtilaf ve ayrılıklara sebep olan bu konuşmalardan vazgeçsen olmaz mı! Nitekim biliyorsun ki, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) hutbesinde şöyle buyurmuştu: Allahım! Ben senin katından bir garanti talep ediyorum: Ümmetimden kime öfkeli halimde (haksız yere) sövmüş veya lanet etmiş (veya vurmuş, incitmiş) isem ki ben de ademoğluyum, tıpkı onların öfkelenmeleri gibi öfkelenirim. Halbuki sen beni alemlere rahmet olarak gönderdin bu haksız sözümü o kimseler için Kıyamet günü rahmet, zekat, ecir, yakınlık vesilesi, tertemiz  kıl. Ta ki o vesile ile sana yaklaşsın!

Ey Huzeyfe! Allah'a yemin olsun, ya bu konuşmalardan vazgeçeceksin, yahut da seni Ömer b. Hattab radıyallahu anh'a yazıp şikayet edeceğim![46]

FİTNELERİN GELDİĞİ CİHET VE FİTNELERİN ÇIKTIĞI KİMSELER

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Küfrün başı doğu cihetindedir. Övünme ve çalım satma işi at, deve, sığır besleyenler, çadırda oturanlar arasındadır. Sükûnet de koyun besleyenlerdedir.

Buhari'nin bir diğer rivayetinde denir ki: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: İman Yemenlidir. Fitne şu tarafta, şeytanın boynuzunun doğduğu yerdedir.  İman Yemendedir. Küfür de şark cihetindedir. Sükûnet koyun besleyenlerin yanındadır. Övünmek ve çalım satmak feddâdların, yani at besleyip çadırda kalanların yanındadır.[47]

Müslümanların Birbirleriyle Savaşları

Ahnef b. Kays radıyallahu anh anlatıyor: Şu adamı kastederek (evden) çıkmıştım. Yolda Ebu Bekre radıyallahu anh'a rastladım. Ey Ahnef nereye gidiyorsun? dedi.

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın amcaoğluna yardım etmeyi arzu ediyorum! dedim. Dön dedi. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim: İki müslüman kılıçlarıyla birbirlerinin üzerine yürürlerse öldüren de ölen de ateştedir. Bu söz üzerine Resûl-i Ekrem'e: Ey Allah'ın Resûlü! Katili anladık ama maktûl niye ateşte? diye sorulmuştu. Çünkü o da kardeşini öldürme hırsı taşıyordu. cevabını verdi. Bir başka rivayette ise: O da kardeşini öldürmek istemişti demiştir.[48]

Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Sizden kimse kardeşine silahla (şakadan) işarette bulunmasın. Zira, o bilemez, belki de şeytan elinde bir fesatta bulunur da ateşten bir çukura düşer.[49]

Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Müslümana sövmek fasıklıktır, onunla çarpışmak da kafirliktir.[50]

İbn-i Abbas radıyallahu anhümâ anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak (dinden) dönmeyin.[51]

Kıymetli okurlarım. İnandığımız din değişmiyor ki biz değişelim. Gittiğimiz yol batıl değil ki, hâşa yorum yapalım, günümüze uydurup değiştirelim. Şunu asla değiştiremeyiz. Yaratan Allah Celle Celalühu yaratılan biz insanlar, bunun dışına çıkmak mümkün mü? Mümkün olmadığına göre Allah'ın emrini uygulamak mecburiyetindeyiz. Netice itibarıyla doğru bir tanedir. O da Hakkın yolu olan İslamdır. Rabbim İslam ümmetlerine birlik, dirlik, beraberlik, dostluk, kardeşlik ve dayanışma nasip eylesin. Zalim, fasık ve kafirlere imkan fırsat vermesin. Amin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İsmail Hünerlice

hunerlice@mynet.com



[1] Ali İmran:30

[2] Teğabun: 7

[3] Maide 105

[4] Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizi, Tefsir, Maide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).

[5] Buhari, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melahim 17, (4342); İbnu Mâce, Fiten 10, (3957).

[6] Ebu Davud, Fiten 2, (4261); İbnu Mace, Fiten 10, (3958).

[7] Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizi, Fiten 33, (2205).

[8] Buhari, İman 12, Bed'ü'l-Halk 14, Menakıb 25, Rikak 34, Fiten 14; Muvatta, İsti'zan 16, (2, 970); Ebu Davud, Fiten 4, (4267); Nesai, İman 30, (8, 123, 124).

[9] Müslim, Fiten 130, (2948); Tirmizi, Fiten 31, (2202

[10] Ebu Davud, Fiten 2, (4263).

[11] Buhari, Mevâkitu's-Salat 4, Zekat 23, Savm 3, Menakıb 25, Fiten 17, Müslim, Fiten 17, (144), Tirmizi, Fiten 71, (2259).

[12] Müslim, İman 231, (144).

[13] Ebu Davud, Melahim 10, (4306).

[14] Ebu Davud, Melahim 2, (4292, 4293)

[15] Ebu Davud, Melahim 1, (4286, 4288, 4289).

[16] Ebu Davud, Melahim 5, (4297).

[17] Ebu Davud, Fiten 1, (4243).

[18] Müslim, İman 186, (118); Tirmizi, Fiten 30, (2196).

[19] Ebu Davud, Fiten 1, (4241).

[20] Müslim, İmaret 59, (1852); Ebu Davud, Sünnet 30, (4762); Nesai, Tahrim 6, (7, 93)

[21] Ebu Davud, Sünnet 1, (4597).

[22] Tirmizi, İman 18, (2643).

[23] Müslim, Fiten 52, (2907).

[24] Müslim, İmaret 170, (1920); Ebu Davud, Fiten 1, (4252); Tirmizi, Fiten 32, (2203, 2220, 2230). Hadisi, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizi parça parça rivayet etmişlerdir. Rezin ise bu lafızla (kaydettiğimiz şekilde tek bir rivayet halinde) tahric etmiştir.

[25] Müslim, Fiten 56, (2908).

[26] Buhari, Fezailu'l-Medine 8, Mezalim 25, Menakıb 25, Fiten 4; Müslim, Fiten 9, (2885).

[27] Müslim, Zekat 150, (1065); Ebu Davud, Sünnet 13, (4667).

[28] Tirmizi, Fiten 64, 2262

[29] Müslim, Zühd 7, (2962).

[30] Tirmizi, Fiten 78, (2267).

[31] Rezin tahric etmiştir. Bu rivayet daha muhtasar olarak Ebu Ya'lâ'nın Müsned'inde ve Taberâni'nin el-Mu'cemu'l-Evsat'ında tahric edilmiştir. Heysemi, Mecma'u'z-Zevaid'de kaydetmiştir (7, 281).

[32] Buhari, Eşribe 6.

[33] Buhari, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247).

[34] Müslim, İmaret 46, (1844); Nesai, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956).

[35] Müslim, Fiten 67, (2913).

[36] Müslim, Fiten 67, (2913).

[37] Müslim, Fiten 33, (2896); Ebu Davud, Harac 29, (3035)

[38] Müslim, Münafikûn 66-67, (2813).

[39] Ebu Davud, Melahim 17, (4347).

[40] Müslim, İman 162, (99).

[41] Buhari, Fiten 7; Müslim, İman 163, (100); Tirmizi, Hudûd 26, (1459).

[42] Nesai, Tahrim 26, (7, 117).

[43] Müslim, İmaret 57, (1850); Nesai, Tahrim 28, (7, 123).

[44] Ebu Davud, Edeb 121, (5120).

[45] Ebu Davud, Edeb 121, (5519).

[46] Ebu Dâvud, Sünnet 11, (4659).

[47] Buhari, Bed'ü'l-Halk 15, Menakıb 1, Megazi 74; Müslim, İman 85, (52); Muvatta, İsti'zan 15, (2, 920).

[48] Buhari, Diyat 2, Fiten 10; Müslim Fiten 14, (2888); Ebu Davud, Fiten 5, (4268); Nesai, Tahrim 29, (7, 125).

[49] Buhari, Fiten 7; Müslim, Birr 126, (2617); Tirmizi, Fiten 4, (2163).

[50] Buhari, Fiten 8, İman 36, Edeb 44; Müslim, İman 116, (64); Tirmizi, İman 15, (2636); Nesai, Tahrim 27, (7, 132).

[51] Tirmizi, Fiten 28, (2194); Buhari, Fiten 8, Diyat 2; Ebu Davud, Sünnet 16, (4686); Müslim, İan 66, (119); Nesai, Tahrim 28, (7, 127

 

Kıyamet Alametlerine İnanmak

 

Avf b. Malik el-Eşcaî'den dedi ki: Tebuk Gazvesi'nde, Peygamber -sav-

huzuruna -o deriden bir çadır içerisinde iken- vardım. Şöyle buyurdu: "Kıyametten önce gerçekleşecek altı şeyi sayıyorum: Ölümüm, sonra Beytu'l-makdis'in fethedilmesi, sonra aranızda koyunlar arasında salgın ölümleri andıran çokça ölümlerin olması, sonra malın oldukça artması öyle ki bir kişiye yüz dinar dahi verilecek olsa yine razı olmaz. Sonra Arap evlerinden girmedik hiçbir ev bırakmayacak olan bir fitne, sonra sizler ile Sarı oğullan arasındaki bir ateşkes antlaşması, onlar bu antlaşmayı bozacaklar, size herbirisi altında onıkı-bin asker olmak üzere seksen sancak altında saldıracaklar."1Buhâri 3176; Ebû Dâvûcf 4293: İbn Mace 4042, Bu hadisi BuharI, Ebu Davud, İbn Mace ve Taberani de rivayet etmiş bulunmaktadır.2Taberânî, et-Mu'cemu'l-Kebîr,XIII 40.     

            Huzeyfe b. Esid'den dedi ki: Biz Kıyamet hakkında konuşurken Peygamber -sav- yanımıza çıkageldi "Neden söz ediyorsunuz?" diye sordu. Kıyametten söz ediyoruz, dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "On tane alamet görülmedikçe Kıyamet asla kopmayacaktır: Duman, Deccal, Dabbe, güneşin batı'sından doğması, Meryem oğlu isa'nın inmesi, Ye'cuc ile Me'cuc(un çıkması), birisi doğu'da birisi batı'da ve birisi Arap yarımadasında olmak üzere üç kara parçasının yerin dibine geçmesi. Bunların sonuncusu ise Yemen'den çıkıp insanları mahşerlerine doğru önüne katıp sürükleyecek olan bir ateştir." Bunu da Müslim rivayet etmiştir.1Müslim 2901

Lafız Buharî'nin olmak üzere, Buharî ile Müslim'de, İbn Ömer -ra-dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Peygamber –sav -in huzurunda Deccal'in sözü geçti. Şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Allah size gizli kalmaz (onu tanırsınız.) Muhakkak Allah'ın bir gözü kör değildir -deyip eliyle gözüne işaret etti.- Şüphesiz Mesih Deccal'in ise sağ gözü kördür, onun gözü adeta kurumuş bir üzüm tanesini andırır."2Buhârî3439

Enes b. Malik –ra-dan dedi ki: Rasûlullah -sav- buyurdu ki: "Kavmini bir gözü kör deccal ile uyarıp korkutmamış hiçbir peygamber yoktur. Şunu bilin ki onun bir gözü kördür ve elbetteki Rabbıniz kör değildir. Deccai'in gözlerinin arasında "kâfir" yazılıdır."3Buharı 7131, 7408: Müslim 2933

Buharî ve başkalarının rivayetine göre Ebu Hureyre -ra- dedi ki: Rasûlullah -sav- buyurdu ki: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki fazla zaman geçmeyecek, aranızda Meryem oğlu (Isa) adil bir hakem olarak inecek. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek, cizye'yi kaldıracak. Mal o kadar çoğalacak ki hiç kimse onu kabul etmeyecek, öyle ki bir tek secde dahi dünyadan ve dünyadaki herşeyden hayırlı olacak." Daha sonra Ebu Hureyre der ki: Dilerseniz Yüce Allah'ın: "Kitab ehlinden ölümünden evvel ona iman etmeyecek kimse yoktur. O da Kıyamet günü aleyh/erinde bir şahid olacaktır." (en-Nisa. 4/159) buyruğunu okuyunuz.4Buharı 2222

Deccal ile Meryem oğlu isa –as- sema'dan inip onu öldüreceğine dair hadisler ile Ye'cuc ile Me'cuc'ün Deccal'i (İsa'nın) öldürmesinden sonra onun döneminde çıkacağını ve Yüce Allah'ın onların hepsini, onlara beddua etmesinin bereketiyle tek bir gecede helak edeceğini belirten hadisler bu kısa kitaba sığmayacak kadar çoktur.

            Dâbbe'nin çıkışı, güneşin batı'dan doğuşu ile ilgili olarak da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O söz aleyhlerine gerçekleşince, Biz onlara yerden bir Dâbbe çıkartırız. Onlara: 'insanlar âyetlerimize inanmıyor/ardı' diye söyler." (en-

Neml. 27/82)

"Onlar kendilerine meleklerin gelmesinden yahut Habbinin gelmesinden

yahut Rabbinin âyetlerinden birisinin gelmesinden başkasını mı bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden biri geldiği gün daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye imanı fayda vermez. De ki: 'Bekleyin, biz

de beklemekteyiz.'" (ei-En'âm, 6/158)

Buharî bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah -sav- buyurdu ki: "Güneş batı'sın-dan doğmadıkça kıyamet kopmaz. İnsanlar onu göreceklerinde yeryüzünde bulunanların hepsi iman edecektir. Jşte daha önceden iman etmiş olması hali müstesna hiçbir nefse iman etmenin fayda vermeyeceği zaman o zamandır."1 Buhârî 4635.

Müslim'in rivayetine göre de Abdullah b. Amr şöyle demiştir: Rasûlullah -sav-den ezberlemiş olduğum bir hadis var ki onu henüz unutmadım. Rasûlullah -sav- şöyle buyururken dinledim: "ilk çıkacak olan alamet güneşin batısından doğmasıdır. (Sonra) kuşluk vaktinde Dâb-be'nin insanların üzerine çıkmasıdır. Bunların hangisi diğerinden önce olursa, ötekinin de hemen arkasından çıkması pek yakın dernektir."2Müslim 2941

Alışılmadık alametlerin ilkini kastetmektedir. Deccal ve İsa –as- sema'dan inmesi her ne kadar bunlardan önce olacaksa da aynı şekilde Ye'cuc ile Me'cuc'ün çıkışı da böyle ise de; bütün bunlar bir çeşit alışılmışlık özelliğine sahiptir, çünkü bunlar beşer'dirler. Bunların benzerlerini görmek alışılmış bir şeydir. Fakat alışılmadık bir şekilde Dâbbe'nin çıkması, sonra bunun insanlarla konuşması sonra da onları mü'min ve kâfir diye damgalaması olağanüstü bir iştir, işte bu da yeryüzündeki bu tür alametlerin ilkidir. Nitekim güneşin batısından alışılmış adetine muhalif olarak doğması da semada görülecek alâmetlerin ilki olacaktır.

ilim adamları kıyametin alametleri ile ilgili hadislere dair özel ve meşhur eserler tasnif etmişlerdir. Bu kısa şerh bunların hepsini burada kaydetmeye elverişli değildir.

            "Hiçbir kâhin'i, hiçbir arrâf'ı; Kitab'a, sünnete ve ümmetin ic-mâ'ına muhalif herhangi bir iddiada bulunanı da tasdik etmeyiz."

İlim Öğrenmek

 

Efendimiz  s.a.v’in en büyük mucizesi olan Kuranı okumak, okutmak, yaşamak ve yaşatmak müslümanın en büyük görevidir. Bütün peygamberler kendi görüşlerine göre hareket etmediler bilakis hepsi Allah tarafından gönderilen ilahi bir kitaba uymakla büyük oldular ve Hakkın rızasını kazandılar. Peygamberler böyle yaparsa biz vahye mahzar olmadığımız halde nasıl olurda kendi yolumuzu kendimiz çizmeye kalkışırız. Halbuki yapılacak iş bizim dünyada geçici olduğumuzu anlayıp sonsuz ahiret yurdunun yolunu gösteren Kurana tabi olmaktan başka çıkış yolu yoktur. Bu vesileyle en büyük insan kimdir? Diye sorarsak cevap olarak peygamberler, sıddıkler, şehitler… düşünülür. Tamam doğru fakat cevabı en büyük olan Allah’ımızın en büyük kitabını yaşayan ve onun yolunda gidendir en büyük insan. Ne mutlu Kuran yolunda olanlara. Müslümanın kitabı Kurandır. Bir hıristiyana desek ki kuran oku çocuğuna öğret cevaben ben dinim gereği asla okumam ve onun aleyhine bütün misyonerlik ve gavurluğumu ortaya koyarım. Yahut bir yahudiye desek ne olur kuran bilenlerin sayısı azaldı buna sahip çıkın Yahudi, değil kuran, ben kuran taraftarını yok etmekle uğraşıp, nasıl Allahın düşmanı olduğumu ısbatlamaya çalışıyorum der. Müşriği, budisti, hindusu vs. hepsi aynı cevabı verir. Müslümanım diyene sorsak kuran bilirmisin bilmem der çocuğun bilir mi o da bilmiyor der. Bu durumda bizim Müslümanlığımızın durumu ne? Diğer durumda olan milletlerden farkımız ne? Bu hususta varid olan bazı rivayetleri zikredelim

      Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İlmi, alimlere karşı böbürlenmek, cühelâ ile münakaşa etmek veya mevki-makam elde etmek için öğrenmeyin. Kim bunu yaparsa ona ateş gerekir, ateş!"     

   Ömer b. Abdilaziz rahimehullah'dan nakledildiğine göre, (Medine valisi) Ebu Bekr b. Hazm'a şöyle yazmıştır: "Bak, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hadisinden ne varsa yaz. Zira ben, ilmin kaybolmasından ve ulemanın gitmesinden korkuyorum. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın hadisinden başka bir şey kabul etme. Alimler ilmi yaysınlar, ilim için herkese açık yerlerde halkalar teşkil etsinler, ta ki bilmeyenler de böylece öğrensin. Zira ilim, gizli kalmazsa helak olmaz."

Buhari, İlm 34.

             İbn-i Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Ümmetimden bir kısım insanlar, dini ilimleri öğrenecekler. Kur'ân-ı Kerîm'i okuyacaklar ve şöyle diyecekler: "Devlet erkanına gidip, onların dünyalıklarından alırız, dinimizi de onların şerrinden uzak tutarız." Halbuki bu mümkün değildir, tıpkı katad (denen dikenli ağaçtan) dikenden başka bir şey elde edilemediği gibi. Aynen öyle de, yetkililerin yakınlığından sadece katad elde edilir."

      Ebu Sa'îdi'I-Hudrî anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim insanların dini işlerinde Allah'ın faydalı kıldığı bir ilmi gizlerse, Allah, Kıyamet günü onu ateşten bir gem ile gemler."

            Mus'ab b. Sa'd'ın babası anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "En hayırlılarınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğretenlerdir."

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm; "Şüphesiz insanlardan Allah'a yakın olanlar vardır!" buyurmuştu. Ashab: "Ey Allah'ın Resulü! Bunlar kimlerdir?" diye sordu. "Onlar Kur'ân ehli, Allah ehli ve Allah'ın has kullarıdır!" cevabını verdi.

             Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bana dediler ki: "Ey Ebu Zerr! Senin evden çıkıp Allah'ın kitabından bir ayet öğrenmen, senin için yüz rek'at namaz kılmandan daha hayırlıdır. Keza gidip ilimden bir mevzu öğrenmen -ki bu ilimle amel edilsin veya edilmesin- senin için bin rek'at namaz kılmandan daha hayırlıdır."

         Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde âlim kılar."

         Hz. Muaviye radıyallahu anh, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini anlatıyor: "Hayır bir alışkanlıktır, şer de düşmanlıktır; Allah kimin hakkında hayır dilerse onu dinde fakih âlim kılar."

         Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurdular: "İlim öğrenmek her Müslümana farzdır. İlmi, ona layık olmayan kimseye öğretmek, domuzun boynuna mücevherat, inci, altın takmak gibidir."

         Zir b. Hubeyş anlatıyor: "Safvân b. Assâl el-Murâdi'ye geldim. Bana: "Ne maksatla yanıma geldin?" dedi.  "İlmi ortaya çıkarayım diye!" dedim. Bunun üzerine bana şunu söyledi: "Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işittim. Buyurmuşlardı ki: "İlim talep etmek üzere yola çıkan hiç kimse yoktur ki, melekler, onun bu yaptığından memnun olarak, ona kanatlarını germemiş olsunlar!"

         Ebu Ümâme radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Yok edilmezden önce şu (dini) ilmi öğrenmeniz gerekir. Onun yok edilmesi kaldırılmasıdır." Aleyhissalatu vesselâm, sonra orta parmağı ile şehadet parmağını şöyle birleştirerek: "Alim ve talebe sevapta ortaktırlar, diğer insanlarda (öğretici ve öğrenici olmayanlarda) hayır yoktur!" buyurdular.

    Kıyamet kopmadan önce Kuranı kerim kaldırılacak ve insanların akıllarından unutturulacak ondan sonra tövbe kapıları kapanacak. O gün gelmeden kurana sarılalım ahkamını yaşayalım.        

        Abdullah b. Amr radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bir gün, evlerinden birinden çıkıp mescide girmişti. Mescidde ise iki halka vardı. Birinde insanlar Kur'ân okuyor, Allah'a dua ediyordu. Diğerindekiler ilim öğrenip ilim öğretmekle meşguldü. Aleyhissalâtu vesselâm: "Her ikisi de hayır üzeredir: Şunlar Kur'ân okuyorlar, Allah'a dua ediyorlar, Allah (taleplerini) dilerse onlara verir, dilemezse vermez. Bunlar ise öğrenip öğretiyorlar. Ben de bir muallim olarak gönderildim!" buyurdular ve ilim halkasına oturdular."

        Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Allah benim sözümü işitip öğrenen, sonra da onu benden başkasına ulaştıran kimsenin yüzünü Kıyamet günü ağartsın. Zira nice ilim sahipleri vardır ki, alim değildir. Nice ilim sahipleri ilmi, kendinden daha alim olana taşırlar."

        Yine Hz. Enes anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İnsanlardan öyleleri vardır ki, onlar hayrın anahtarları, şerrin de sürgüleridir. Allah'ın, ellerine hayırın anahtarlarını koyduğu kimselere ne mutlu! Şerrin anahtarlarını Allah'ın ellerine koyduğu kimselere ne yazık!"

Muaz b. Enes'in babası anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim bir ilim öğretirse ona bu ilimle amel edenlerin sevabı vardır. Bu amel edenin ücretini eksiltmez."

        Ebu Katâde babasından naklediyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kişinin (öldükten sonra) geride bıraktıklarının en hayırlısı şu üç şeydir: "Kendisine dua eden salih bir evlad, ecri kendisine ulaşan bir sadaka-i cariye, kendinden sonra amel edilen bir ilim."

        Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mü'min kişiye, hayatta iken yaptığı amel ve iyiliklerden, öldükten sonra ulaşanlar, öğretip neşrettiği bir ilim, geride bıraktığı salih bir evlad, miras bıraktığı bir mushaf (kitap), inşa ettiği bir mescid, yolcular için yaptırdığı bir bina, akıttığı bir su, hayatta ve sağlıklı iken verdiği bir sadakadır. Ölümünden sonra kişiye işte bunlar ulaşır."

        Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sadakanın en üstünü, kişinin bir ilim öğrenip sonra da onu müslüman kardeşine öğretmesidir."

    Son zamanlarda sürekli ALLAHın ilk emri oku denilip bu şekilde bırakılıyor. Halbuki doğrusu Yaratan Rabbinin adıyla oku! Yani önce Rabbini tanı onu öğren, eğer biz sadece oku dersek bunun içine her çeşit okuma girer iyisi de kötüsü de. Bunun için önce Allah celle celalühü nün istediği şekilde önce akaid, tefsir, fıkıh, hadis vs. gibi ilimlerden başlamak lazım sonra sırasıyla diğer ilimler.

Meâl-i Şerifi

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2- O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.

3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

     Rabbinin adıyla oku!. Yani onun yüce adıyla, "Allah" yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. Yukarıda geçtiği üzere bu emir inerken, başlangıçta Hira mağarasında Hz. Muhammed'in huzuruna melek gelip canına tak diyen şiddetli bir sıkıştırma ile yalnız "oku" demiş. O zamana kadar Hz. Muhammed okumak bilmediği için "ben okumuş değilim" yani okumak bilmem ki ne okuyayım? demişti. Bunun üzerine yine şiddetli bir sıkıştırma ile "oku" demiş. O da yine "ben okumuş değilim" demişti. Demek ki o ilk iki "oku" emri henüz Kur'ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme cinsinden hazırlayıcı bir emir teklif idi. Kur'ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan sonra olan iş bu "Rabb'inin adıyla oku!" emri ile başlamıştı. Şu halde bu emir, ilk inmesinde hem yaratıcı bir mahiyette Hazreti Peygamber'i okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye başlamış, hem mânâsı ile ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden Allah'ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü tutmak şeklinde anlatmıştır. Bu başlangıçta şöyle demek olur: Gerçi sen bu zamana kadar okumadın. "Sen Kur'ân'dan önce bir kitap okumuyordun." (Ankebut 29/48) kitabın niteliğini, imanın esasının neden oluştuğunu bilmezdin... "Sen önceleri kitap nedir iman nedir bilmezdin." (Şurâ, 42/52) Fakat işte yaratmak denilen işin sahibi olup kâinatı yaratan ve seni yaratıp yetiştiren, sana ve her işine sahip olan Rabb'in seni kudretiyle şu anda bir okur yaptı, okunacak bir Kur'ân, bir kitap indirmeğe başladı. Böyle öğretildiği gibi o Rabbi'nin ismiyle başlayarak oku!

"Kur'ân okumak istediğin zaman, Allah'ın rahmetinden kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığın." (Nahl, 16/98) âyetinde de geçtiği üzere Kur'ân okumanın hakikati, sözü rasgele söylemekten daha güzel bir şekilde düzgün olarak bağlayarak birbiri ardınca ağızdan sesle çıkarmaktır ki, gerek ezberden ve gerek yüzünden, gerek gizli ve gerek açık mutlak olarak okumak demektir. Kitabın kitap olması için, gerçekten yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak için de mutlaka yazı şart değildir.

Gözle okumaya, zihinden hatırlamaya okumak demek de mecazdır. Hakikaten kırâatin kemali ezbere okumaktır. Hz. Peygamber'in hadisinde söylendiği üzere yüzünden okumanın sevap ve fazileti, kavrama ve ezberlemeye sebep olmasından dolayıdır. Resulullah'ın kırâati, yazıya ihtiyacı olmaksızın Allah tarafından kendine böyle inmiş olan Kur'ân'ı ezberinden en mükemmel şekilde okumaktır ki, kendi kendine veya namazda veya diğerlerine tebliğ için okumayı, okutmayı ve yazdırmayı kapsar. İşte eskiden hiç kitap okumamış, yazı yazmamış olan Ümmî Peygamber'e bu emir ile bir mu'cize olarak okunacak bir kitap verilmeye başlanmış ve kendisine yazmadan okuyacak okutacak, emir yoluyla yazdırtacak bir okuma imkanı ihsan buyurmuştur. Buna besmele ile başlanması da emrolunmuştur. Ve bunun hikmeti, uluhiyet gereği olduğu da özellikle "senin Rabbin" izafeti ile anlatılmıştır. Hiç bir kitap okumadan ve kalem ile yazıyı öğrenmeden böyle bir okuyuş mucizesi nasıl mümkün olur? gibi bir şüpheye meydan bırakılmaması için kalem işine kadar gelinmek üzere aşağıdaki gibi yaratıcılık vasfı ve yaratılışın başlangıcı ile uluhiyet hükmü hatırlatılarak ve açıklanarak buyuruluyor ki: O Rabb'in ki yarattı, yani olmayan şeyi yaratmak kendisinin vasfı olan, yahut seni ve her şeyi yaratan Rabb'inin ismiyle oku ki

2. O insanı bir kan pıhtısından yarattı.

ALAK, "Kamus" ve şerhlerinden anlaşıldığına göre aslında lügatta alek maddesi, yapışıp ilişmek mânâsındadır. Ve mutlak şekilde ilişken ve yapışkan nesneye de denir. Bundan her türlü kana ve kırmızı kana ve özellikle uyuşuk kana alek denilmiş. Kandan bir kısım olması itibariyle veya doğrudan doğruya ilişiklik mânâsı ile rahimdeki tutuğa da aleka denilmiştir. Bütün bunlar maddî mânâdır. Bunlardan başka alek, ruhanî ve manevî olarak "alaka" gibi aşk ve sevgi mânâsına geldiği de lügatta açıklanmıştır.

Tefsir bilginleri, "Bir alakadan, yahut sırf bir ilişikten bir insan yaratan ve mutlak surette yaratmak kendinin şanı olan Rabb'in hiç okumamış olan kimseyi de böyle bir emir ile elbette okutur. Onun için oku!

3. Onun ismi ile "oku" tekrarı ifade eden bu ikinci emir okumak yeteneğinin tekrar ile meydana geleceğini uyarmak üzere birinci "oku’yu pekiştirmek için bir tekrar olduğu gibi, daha sonraki âyetlerden hareket ederek başkalarına tebliğ etmek veya yazdırmak için okumak üzere ikinci bir emir de olur. Ve Rabb'in sonsuz kerem sahibidir. Birinci tarz, sözün gelişine daha uygun ve peygamberlik ile lütuf ve ihsanda bulunmanın kalem ile ikramda bulunmadan daha yüksek olduğunu anlatmada daha açıktır. Yani başkası değil, o her cömertten daha cömert olan Keremine, kerametine nihayet olmayan, karşılıksız, bedelsiz, korkusuz, endişesiz lütuf ve hilmi ile, sebepli veya sebepsiz, alışılmış ve alışılmamış cömertlik ve yardım ile nimet verip, ihsanda bulunan kerametler ve mucizeler bağışlayan ve gerçek kerim (cömert) yalnız kendisi olan o yaratan ve sana ismi ile başlayarak okumayı emreden ancak Rabb'indir.

4. O kalem ile öğretendir. Kalem ile yazıyı öğreten, o vasıta ile ilim belleten de odur. Yoksa bir kan pıhtısından yaratılmış olan insanlar ne kalem bilirdi ne yazı.

5. O, insana bilmediği şeyleri öğretti. İnsanda olmayan kuvvetleri, yetenekleri, kabiliyetleri yaratarak ve deliller getirerek ve âyetler indirerek vehbî (Allah vergisi) olarak da öğretti. Çalışarak kazanma yoluyla da öğretti. İşte öyle sonsuz kerem sahibi olan Rabb'in sen hiç okumamışken, yalnız cömertliğinden sana Ledünnî (Allah tarafından ihsan edilen) bir ilim vererek böyle bir emir ile seni kaleme muhtaç etmeden de okutur, bilmediğin şeyleri bildirir ve bildirdi. Onun için sen de onun ismiyle bu Kur'ân'ı oku, oku. Beydâvî der ki: Yüce Allah insanı en özel mertebelerden en yücesine nakleden ve nimetini ortaya koymakla Allahlığını anlatmak ve cömertliğini gerçekleştirmek tarzında insanın başlangıç ve son durumunu sayarak bu şekilde önce Allah'ı tanımaya akıl yoluyla delalet edene işaret; ikinci olarak da işitme yoluyla delalet edene uyarıda bulunmuştur.

Doğrudan doğru yaratılışı incelemenin Allah'ı tanımaya delaleti akla dayanır. Okuma ve yazmada ise okuyan ve yazandan nakletme itibarıyla (Allah'ı tanımaya) işitmeye dayalı delaleti vardır. Bu şekilde Kur'ân akli delilleri de kapsamakla beraber onlar onun mânâsı olduğundan asıl kendi delaleti, sözle ve işitme yoluyla olan delalettir. Peygamber'in Allah'tan öğrenerek okuduğunu nakleder ve anlatır demek olur. Kur'ân'ın ilk inen âyetinin, böyle akıl ve işitmeye dayanan delili kapsayan, tekvinî (var etmeyle ilgili), teşriî (kanun yapmaya ait) emirlerle oku oku diyerek ve okumanın, yazmanın, ilmin öğretilmesi insana Allah'ın en büyük kereminden olduğunu hatırlatarak gelmesi elbette çok önemli ve çok dikkate değer. Burada Peygamber'in okumak için yazıya ihtiyacı olmadığı bildirilmekle beraber şüphe yok ki kalem ile öğretmenin de Allah'ın büyük bir ikramı olduğu açıklanmış ve böylece ümmet okuyup yazmaya teşvik edilmiş ve özendirilmiştir. Şu kadar ki bunu anlatırken peygamberin yazı yazmaksızın okuması, kitap sahibi olması, hakkındaki Allah'ın keremini, yani peygamberlik ve elçiliğini ispatlama görüşü açısından daha yüksek olduğu da ifade edilmiştir.

Nitekim bu mânâ, Ankebut Sûresi'nde "(Ey Muhammed!) Kur'ân'dan önce sen herhangi bir yazı okumuş değildin; onu elinle de yazmamıştın. Öyle olsaydı o iptalciler şüpheye düşerlerdi." (Ankebut, 29/48) âyetinde açıkça anlatılmıştır. Şu halde kalemin bu önemin ifade eden âyeti ilk okuma emri ile beraber kabul eden peygamberin (s.a.v) bundan sonra kalem ile yazıyı da öğrenip yazması gerekmezmiydi? sorusu sorulmaz. Gerçekten peygamberin kendi eliyle hiç yazı yazmadığı ve A'lâ Sûresi'nde "Sana Kur'ân'ı okutacağız (ve Allah dilemedikçe de) artık hiç bir şey unutmayacaksın." (A'lâ, 87/6) buyurulduğu üzere Allah tarafından okutulanı unutmayacağına dair kendisine güvence verildiğinden, ezberleme ve kavrama için de yazmaya ihtiyacı olmadığı, fakat indirilen (âyetler)i ümmetin ezberlemesi için vahy katiplerine okuyup yazdırdığı bilinmektedir. Acaba kendisi yazmamakla beraber yazılanı okumayı peygamberlikten sonra da bilmiyor muydu? Bu hususta da meşhur olanı, "hayır bilmiyordu". Çünkü Hudeybiye anlaşması belgesinde yazılan bir kelimeyi silmek için hangisi olduğunu Hz. Ali'ye sorduğu bilinmektedir. Bununla beraber "Şifa" ve "haşiyelerinde" anlatıldığı üzere sonradan katibi Hz. Muaviye'ye "Yani divite ham ipek koy, kalemi yan kes, ba'yı uzat, sin'i(n dişlerini) ayır, mim'i köreltme, Allah (kelimesini) güzel yap, er-Rahmân'ı uzat er-Rahîm'i güzel yap (süsle)." meâlinde besmeleyi güzel yazmasını emr ve tarif ettiğine dair bazı hadislere göre yazıyı bildiği de söylenmiştir. Bunu özel bir vahiy ile söylemiş olması düşünülmekle beraber bu "oku" emrinden sonra yirmi üç sene Kur'ân'ı okumak ve yazdırmak vazifesi olmuş olan Hz. Peygamber'in bu müddet içinde yazıyı da bellemiş olması akla uzak değil, uygundur. Bu onun hiç okumamış, yazmamış ümmi iken Allah'ın emri ile okur peygamber olması mucizesine aykırı olmaz, yasaklanmış da değildir. Daha önce okumuş yazmış olsaydı "O vakit iptalciler şüpheye düşerlerdi." (Ankebut, 29/48) buyurulduğu üzere iptal ediciler onun Allah tarafından indirildiğinde şüphe edebilirler idiyse de peygamberlikten sonra okur olması gibi yazıyı bilmesi de şüphe değil, vurgulama olur. Ve bu, âyetlerin teşvikine de yakışır. Fakat gerçekten fiili olarak yazmadığı ve başka kitap mütalaa etmediği kesindir.

YUKARI